Geçen aylarda Üsküdar Üniversitesi Tarih Kulubü 1. Lisans Sempozyumunda yapmış olduğum "Şah II. İsmail Döneminde Sünni-Şii Kaynaştırma Çabaları ve 1514 Travmasının Etkileri" adlı bildirinin tam metnini Academia üzerinden yayınlamış bulunmaktayım. Link üzerinden ulaşabilirsiniz.
https://t.co/GSKITMtM6q
Şah II. İsmail Döneminde Sünni-Şii Kaynaştırma Çabaları ve 1514 Travmasının Etkileri başlıklı bildirimi bugün Üsküdar Üniversitesi Tarih Kulübü’nün I. Ulusal Tarih Lisans Öğrenci Sempozyumu’nda sunma şerefine nail oldum.
Başta Üsküdar Üniversitesi Tarih Kulübü ve Tarih Bölümü’ne, bu imkânı sağlayan Gençlik ve Spor Bakanlığı’na, oturum ve Tarih bölümü başkanımız sevgili @Odabasi1Hadiye hocamıza, bölümümüzün değerli hocalarına ve tüm katılımcılara içten teşekkürlerimi ve hürmetlerimi sunarım.
Değerli @BrammerAyse hocamızın Toplumsal Tarih dergisinde yazmış olduğu “Osmanlı-Safevi Topraklarında Kriz, Kimlik ve İktidar Mücadelesi” yazısı Şah II. İsmail’den sonra yaşanan Düzmece İsmail vakalarını inceliyor.
7 ay önce Academia üzerinden yayınladığım makalede Şah II. İsmail ve Şah II. İsmail’in Sünni ve Şii toplumu kaynaştırma sürecini incelemiştim.
Değerli hocamızın yazısı bize bu sürecin devamında ki hadiseleri aktarıyor.
Okumanızı tavsiye ederim.
@habibsacmali Yazınızda bahsi geçen Sünni-Şii ile Sünni-Sünni çatışmasının ayrımını, siyasi amaçları ve önlemlerini okurken mesut oldum.
Kaleminize sağlık, hürmetlerimi sunarım.
Habib Saçmalı (@habibsacmali) hocamızın Toplumsal Tarih dergisinde ki “Osmanlı-Safevi İlişkilerine Barıştan Bakmak” yazısıyla alakalı bir ekleme yapmak isterim.
Yazıda bahsi geçen Nadir Şah’ın Caferiliği Sünniliğin 5. Mezhebi yapma çabası içerisindeki önemli bir hadise Huccec-i Katiyye isimli kitapta ayrıca örnek gösterilebilir.
Kitabın yazarı Ebülberekat Abdullah Süveydi Bağdatın önemli alimlerindendir.
Nadir Şah, İran ve Buharadaki alimlerle bir münazara tertip etmiş. Reis olarakta Abdullah Süveydi’yi koymuştur. Mecliste Sünni ve Şii fırkalarından hangisinin hak olduğu tartışılmış. Bu tartışmaları Abdullah Süveydi Huccec-i Katiyye kitabında yazmıştır.
Abdullah Süveydi’yi İran’a gitmesi için yanına çağıran kişide yazıda bahsi geçen Bağdat Valisi Ahmed Paşadır.
Huccec-i Katiyye bu münazaralar sonucunda Sünniliğin hak mezhep olduğunu ispat etmiştir. Ancak bu hadise Osmanlıda böyle okunurken Şah tarafında Caferiğin 5. hak mezhep olarak okunmasıda ayrıca incelenmesi gereken mühim bir konudur.
Arabistandan doğan Muhammed (aleyhisselam)
İki cihanda üstünün odur hemân
Kara toprak altında kalsın her an
Onun kapısında toprak olmayan
Kandilimiz mübarek olsun.
Mehmet Akif Ersoy hakkında konuşulacak çok mesele vardır ama 3 temel konuya ayırmak mümkündür: 1) Akif – Abdülahmid, 2) Akif – Afgani – Abduh, 3) Akif – Cumhuriyet dönemi. Ben 1 ve 2. Bahsi ele alacağım.
