UYARI / YORUM
İstanbul Havalimanı’nda da Sabiha Gökçen’de de iki büyük “cinayet” işleniyor:
• Neredeyse içkisiz mekân yok!
İnanılır gibi değil ama gerçek böyle.
• Ve neredeyse her yerde boykot ürünleri satıyor bütün işletmeler!
Katilleri besleyerek kandan beslendiğinizi göremeyecek kadar ruhunuzu mu yitirdiniz siz?
Burası Müslüman bir ülke miydi?
Tecavüze uğramış, zihnen köleleştirilmiş sahipsiz, zavallılar ülkesi mi?
Bu iki hayatî yanlıştan derhal dönülmeli!
Vesselâm.
Güzel bir adım, tebrikler...
***
İstanbul Erkek Lisesi mezuniyet töreninde yaşanan protesto kamuoyunda geniş yankı uyandırmıştı. Gerginliğin ardından törene katılan Murat Mücahit Yentür ile bazı veliler arasında tartışma yaşanmıştı. Olayların sonrasında İl Millî Eğitim Müdürü Yentür, İstanbul Erkek Lisesini ziyaret ederek öğrenci ve öğretmenlerle bir araya geldi.
Güzel bir adım, tebrikler. Hepsi bizim çocuklarımız.
Cumhurbaşkanımızın yaptığı "Ali de bizim, Ebubekir de, Aişe de bizim Zeynep de" konuşmasından "bak bak, Cumhurbaşkanı bunlara ağzının payını verdi" sonucunu çıkaran ezik İrancılar var. O konuşma, bir benzeri bir Şii lider tarafından yapılana kadar bir "ahlaki üstünlük konuşması"dır. Bunu pekala hissediyordur İrancılar ancak kabul etmek işlerine gelmez.
Niçin? Çünkü İrancıların bize teklifi şu: "Ben Müminlerin annesine hakaret edeyim, Müminlerin güzidelerine söveyim; ama sen benimle yakınlaş." Deli işi bu.
"Ben Irak'ta, Afganistan'da, Lübnan'da, Suriye'de Müslüman katledeyim ama sen benimle yakınlaş." Bu da deli işi.
Yakınlaşmak, daha doğrusu uzlaşmak karşılıklılık gerektirir. Bu durumda bu karşılıklılık için İran'dan daha fazla efor beklenir. Niye? Çünkü İran bize "Hz. Ali'ye hakaret etme" teklifiyle gelemez moron değilse. Çünkü hiçbir Sünni İmam Ali'ye hakaret etmez. Ama her Şii Hz. Ebubekir'e, Hz. Ömer'e hakaret eder. Dolayısıyla uzlaşma şudur: "Biz Hz. Ebubekir'e, Müminlerin annesi Hz. Aişe'ye hakaret etmeyeceğiz."
Bunu anlamamak için kör ya da İrancı olmak gerekir.
Meselenin politik tarafı da şudur. Türkiye 20 yıldır İran'a "mevzi kazanmaya değil, mihver olmaya bakalım" diyor. Bu da bir başka ahlaki üstünlüktür. İran bu teklifi her seferinde elinin tersiyle itti. Suriye'de, Irak'ta, Lübnan'da Müslümanlar lehine mihver oluşturmak yerine Şia lehine mevzi kazandı ve daha kötüsü olarak bu mevzileri Müslümanlara zulmetmekte kullandı.
Bütün bu manzaraya rağmen bugün ABD-İsrail soysuzluğuna karşı İran'ı açıkca destekliyoruz.
Türkiye'deki, Irak'taki, Lübnan'daki Sünni ana bloğun bundan ötesi için bir vazifesi, bir ahlaki ödevi de yoktur.
Güncel Şia ideolojisi, daha doğrusu İran emperyalizmi nedamet getirmek yerine Türkiye'deki Müslümanlara tetikçileri eliyle saldırmaya devam etmemelidir. Düşman bellidir ve madem düşman belliyse bir parantez açılabilir.
Ancak İrancılar her zaman yaptıkları gibi parantez ödevini de bize yıkmanın derdindeler. Kusura bakmayacaklar. Terbiyesizlik, yalan ve iftiraya devam ederlerse onca işimize gücümüze rağmen bu kritik mücadeleyi de veririz.
Yakınlaşma isteklerinde samimilerse adam gibi davranmak zorundalar.
İmamoğlu falan boş iş arkadaşlar,
CB Erdoğan’dan sonra ülkenin başına geçecek kişi,
2 milyarlık Müslüman-Sünni Dünyası’nın manevi öndeliğini hissettirecek karizma ve bilinçte olması gerekiyor.
