Kusurlarım:
Kendi zaaflarım yüzünden başkalarını sansürlemek*
Arkadaşlık ilişkilerimi aşk ilişkilerine dönüştürmek
Aşkın her şeyi içermesini (ve dışlamasını) istemek
Dikkat: Egzotik ve “iğrenç” yiyecekler tüketme konusundaki gösterişçi iştahım — gerçek ihtiyacım = hassasiyetlerimi inkâr etme ihtiyacını gösterme biçimim. Bir karşı-beyan.
8 Eylül, 64
“Kurtuldum ama kollarımla bacaklarımı geride bırakmak zorunda kaldım…”,
Dönüp geri bakmamak, bugünde yer alan ve bastırılmayacak hatıralarla ziyadesiyle dolu bir sürü şeyin bir güvenlik kordunuyla çevirmek demek. Hayatımı ……………’den dezenfekte etmek için, bu neredeyse ölümcül acıdan kurtulmak için kendimi belli şeylerden, kâh şundan kâh bundan sakındığımı fark ediyorum. En büyük kayıp, seks. O ve pek çok başka şey bana ……’i hatırlatıyor. Şu anın derinleşmesine ya da ağırlaşmasına izin veremem çünkü bu (benim için) geçmişe gömülmek anlamına gelir ve geçmiş de ………’le paylaştığım şeylerden ibaret.
Üzülmediğim anlarda — kendimi kupkuru, toz gibi, ağzı açılmış bir helyum balonu gibi hissediyorum —
Kendime düşünmeyi ve hissetmeyi yasakladım çünkü düşünmek ve hissetmek —
Böyle nasıl devam edebilirim?
Peki nasıl edemem?
* Ancak bunun en yoğun ve en belirgin olduğu anlar — zirveye ulaştığı, içimdeki şeyin bozulduğu, bel verdiği, çöktüğü — anlar: Susan Sontag [Taubes’un] [SS’ın Cambridge, Massachusetts günlerinden yakın arkadaşı] ve Eva’nın [Berliner Kollisch] [SS’ın ve Taubes’un arkadaşı] fiziksel hassasiyetlerine öfkelenmem gibi.
s.38-39
Susan Sontag
Bilinç Tene Kuşanınca
Günlükler, 1964 — 1980
Yayına hazırlayan: David Rieff
Türkçesi: Begüm Kovulmaz
Everest Yayınları
...bakış bilincin ters yüzüyse onu nasıl tahayyül edebiliriz?
İfade hiç yersiz değil, çünkü bakışa bir vücut kazandırabiliriz. Sartre Varlık ve Hiçlik'in en parlak parçalarından birinde ötekinin varlığı boyutunda bu vücudu devreye sokar. Eğer bakış olmasaydı, Sartre'ın tanımına göre nesnelliğin koşulları olacak olan, gerçekliği kısmen sekteye uğratan aynı koşullara tabi olurdu öteki. Sartre'ın düşündüğü biçimiyle bakış yakalanıverdiğim bakıştır — dünyamın bütün bakış açılarını değiştirir, bulunduğum hiçlik noktasından kuvvet çizgilerini değiştirerek dünyamı bir nevi organizmalardan yayılan ışınlar olarak düzenler. Hiçleştirici özne olan benimle etrafımdaki şeylerin ilişkisinin gerçekleştiği yer olan bakışın öyle bir ayrıcalığı vardır ki, bakan kişi olarak benim, bana nesne olarak bakanın gözünü körleştirmeme yol açar. Bakış altında olan ben, diye yazar Sartre, artık bana bakan gözü görmüyorum, gözü görecek olursam da bakış kayboluyor.
s.92—
Seni seviyorum, fakat açıklanamaz bir şekilde, bir şeyi —objet petit a— senden daha fazla seviyorum.
Bu yüzden de seni tahrip ediyorum.