1) Mehmet Akif “istibdad” devri içerisinde Abdülhamid han hakkında büyük hakaretlerde bulunmuştur. Bunlardan bazıları sizlere söylemek isterim. Akif “İstibdad” şiirinde:
“Düşürdün milletin en kahraman evladını yese.
Ne melunsun ki rahmetler okuttun ruhu iblise.”
Akif, Sultan Abdülhamid’e ruhu iblisten bile daha melunsun diyor. Safahatın 6. Kısmı olan Âsımda Abdülhamid hakkında konuşmaya devam ediyor:
“Ah efendim, o ne hayvan, o nasıl merkepti!
En hayır-hâhı idik, bizleri hatta tepti
…
Kız, kadın hepsi haremlerde bütün gün mahbus,
Şu telakkiye bakın, en kötü vahşet: Namus!
Herifin sofrada şampanyası hâlâ: Ayran,
Bâri yirminci asırdan sıkıl artık, hayvan!
…
Ah efendim, o herif yok mu, kızıl kafirdi;
Çünkü bir şey tanımaz, her ne desen münkirdi.”
Mehmet Akif’in bu sözlerine karşı bazı kimseler tövbe ettiğini iddia ederler ancak böyle bir şey yoktur. Akif’in tövbe ettiği söylenen şiir, açık bir tövbe değildir. Ha keza Akif bir Müslüman olarak şu hadîs-i şerifi gözünden kaçıramazdı:
“Gizli yapılan günahın tevbesini gizli yapınız! Âşikâre yapılan günahın tevbesini âşikâre yapınız!”
Akif’in bu konuda bahsedilen şiiri tövbe niteliği taşımaz, Balkan harbi, 1. Cihan Harbi ve İttihatçılardan çekilen acılardan ötürü “gelen gideni arattı” demek istemiştir.
Akif, Abdülhamide ettiği bu tür laflarla (özellikle “kafir”) kalmıyor. 1. Cihan harbi zamanında Allahu Tealaya isyan ediyor:
“Ya Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?
Mahşer de mi biçarelerin, yoksa felahı!
Nur istiyurz… Sen bize yangın gönderiyorsun!
Yandık diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorun!”
Akif’in hem Abdülhamid hakkındaki nefreti olsun, hemdeAllahu Tealaya karşı dedikleri olsun, Bunalrın temel sebebi Cemalettin Afgani’nin tesirinde kalmış olmasıdır.
Peki kimdir bu Cemalettin Afgani?
İsmi; Cemalettin Afgani, Cemalettin İstanbuli, Cemalettin Esebadadi diye geçer. Sebebi Cemalettin Afgani Esedabatlı bir Şiidir. Şiilerde takiyye geleneği vardır ve bu şekilde kendini gizlemiştir. İstanbulda Afgani, Afganistanda İstanbuli ve Avrupa’da da kendini İstanbuli diye tanıtarak kendi kimliğini gizlemiştir. 1870 darülfünun açılışında yaptığı şu konuşmalar üzerine
“İslam terakkiye manidir”,
“Peygamberlik sanatlardan bir sanattır”
Dönemin şeyhülislamı onu kafir ilan edip, Mısıra sürmüştür. Orada da Muhammed Abduh’u yetiştirmiştir.
(Abduh’a geçmeden önce şunu da söyleyelim: Mason Afgani’nin tesirinde kalmış kişiler içerisinde sadece Âkifyoktur. İçinde; Yusuf Akçura, Said Nursi, Şemsettin Günaltay, Abdullah Cevdet vb. vardır.)
Muhammed Abduh’a gelecek olursak, Abduh daha genç yaşlarında felsefeyle ilgilenmiş, kafasını farklı fikirlerle doldurmuş ve Afgani ile tanıştıktan sonrada asıl bildiğimiz Abduh ortaya çıkmıştır. Abduh 33 derecelik masondur. O da Reşid Rızayı yetiştirmiştir ve bizim 3. Diyanet reisi Ahmet Hamdi Akseki Reşid Rızanın İslamda birlik ve fıkıh mezhepleri kitabını çevirmiştir.