2 milyarlık Müslüman ekonomik pazarı Türkiye’yi uçurmaya yeter de artar bile.
Mezhepçilik yüzünden çok çektik doğru ama hep biz çektik. Biz hiç mezhepçilik yapmadık ama sürekli Mezhepçilik yapan bize çok çok çektirdi.
Evet, Şia'dan çok çektik, öldürüldük, tecavüze uğradık, iftiraya uğradık, pazarlıklarda satıldık, arkamızdan vurulduk.
Filistin davasına sahip çıktığını iddia edip retorik şarlatanlıkla Filistin'i kullanan ve satan Şia diktatörlüğü, Suriye'de Yermük Kampı'nda Filistinlileri toplu katliamla öldürmüştü. Bugün İsrail Gazze’de Filistinlilere ne yapıyorsa aynısını İran, Yermük Kampındaki Filistinillere yapmıştı. Onları açlığa mahkum etti. Açlıktan öldürdü. İşkence yaptı. Sokak ortasında ibret için infaz etti. Konu Kerbela değil. Konu İran’nın daha dün yaptıkları.
Felluce’de yaptıkları? İran Felluce’de ABD’den daha çok Müslüman katletti. 23 Mayıs 2016 tarihinde İran, “Felluce’ye cehennemi getiriyoruz” operasyonu yapmıştı. Bedir Örgütü, Asaib Ehli'l Hak ve Ketaib Hizbullah diye üç bölümden oluşan Şia teröristlerin başında kim vardı? Bugün posterle sana bana kahraman şehit diye pazarlalan Kasım Süleymani. Haziran 2016’da Kasım Süleymani'nin Felluce dışındaki operasyon odasından fotoğrafları servis edildiğinde İran, “Felluce'nin kontrolü, Bağdat'ın güvenliğini sağlamanın ötesinde, Tahran'dan Şam ve Beyrut'a uzanan Şii Direniş koridorunun güvenliği için” demişti. Şehir kuşatıldı, insanlar açlığa susuzluğa mahkum edildi. Sokaklarda kafalar kesildi, işkenceler ve infazlar yapıldı. Hangi Müslüman böyle bir mezhep katliamı yapmış?
Evet, milyonlarca Müslümanı İsrail'le pazarlık kozu olarak öldüren Şia'dan çok çektik. Bunlar eski defterler değil. Kanı hâlâ kurumamış yeni meseleler.
Peki, Şia bizden hiç çekti mi? Biz hiç saldırdık mı? Biz hiç zarar verdik mi? Hayır. Peki, neden özür dilemeye zorlanıyoruz? Neyin bedelini ödememiz için sağa sola itiliyoruz?
Şimdi hal böyleyken, sırf İsrail'le didişiyorlar diye neden biz özür dileyeceğiz? Neden Mücteba'ya biat etmek zorundayız? Neden dinimizi değiştirip Rafızi inanç sistemi içinde kâfirleşmek zorunda bırakılıyoruz?
Neden onların yaptığı bütün ihanetleri, katliamları, düşmanlıkları affedip onlar adına kendimizi ateşe atmak zorundayız? Neden İran'a biat edelim? Neden İran'a bağlanalım diyenlerin önünü açmak zorundayız? Neden Mücteba kendine yeni saltanat kursun diye İran'a yaşattığı bu yıkımda ona hizmet edelim?
Bütün İrancılar neden acele bir halde "şimdi İran'ı destekleme zamanı, İran'a bağlanma zamanı" diye talaş yapıyorlar? Belki bütün bu saldırılar İran'a bu alanı açmak içindir. Nasıl oldu da hepsi söz birliği etmiş halde, "Haydi an bu an hepimiz Mücteba'ya biat edelim diye tepinmeye başladılar.
Evet, biz mezhepçi değiliz. Ve zaten İslam'da mezhep kavgası olmaz. Bu kavga Hristiyan adetidir. Biz Müslümanlar arasında değil mezhep kavgası, mezhep sürtüşmesi bile yaşanmamıştır. Siz hiç Maliki-Şafii kavgası duydunuz mu mesela? Duymadınız çünkü yok. Hanbelilerle Hanefiler savaşı ne zaman yaşandı? Hiçbir zaman, çünkü yok. Müslümanlar ile Şia arasında süregelen ve sürecek olan savaşlar din savaşıdır; konu mezhep kavgası değildir.