#JacquesLacan,
Psikanalizin Dört Temel Kavramı
XX (277)
Arzu, insanın kapasitesi dahilindeki başka tüm noktalardan çok daha fazla, bir yerde gelip sınırına dayanır. ——— ———— ——————, ——— —— ————— —————; —— ———, — ————. Haz, insanın kapasitesi dahilindeki deneyimlerin nerelere kadar uzanabileceğinin sınırını çizer — haz ilkesi homeostaz ilkesidir. Arzu ise çeperini, sabitlenmiş ilişkisini, sınırını kendi bulur ve bu sınırla bağlantısı sayesinde, haz ilkesinin dayattığı eşiği aşıp bir arzu olarak ortaya çıkar.
s.37—
The Waves kitabında geçen sözgelimi şu sözcükleri nasıl okuyoruz: “Round me there spreads a wide margin of indifference.”
(İletişim Yayınları / Oya Dalgıç’ın çevirisiyle buralara geldim.)
Acelesi olmayan insanların tasarımını sevdiği
şeylere uzun uzun baktığı gibi, Camus’nün ritmini yakalayabilmenin ve görünmez olmanın ve kendini nedensiz sevinçlerden alıkoymanın bir yolu da şu: “Gülmeyin, oynamayın.”
…Now philosophy has become mundane, and the most striking proof of this is that philosophical consciousness itself has been drawn into the torment of the struggle, not only externally but also internally.
But, if constructing the future and settling everything for all times are not our affair, it is all the more clear what we have to accomplish at present:
I am referring to ruthless criticism of all that exists, ruthless both in the sense of not being afraid of the results it arrives at and in the sense of being just as little afraid of conflict with the powers that be.
https://t.co/FaMYMOJ6MU.
"Düşünce dünyasının bugün artık bir zamanlar Marx'ın Ruge'ye yazdığı mektupta dediği gibi, acımasız bir eleştiriye, kutsal sayılan her şeyi tepeden tırnağa eleştirmeye, kısacası putları kıracak bir 'fikirler terörüne' ihtiyacı var."
Ulus Baker
Gece boyu iki şey düşündüm. Birincisi sizi ilgilendirmiyor, kalabalık etmek istemem, ikincisi de Susan Sontag’ın “Rolling Stone Söyleşisi”nde falanca soruya verdiği şu cevap:
J.C.: Kitabınızda deliliğin romantik yüzünün altını çizmişsiniz. Ama bana sorarsanız delilik olgusu geçtiğimiz yıllarda albenisini büyük ölçüde kaybetti.
S.S.: İyi ama sence de R.D. Laing'in fikirleri hemen herkes tarafından kabul edilmiyor mu? Deliren kişinin bizim bilmediğimiz bir şeyler bildiği veya bilincin sınırını zorladığı inancı yaygınlaşmıyor mu? Yakın zamanda New York Review of Books'ta en hayran olduğum yazarlardan birinin, Nigel Dennis'in yazdığı bir makale vardı. Nadia adlı beş yaşında küçük bir kızın tedavisiyle ilgili bir kitabı incelemişti. (Nadia: A Case of Extraordinary Drawing Ability in an Autistic Child [Nadia: Otistik Bir Çocuğun Olağanüstü Çizim Becerisi] Lorna Selfe) Kız muhteşem bir sanatçıymış; bu da sadece elde odaklanan bir yetenek olduğundan ender rastlanan bir durum. Adı sanı olmayan bir yerden küçücük bir kız çocuğu, Goya gibi çizebiliyor ama otistik. Kitapta anlatıcı rolünü üstlenen kızın psikologlarından biri, nasıl bir tedavi yöntemi izlemeleri gerektiğini tartışırken onu iyileştirirlerse muhtemelen kıza bahşedilen lütfu bozacaklarını kavradıklarını yazmış. Sonunda kızı iyileştiriyorlar ve psikolog haklı çıkıyor: kız artık çizemiyor. Nigel Dennis bunları yazmış ve –benim aktaramayacağım bir ustalıkla– kızı deli ama çizebilir halde bırakmaları gerektiğini savunmuş. Kimse deli olmanın daha iyi olduğunu söylemiyor, ama belli ki kızın deliliği otizminin bir uzantısıydı ve yeteneğini ancak yalnız kalırsa, delilikle gelen yalnızlığın içine hapsolursa koruyabilirdi. Dennis'in sorduğu soru şu: Büyük bir sanatçıya sahip olmak akli dengesi yerinde birine sahip olmaktan daha önemli değil mi? Ve bahsi geçen küçük kız büyük bir sanatçıydı.