Kitap da aptal bir muhafazakar ve zeki mi zeki bir mason vardır. Mason olan muhafazakarı zekası ile ikide bir yere kakalar. (Bu Diyanetin hâlâ daha Abduh, Afgani gibi isimleri “büyük alim” olarak okutmasındaki sebep olarak anlaşılabilir.)
Akif’in Asım nesli hakkında yazdığı şiirlerde Afgani ve Abduh’a övgüler çoktur:
“mısr’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abdu,
Konuşurken neye dairse Cemaleddin’le;
Der ki tilmizine Afganlı “ Muhammed, dinle”
İnkılab istiyorum, başka değil, hem çabucak.
Öne düşüp İslam’ı da kaldırmazsak,
…
Çıkarıp gönderelim, hâsılı , Şeyh’im yer yer,
Oradan alem-i İslam’a Cemaleddin’ler
…
Kıssadan hisse çıkarsak mı, ne dersin Asım!
Anlıyorsun ya, zarar yok, daha iyi anlaşaım:
İnkılab istiyorum ben de, fakat, Abdu gibi…”
Sadece bu övgülerle kalmamış, Asımın başka bir kısmında Akif,
“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı.”
+++
565 sene önce bugün:
Atalarımız TRABZON’u FETHETTİ.
15 Ağustos 1461 günü OSMANLI ORDUSU Trabzon’un merkezine girdi.
TRABZON, Anadolu’da gayrimüslimlerden fethedilen SON yerdir. Burayı fethetmek, hadis-i şerifle övülmüş FATİH dedemize nasip oldu. 1453'te fethettiği İSTANBUL’un Anadolu’daki uzantısı TRABZON idi.
TRABZON, Anadolu’nun en muhkem yerlerinden biridir. O zamanlar "Trabzon" deyince koca bir bölge anlaşılırdı. Buna Samsun’dan Batum’a kadar bütün DOĞU KARADENİZ dahildir. Rumlar bu bölgeye PONTUS derler.
AVRUPALILAR 1204’te HAÇLI İSTİLASI ile gelip BİZANS başkenti İSTANBUL (Konstantiniyye) şehrine girince bu şehirdeki elit kesimin bir kısmı İZNİK ve TRABZON’a göç etmişti.
PONTUS’un başkenti Trabzon’a yerleşen Rum elit bölgeye Rum göçünü teşvik etti. Bu bölgede zamanla Ermeniler ve Müslüman Türklerden yerleşimciler de oluştu. Hem bu etnik ve dini çeşitliğinden ötürü hem de idarecileri Bizans hanedanından geldiği için bu bölge TRABZON İMPARATORLUĞU oldu.
PONTUS idaresi Türkleri ve Ermenileri şehir merkezlerine pek yaklaştırmıyordu. Bu yüzden Rize’de Ermeniler ve Trabzon’da Müslüman Türkler dağlık iç kesimlere yerleşirdi. Ordu ve Giresun 1300’lü yıllardan beri çok Türkmen göçü almıştır. Yani 1461’den önce Doğu Karadeniz’de Müslüman Türkler vardı ama merkezde değil çevrede yaşıyorlardı.
Atamız FATİH SULTAN MUHAMMED HAN, Anadolu’da İSLAM BİRLİĞİ’ni sağlamak için önünde duran KARAMANOĞLU, UZUN HASAN ve TRABZON devletlerini yenmek zorundaydı.
Karamanoğlu ve Uzun Hasan Avrupalı devletlerle ittifaka girişseler de yenilip çekildiler. TRABZON ise sarp dağlarla çevrili muhkem bir kale olduğundan fethi çok zordu. TRABZON İmparatoru Davit Komnenos, Osmanlılara haraç ödemeyi kesti. Hatta müttefiki Uzun Hasan aracılığıyla İstanbul’a elçi gönderip daha önce ödediği vergileri de geri istedi.
FATİH’in Akkoyunlu-Pontus elçisine verdiği şu cevap tarih kitaplarına geçmiştir:
“ŞİMDİ SİZ GİDİNİZ! BİZ BİZZAT GELİR BORCUMUZU ÖDERİZ!”
Büyük padişah sözünü tuttu. Dev bir bütçeyle TRABZON SEFERİ’ni başlattı. Önce SİNOP’u aldı. O zamanlar bugünkü gibi KARADENİZ SAHİL YOLU olmadığından OSMANLI ORDUSU Anadolu içlerine girip SİVAS’a yöneldi.