İran'la savaşma fikri Türkiye'de hiç kimsenin aklında olan bir fikir değil. Hiç kimse böyle bir savaş arayışında değil. İran ise her fırsatta Türkiye'yi bir ateşin içine çekmeye, bir savaşa sürüklemeye çalışan bir ülke. Türkiye'de defalarca iç savaş denemesi, istila denemesi yapmış hatta 28 Şubat gibi askeri darbeleri desteklemiş olan İran, hiçbir zaman Türkiye'den bir mukabele görmemiştir.
İran, Türkiye'de narkotik suçlar, fuhuş suçları, bal tuzakları, suikastlar, LGBT köyleri, Captagon hap imalatları organize eden bir ülke. Türkiye'de Habertürk skandalında ifşa olan seks-espiyonaj örgütleri kurup işleten İran'dan neyin özrünü dileyeceğiz, nesine ve niye destek olacağız?
Türkiye'de hiçbir Müslüman İsrail saldırılarına sevinmiyor, sevinmez. Kimse çocukların ölmesine "oh oldu" demedi, demez. İran ambargodan kurtulsun diye başımızı belaya sokmuş bir ülke olarak, onlara gelecek hiçbir saldırıyı desteklemeyiz; hatta daha fazla zarar görmesinler diye gayret de ederiz.
Ama Yahudilerin Holokost tiyatrosunda kurdukları tuzağın yavrusu olan İran saldırılarının bahanesiyle bu ülkenin, dinimiz İslam'ın düşmanı olan hain İrancılara da alan açmayız. Bu tezgahı 28 Şubat öncesinde çevirdiler ve tuzağa düşüp o delikten bir kere sokulduk. İrancı yılanlar bir daha asla aynı delikten sokamayacaklar.
YEDİTEPE ÜNİVERSİTESİ’NDE DİNDAR ÖĞRENCİLERE KARŞI İSLAMOFOBİK BASKILARI VE MOBBİNGLERİ İFŞA EDİYORUM ‼️
Bu flood’da @YeditepeUni Rektörlüğü’nün, mescidde sohbet ettiğimiz için biz öğrencilerine disiplin soruşturmaları açmaktan tutun da yarın (salı) kampüste yapacağımız iftar programımızı engellemeye dek islamofobik baskılarını ifşa ediyorum.
Sözde “Atatürk rönesansını devam ettiren” Yeditepe Üniversitesi, sahibi Bedrettin Dalan’ın 28 Şubat’tan kalma vesayetçi zihniyetiyle yönetilmekte. Ben ve arkadaşlarım gibi inançlı öğrencilere nefes aldırmayan bir Orta Çağ karanlığı hakim bu üniversitede.
4 sene boyunca Yeditepe İslam Ve Medeniyet Topluluğu (YİMED) @yimedresmi ‘in (eski adıyla mescid birliği) kurucu başkanlığını yürüttüm. Bir kaç hafta evvel mezun oldum. Bu modern engizisyon yuvasında 5 yıldır verdiğimiz mücahedenin, maruz kaldığımız baskıların ve tehditlerin hesabını kamuoyu önünde sormak ve bazı maskeleri düşürmek istiyorum artık.
Ayrıca baştan belirtmek isterim ki: Bu ifşalara rağmen yarınki iftar bize kampüste yaptırılmazsa, vebali bu tweeti okuyup da geçen müslümanların boynunadır.
Başlıyoruz:
Yeditepe Üniversitesi'nde Müslüman öğrencilere yönelik baskı devam ediyor!
-Müslüman öğrencilere hala bir mescit tahsis edilmedi
-Öğrencilerin kendi arasında yapmış oldukları ders sebebi ile haklarında soruşturma açıldı
-İftar programı son gün iptal edildi
Yeditepe Üniversitesi yönetimi tarafından sistematik olarak Müslüman öğrencilere yapılan bu baskı asla kabul edilemez. Kardeşlerimizin yanındayız olayın takipçisiyiz!
@YeditepeUni@YuksekogretimK@erolozvar
Geçen hafta ABD’deki göçmenlik polisleri, Arakanlı bir görme engelliyi alıp sorguladıktan sonra rastgele bir sokağa bıraktı. Adam soğuktan donarak öldü.
Bir de bizde olana bakın! Mübarek Ramazan ayında, 51 yaşında âmâ bir adamı alıp hapsetmek ne demek?
Vatanın yoksa hiçbir şeyin yok. Soydaşmış, dindaşmış, kardeşmiş hepsi hikâye.
Şu adamın hâline bakın. Yazık değil mi?
