henüz karşılaşmadığım ama evi daha çiçekli, daha ışıklı, yaşamı daha çok seven ve kendiyle arası daha iyi olan, sesinde kuşların olduğu, çocukluğuna benzeyen, halinden daha memnun uyanan bir “ben” olduğunu bildiğim ve onunla karşılaşacağıma çok inandığım için yaşıyorum biraz da.
yaşamak için iyi olmak gerektiğini düşünüyordum. devam edebilmek için iyileşmeyi bekliyordum. ama hayat böyle bir şey değilmiş. koşamadığında yürümek, yürüyemediğinde emeklemek o da olmazsa sürünerek de olsa devam edebilmek. yaşamak bu. hayat seni beklemiyor.
canim sa olsun. yanlis yaptim. ama dogruyu bilmiyordum. bildigimin dogrusunu yaptim. gerisi zaman. onun da kimin yaptiginin dogru oldugunu gosterecegi belli olmuyor zaten. bi insanim. onemli olan da bu. daha da onemli olansa benim insanimim
zamanla anlayacaksın ki hayatında karşılaşacağın en büyük sınav devam edebilmektir.iyilik yapmaya devam edebilmek,sevmeye devam edebilmek
kalbini temiz tutmaya devam edebilmektir..
evlenirken insanlar aslında hayatları boyunca kalplerini en çok kıracak kişiyi de seçmiş oluyor. bu yüzden “love is an act of endless forgiveness, a tender look which becomes a habit” demişler. aşka biraz da tersten bakmak lazım
geçen babamla biraz tartıştık, ben de ona küstüm. sonra gün içinde ben avokado filizime bakarken yanıma gelmiş bunu toprağa diksek büyür mü acaba diye laf atıyor barışmak için. “sen kavgalardan sonra özür dilemeden hiçbir şey olmamış gibi davranarak barışmayı normalleştirdiğin için insani ilişkilerde tartışma sonrası barışma özelliğim yok, özür dilemeyi içselleştiremiyorum ve duygusal kaçınma yaşıyorum” diyemedim tabi. büyür herhalde dedim.
yeniden sevilir, yasanır, kazanılır. hayata kusmemek lazım. nolursa olsun bi sonraki gunun dogan gunesini gormeye deger. genciz. yol uzun, ihtimaller binbir.
kendini yetiştirme sancısı. yirmilerinin başıyla sonu aynı olmasın diye çırpınış. kendini kendine karşı kanıtlama sorumluluğu. ait olmadığın yerden kurtulma çabası. bitmeyen bir büyüme ağrısı.
Birinin yörüngesine girmek ve onunla beraber dönmeye başlamak, yörüngesinden çıkamamak. Aşk öyle bir baş dönmesi ki kusurlar bile meziyet gibi görünür. Sebebi bilinmez çünkü sadece bilinç düzeyinde değildir "neden o" sorusunun cevabı tüm varlığınıza gizlenmiştir. Bilincin altında, kıyısında, köşesinde, ötesinde, ücrasında arar durursunuz, neden şu değil de o? Aslında bir cevabı var. Varlığımızı, aslında kim olduğumuzu, bilmediğimiz tanımadığımız BEN'i bize gösterdiği için ona âşık oluruz. Aynadır ama bildiğimiz aynalardan farklı, sanki sihirli bir ayna, tepesinde bir mum, fener, ne bileyim bir ışık kaynağı ilişmiş. Karanlığımıza ışık tutan bir nur hüzmesi. Alından akan bir feyiz pınarı gibi... Başka bir âlemden sanki.
son zamanlarda insan olmak sürekli bir arayış halinde olmaktır sözünü yaşıyorum. en sevdiğim kitaplar değişiyor ve en sevdiğim filmler. çünkü izin veriyorum. çok beğenip takılı kaldığım o kahvenin tadını aramıyorum mesela. başka tatların peşine düşüyorum. çok hoşmuş böylesi.
Aşk, harekete geçirmiyorsa, pek bir şey ifade etmiyordur. Biri duruyorsa, eylemsizse, sevgisi de donuktur, cansızdır. Ne yazık ki bize karşı hareket edemeyenlerin de bize aşık olmadıklarını kendimize itiraf etmek zorundayız; bu çok incitici olabilse bile, ne yazık ki gerçek bu.
shakespeare, ‘pırlantaların en değerlisini içimde taşıyorum, o da vicdanımdır.’ der. dünya ne kadar gürültülü olursa olsun insan sadece kendi içindeki o sessiz sesle huzur bulur. çünkü dışarıdaki tüm ışıklar kapandığında bizi karanlıktan çıkaracak şey ruhumuzdaki bu gerçekliktir.
nietzsche ağladığında kitabında geçen muhteşem bir cümle var:
“benim “biz” haline gelebilmem için önce “ben” olmam gerek.” (s. 315)
günümüz ilişkilerinin de sorunu tam olarak bu: henüz "ben" bile olamamış milyonlarca insan "biz" olmaya çalışıyor.