ORDU-YU HÜMAYUN, Sivas – Erzincan – Bayburt - Gümüşhane güzergahından Trabzon’a inerken DONANMA-YI HÜMAYUN da denizden Pontus sahillerini baskı altına aldı.
Pontus İmparatorluğu daha önceden defalarca Türklerin kuşatmasına mahsur kalmıştı. Ama bu kez durum farklıydı. Pontuslular, Osmanlı’ya boyun eğip anlaşarak şehri teslim etmeyi kabul ettiler.
15 AĞUSTOS 1461 günü Yeniçeriler şehre girerken mehter kösleri TRABZON’u inletmeye başladı. Trabzon Kalesi yeni sahibine teslim olunca GİRESUN ve RİZE kaleleri de teslim oldu.
OSMANLILAR Doğu Karadeniz’de “Pontus” ismini kullanmadan bölgeye TRABZON dediler. TRABZON EYALETİ’ni kurdular. Bu eyaletin sınırları batıda SAMSUN’dan başlıyor doğuda BATUM’u içine alıyordu. İçerde GÜMÜŞHANE ve BAYBURT da çoğu zaman bu eyalete bağlı oldu.
TRABZON EYALETİ’nin vergi ve nüfus defterlerini inceleyen tarihçiler hayret ederler.
Fetihten sonra bu bölgedeki Müslüman sayısı hızla artmıştır.
Bunun en makbul yorumu şudur: Fetihten önce bu bölgede sadece Rumlar yaşamıyordu. Hıristiyanlar çoğunluk olsa da Hıristiyanların hepsi Rum değildi; bir kısmı HIRİSTİYAN TÜRKLER (Kuman-Kıpçaklar) idi. OSMANLILAR bölgeye gelip buraya alimleri ve ANADOLU’dan Müslüman Türkleri göç ettirince bölgede ortak dil birliği oluştu. Türkçe konuşan Hıristiyan Kuman-Kıpçaklar ile aynı dili konuşan Müslüman Oğuz-Türkmenler arasında hızlı iletişim Müslümanlaşmayı sağladı.
TRABZON VALİSİ ŞEHZADE (YAVUZ) SELİM, Safevî Şah İsmail ile mücadele ederken Safevilerden kaçıp DOĞU ANADOLU’ya sığınan SÜNNİLER, Trabzon – Rize yöresine yerleştirildi. Bu bölge giderek SÜNNİ HANEFİ kültürün kalesi olmaya başladı.
Ehli sünnet akide DOĞU KARADENİZ halkına dergahlarda, idarecilere medreselerde aşılandı. Tekkeler ise gayrimüslimleri İslam’a ısındırıp hidayet hizmeti sundu. Böylece bu bölge Osmanlıların resmi mezhebi olan HANEFİ mezhebini iyice benimsedi.
Trabzon Eyaleti’ndeki sancaklarda Hıristiyan nüfus azalırken Müslüman nüfus arttı. Ayrıca MARAŞ, ERZURUM, ERZİNCAN illerinden Müslüman Türkler Trabzon Eyaleti’ne göç etti. Trabzon iline gelenler arasında Çerkezler ve Rize’ye yerleşenler arasında Lazlar da vardı. Böylece bu illerde Türkler ile Kafkas kökenli halklar akraba oldular.
1860’larda Osmanlı idari yapısında Tanzimat reformları yapılırken “Eyalet” yerine “Vilayet” ismi kullanıma girdi. 1920’ye kadar TRABZON VİLAYETİ 4 sancaktan oluşuyordu:
- Batıda CANİK SANCAĞI (Samsun, Ünye, Fatsa)
- Merkezde TRABZON SANCAĞI (Giresun, Trabzon, Of)
- Doğuda LAZİSTAN SANCAĞI (Rize, Artvin, Batum).
- İçeride GÜMÜŞHANE SANCAĞI (Gümüşhane)
1924’te LOZAN ANTLAŞMASI gereği Anadolu’daki RUMLAR ile Batı Trakya’daki TÜRKLER mübadele edildi.