Ali Şeriati'yi harcamaya kalkanlar hem acınası hem de harcanasıdır.. Zaten ya okumamış ya da anlamamışlardır. Kevir'den İslam-Bilim'e, kendini ihbar ettiği Yalnızlık Sözleri'nden 1 + Sonsuz 0'a her eseri başka bir vechesini verir Şeriati'nin. Hataları ve günahlarıyla bizimdir o.
Eleştiri Etiği ve Entelektüel Cesaret*
15-16 yaşında Ali Şeriati okudum.
Hayatımın en büyük talihlerinden biridir bu. Ali Şeriati zihnimi reşit kılan yazar. Onu aynen böyle anıyorum. (Ha bu arada gerçek bir Anadolu insanı, Sünni, Türk, milli görüşçü, öğretmen bir babanın kızıyım. Ali Şeriati kitapları babamın gençlik dönemi kitaplarındandı. Öyle bir propoganda olayı yok yani, şu argümana en çok babam tebessüm eder)
Ali Şeriati sadece bir sosyolog değildi. Sadece bir aktivist, sadece bir yazar, sadece bir düşünür, yavan bir akademisyen veya öğretmen hiç değildi. Aynı anda hepsiydi.
Hem Düşünür. Hem sosyolog. Hem entelektüel. Hem aydın. Hem filozof. Hem edebiyatçı. Hem şair. Hem aktivist. Hepsiydi. (Sadece edebiyatçı tarafını görmek isteyenler "Yalnızlık Sözleri"ni okusunlar. Müthiş bir metindir. Diğer teorik kitaplarına değinmiyorum bile.)
Bu müthiş ahenk, bu nitelikli birleşim öyle kolay kolay tecelli etmez. Böyle adamlar öyle iki üç sosyal medya postuyla, videosuyla harcanamaz. Teşebbüs edilse bile yalnızca toy, genç ve heyecanlı zihinlerde etki bırakır bunlar.
Evet, Ali Şeriati’nin sayısız sakıncalı, sorunlu, bazı büyük isimlere yakışıksız denecek ifadeleri ve İslâmî açısından tartışmalı fikri vardı.
38 kitap yazmış birinin elbette sayısız hatalı ve eleştirilecek fikri vardır. Sayısız kez eleştirebiliriz. Bu kısmını sonuna kadar eleştirelim, tartışalım, yazalım, çizelim. Ama böyle profillere yapılacak karşı eleştiri, hakkaniyetli ve entelektüel cesarete yakışır bir üslupta olmalı.
44 yaşına kadar 38 kitap yazmış ve ömrünü kitaplara vermiş ve bu uğurda henüz 44 yaşında şaibeli şekilde öldürülen birinden bahsediyoruz. Entelektüel karizmasından öylesine korktular ki yaşatmadılar bile.
"Vitam vero impendenti" Hakikat uğruna yaşamını riske atan kişi demek. Ali Şeriati, bu adamdı işte.
Etrafınıza bakın. Bu ayarda, bu kalibrede, bu cesarette, ölümü dahi göze alacak bu entelektüel birikime sahip kaç insan görebilirsiniz? Hadi gösterin bir tane?
"Bugün de buna vuralım bam bam!" tavrı hiçbir hayır getirmez. Hayır getirmediği gibi fitne, nifak ve husumet getirir. Entelektüeller ringe çıkarır gibi yumrumlanarak eleştirilmez, sosyal medyada körpe, toy ve heyecanlı zihinleri önüne atılmaz. Atılmamalı.
"Bir hakikati yok etmek istiyorsan ona iyi saldırma, onu kötü savun" demişti Ali Şeriati. Bizse hem onu hem de kendi hakikatimizi kötü savunuyoruz. Çifte kayıp.
Henüz 44 yaşında şaibeli şekilde ölen, kısacık ömrüne 38 kitap sığdıran, varoluş cesareti, mizaç, zeka, hitabet, yetenek harmonisiyle gerçekten nadir bir profil olan bu adamı özenle, hakkını vererek eleştireceğiz. Çünkü bunu hak ediyor.
Evet. Böyle bir adamı eleştireceğiz. Ama bu adamı eleştirmek ve böyle kalibrede bir adamı entelektüel açıdan mat etmek öyle kolay değil.
Çünkü entelektüel cesaretin ve eleştiri ettiğinin ilk düsturu budur:
Hakkını vermek.
Çin'den ve Çinle ilgili her şeyden nefret ettiğim doğrudur. Tao, Sun Tzu veya Konfüçyüs zamanları hariç esaslı bir varlığı olmayan ezik bir millet olarak ellerinden gelen şey sadece mazlumlara zulmetmek.. Ama şunu bil.. Sana Çin Seddi'ni ördüren güç seni öldürmesini de bilir..