Anadolu’dan 1,5 milyon insan Yunanistan’a göç etti. Bunların ciddi bir kısmı eski Trabzon Eyaleti illerinden çıkmıştır. Yunanistan’dan gelen 500 bin Müslüman Türk çeşitli illerimize yerleştirilirken ciddi bir kısmı SAMSUN’a yerleştirilmiştir.
Bugün SAMSUN’da Selaniklilere “MUHACİR”,
Giresun-Trabzon-Rizeliler “LAZ” derler.
Esasen Lazlar (Komohtiler) bugünkü Trabzon ilinden değildir. Eski Trabzon Eyaleti’nin Lazistan Sancağı’nda yaşarlardı. Lazların vatanı Rize’nin Pazar ilçesinden Batum’a kadarki sahil kesimidir. Hıristiyan Lazlara Megrel denir; Megreller Batum’dadır.
TRABZON, Rum dilinde “masa” demektir. Bölgedeki tek düz ve yüksekçe bir arazide kurulduğu için bu ismi aldığı söyleniyor. Bugün Yunanistan’da masaya hala “trapezi” derler. Pontus Rumcasında “Trapezun” denir.
Yunanistan’da bugün Karadeniz asıllı Hıristiyan Türkler vardır, kemençe çalıp horon oynamaya devam ederler. Çoğu aslen Türk olduğunu inkar etmez. İstanbul’da da Rum Ortodoks Kilisesi’ne karşı hala Türk Ortodoks Kilisesi vardır.
Ülkemizde aidiyetler ve yöreler konuşulurken bazı kimselerin millet ve ırk mefhumları üzerinden “Trabzonluların aslen Rum olduklarını” ima ettiğini görüyoruz.
Bu kimseler tarihin defterlerini, haritalarını, güzergahlarını bilmedikleri gibi ırkın, milletin, Türklüğün, Rumluğun ne demek olduğunu da bilmezler.
ERZURUM, “Rum diyarı” demektir ama bugünkü Erzurum için “Rum diyarı” demek ve halkını Rum kökenli zannetmek imkansızdır.
RUMELİ dediğimiz yerlerden gelenlerin aslen RUM olduğunu iddia etmek zordur.
Kayseri, Konya, Ankara, Bursa, Edirne ve hatta İSTANBUL bile hep Rumca kelimelerdir.
OSMANLILAR asırlarca teknolojide ve kültürde üstün oldukları için dünya görüşlerine GALİBİYET PSİKOLOJİSİ hakimdi.
Fethettikleri yerlerin isimlerini değiştirmek gibi küçük işlerle uğraşmıyorlardı çünkü aşağılık kompleksleri yoktu.
Atalarımız gittiği yerlerde sadece KALELERi değil KALPLERi de fethediyordu.
OSMANLILAR, Trabzon’dan iki sene sonra BOSNA’yı fethettiler. Trabzon gibi oraya da ehli sünnetin Hanefi mezhebi Osmanlıların gelişiyle yerleşti. Bugün Bosna müstakil bir ülkedir; Türkiye’ye bağlı değildir ama kalplerinde ve yer isimlerinde hala TÜRKLER ve Türkçe var. Bu, kılıçla yapılacak iş değildir.
Trabzon, Osmanlı'nın büyük padişahlarından Yavuz Selim’in 20 küsür sene valilik yaptığı, Kanuni’nin doğup büyüdüğü şehirdir. Bir rivayete göre, Yahudilerin kovulduğu bir şehirdir.
Türkiye Cumhuriyeti’nde İstanbul ve Ankara’dan sonra ilk üniversite (KTÜ) Trabzon’da açıldı. Bu bölgenin insanı ilimde, ticarette, siyasette ve sporda rekabetçidir, ülkesine bağlılıkla bilinir, çoğu zaman en öndedir.
FATİH ATAMIZ bizzat bu bölgeye gelerek,
burayı İSLAM’a açıp fethederek,
padişahlık nimetinin borcunu ödedi!
TRABZON, Trabzon’dan büyüktür.
Trabzon, DOĞU KARADENİZ'dir.
Trabzon, Anadolu illerinden göç aldığı için Anadolu’nun özetidir.
Trabzonlular, bütün illerimizin halkı gibi dünyanın en büyük vatanseverleri arasındadır.
TRABZONLULAR (ve bütün KARADENİZLİLER) bu tarihi bilmeli, bu mirası sahiplenmelidir.
KARADENİZLİLER bu inançla geleceğe yürüdükçe,
TÜRKİYE'nin milli - manevi insan kaynağına katkı sağlamaya devam edip bundan gurur duyacaklar.
15 Ağustos kutlu olsun!
"Evvelki hukukumuzda iki çeşit isyan vardır...
İkincisi bağydir. Huruç ales-sultan da derler. Kendince meşru bir sebebi istinaden meşru hükümete ayaklanmaktır. Failine bâgi denir. Evvela dertleri sorulur. Bir mesele varsa çözülür. Kur’an-ı kerim bunlarla mücadele edip itaate getirmeyi emreder.
Yakalanmadan teslim olurlarsa cezadan kurtulurlar. Bu, yakalamak için zahmet çekmekten avantajlıdır. Yakalandıktan sonra affedip cezalandırmak halifeye kalmıştır. Hazret-i Ali’ye ayaklanan Hariciler böyledir."
Tamamiyle yanlış bir anlatı.
Tarikatın ilk döneminde Zahid-i Gilani vardır, zahidiyye şeyhidir. Tarikat sünni islam anlayışına mensuptur.
Zahid-i Gilani’nin vefatıyla birlikte tarikatın başına damadı Şeyh Safiyüddin Erdebili geçer. Tarikatın adı Erdebiliyye olur. Uzun bir silsile boyunca tarikat sünnidir. Hatta Osmanlılar bu tarikata yardım için çerağ akçesi gönderir. Ne zaman Şeyh Cüneyt tarikatın başına geçer o zaman tarikat şiileşme ve devletleştirme arzusu içine girer Safevilerin şiileştirme politikasının miladı da burada başlar.
Osmanlıca el yazması metinleri yüzde 90'ın üzerinde başarı oranıyla günümüz harflerine çevirip dilini sadeleştiren bir sistem ortaya çıkarıldı.
Detaylar ⤵️
https://t.co/Dx0yoIjJR2
Murat Öztekin bey ve Türkiye Gazetesinden muhteşem haber!
Yapay Zeka’nın yazma eserleri anlama, çözümleme, latinize etmesi için önemli bir adım atılmış. @sadiozgurr beyefendi çok değerli bir iş yapıyor, muvaffak olması dileğiyle.
Tarih ve yapay zeka nasıl uygulanabilir?
Yapay zekayı bir bilgi havuzu olarak kullanmak elbet ki mantıklı. Bu yüzden "Tarih ve Yapay Zeka" diye bir bölüm açmak yerine "Hukuk ve Yapay Zeka" diye bir bölüm açmak daha mantıklı olur. Birinin işi düştüğünde hangi maddeye, hangi kurala vb. daha rahat ulaşabilir hale gelir; yeri geldiğinde dilekçe bakımından da fayda sağlayabilir. Velakin bu süreçler tarih ilminde zordur.
İlk başta bilgi havuzu konusuna gelelim. Misal, Osmanlı tarihi çalışacağız. Bu bilgi havuzunda ne kadar bilgiye ulaşırız? İkinci seviye belgelere elbet ki ulaşırsın, şakır şakır öğret yapay zekaya. İSAM’daki, DergiPark’taki, YÖK Tez’deki makaleleri de öğretirsin. Ancak iş birinci derece belgeye gelince iş patlıyor. Yapay zekaya Yılmaz Karadeniz’in, Hayati Develi’nin Osmanlıca kitaplarını ezberletince şakır şakır matbu metin okuyabilecek mi? Hadi iyimser düşünelim, matbu metinleri okuyabildi; rika ve divani yazılarda ne yapacak? Bu tür, o döneme ait el yazması eserlerde ne yapacak? İşte burada, "Yapay zeka nasıl geliştirilebilir, nasıl çözümler üretilebilir?" bunun üzerine yoğunlaşmak lazım.
📌Matbu eserlerden sonra Osmanlıca el yazması metinleri de Latin harflerine çevirip dilini sadeleştiren bir sistem ortaya çıkarıldı.
“Transleyt” platformunun kurucusu Sadi Özgür, milyonlarca belge ve metnin yapay zekâ sayesinde okunmasıyla yeni eserlerin keşfedilebileceğini söylüyor.
⛓️💥https://t.co/Mh9A7BwLgw
Aleyhte iki tane cümle kurmak için kahraman olmak lazım. Artık dinsizliğiniz mi kalır, vatan hainliğiniz mi bilinmez...
Kaynak Linki = https://t.co/cHyhlOT396
@tarihvyapayzeka Medipol Üniversitesi Tarih ve Yapay Zeka Bölümü’nün tweet’imi beğenmesi beni mesut etti.
Tarih ilmiyle yapay zekânın kesişim noktalarını tartışmak önemli. Bu yeni bölümün, arşiv belgeleri ve Osmanlıca metinlerin dijitalleştirilmesi gibi konularda öncü çalışmalar yapacağına inanıyor, heyecanla bekliyorum.
Tarih ve yapay zeka nasıl uygulanabilir?
Yapay zekayı bir bilgi havuzu olarak kullanmak elbet ki mantıklı. Bu yüzden "Tarih ve Yapay Zeka" diye bir bölüm açmak yerine "Hukuk ve Yapay Zeka" diye bir bölüm açmak daha mantıklı olur. Birinin işi düştüğünde hangi maddeye, hangi kurala vb. daha rahat ulaşabilir hale gelir; yeri geldiğinde dilekçe bakımından da fayda sağlayabilir. Velakin bu süreçler tarih ilminde zordur.
İlk başta bilgi havuzu konusuna gelelim. Misal, Osmanlı tarihi çalışacağız. Bu bilgi havuzunda ne kadar bilgiye ulaşırız? İkinci seviye belgelere elbet ki ulaşırsın, şakır şakır öğret yapay zekaya. İSAM’daki, DergiPark’taki, YÖK Tez’deki makaleleri de öğretirsin. Ancak iş birinci derece belgeye gelince iş patlıyor. Yapay zekaya Yılmaz Karadeniz’in, Hayati Develi’nin Osmanlıca kitaplarını ezberletince şakır şakır matbu metin okuyabilecek mi? Hadi iyimser düşünelim, matbu metinleri okuyabildi; rika ve divani yazılarda ne yapacak? Bu tür, o döneme ait el yazması eserlerde ne yapacak? İşte burada, "Yapay zeka nasıl geliştirilebilir, nasıl çözümler üretilebilir?" bunun üzerine yoğunlaşmak lazım.
Tarih ve yapay zeka nasıl uygulanabilir?
Yapay zekayı bir bilgi havuzu olarak kullanmak elbet ki mantıklı. Bu yüzden "Tarih ve Yapay Zeka" diye bir bölüm açmak yerine "Hukuk ve Yapay Zeka" diye bir bölüm açmak daha mantıklı olur. Birinin işi düştüğünde hangi maddeye, hangi kurala vb. daha rahat ulaşabilir hale gelir; yeri geldiğinde dilekçe bakımından da fayda sağlayabilir. Velakin bu süreçler tarih ilminde zordur.
İlk başta bilgi havuzu konusuna gelelim. Misal, Osmanlı tarihi çalışacağız. Bu bilgi havuzunda ne kadar bilgiye ulaşırız? İkinci seviye belgelere elbet ki ulaşırsın, şakır şakır öğret yapay zekaya. İSAM’daki, DergiPark’taki, YÖK Tez’deki makaleleri de öğretirsin. Ancak iş birinci derece belgeye gelince iş patlıyor. Yapay zekaya Yılmaz Karadeniz’in, Hayati Develi’nin Osmanlıca kitaplarını ezberletince şakır şakır matbu metin okuyabilecek mi? Hadi iyimser düşünelim, matbu metinleri okuyabildi; rika ve divani yazılarda ne yapacak? Bu tür, o döneme ait el yazması eserlerde ne yapacak? İşte burada, "Yapay zeka nasıl geliştirilebilir, nasıl çözümler üretilebilir?" bunun üzerine yoğunlaşmak lazım.