“Kendimi, sizi, bütün küçük teatral hâkimiyetlerimizi, olmayan özgürlüklerimizi, ciddiye alınmayan tutsaklıklarımızı, espri yapma fırsatını asla ıskalamayan o yok edicileri, terk edilmiş insanları?”
Walser genellikle bir kazazedenin, romantik düşsel bir hayal gücünün bakış açısından yazar. “Kleist in Thun” (1913) [Kleist Tune'da], hem bir otoportre hem de intihar etmeye yazgılı romantik dehanın zihinsel manzarasında güvenilir bir tur, Walser'in kıyısında yaşadığı sarp kayalıkların tasviridir. Son paragraf, işkence eden geçişleriyle, edebiyatta bildiğim en muazzam zihinsel yıkım öyküsünü mühürler. Fakat hikâyelerinin ve kısa piyeslerinin çoğu bilinci eşikten geri getirir. “Nervous”ta [Asabi] (1916) birinci tekil şahsın ağzından konuşan Walser, “nazik ve kibarca birazcık eğlendiğine” dair bizi temin eder. “Sızlanmalar, sızlanmalar, insan hem sızlanmalı hem de onlarla yaşayacak cesareti olmalı. Yaşamanın en güzel yolu budur. Kimse birazcık tuhaf olmaktan korkmamalı.” Öykülerin en uzunu, “The Walk” [Yürüyüş] (1917), yürüyüşü lirik bir hareketlilik ve yaradılıştan ayrılma, “özgürlük sevinciyle” tanımlar; karanlık ancak sonunda gelir. Walser'in sanatı, depresyon ve korkuyu (genellikle) kabullenmek -ezmek, hafifletmek, amacıyla üstlenir. Bunlar, yerçekimi ile ilişkisi hakkında hem fiziksel hem de karakter anlamında, kendi kendine yaptığı neşeli olduğu kadar da kasvetli konuşmalardır: Yerçekimine karşı yazmak, hareketin ve deri değiştirmenin övülmesi, ağırlıksızlık; dünyada bilinçli bir şekilde yürümenin, umutsuzlukla parlayan “hayat zerrelerinin” tadını çıkarmanın betimlemeleri.
s.123—
Susan Sontag
Vurgulanan Yer
Türkçesi: Filiz Çakır
Everest Yayınları
Bizlere gereken şudur: Yalnızlık, büyük bir içsel yalnızlık. Kendi içine yürümek ve saatler boyu kimselere rastlamamak... İşte erişilmesi gereken şey bizler için. Erişkinler büyük ve önemli buldukları nesnelerle sarmaş dolaş sağa sola koşuşurken, yalnızlık içinde yaşayan bir çocuk gibi tıpkı, erişkinlerin hamaratlıklarına bir anlam veremeyen ve yaptıkları işlerden bir şey anlamayan bir çocuk gibi.
Ve bir gün gelip büyüklerin uğraşılarındaki zavallılık sırıttı mı, büyüklerin iş güçleri katılaşıp donarak yaşamla tüm bağlarını yitirdi mi, siz neden yine eski çocuk gözlerinizle yabancı bir nesneyi izler gibi bunu izlemeyesiniz? Neden kendi dünyanızın derinliğinden, neden iş, paye ve meslek gibi nesnelerin yerini tutan yalnızlığınızın enginliğinden yapmayasınız bunu? Neden bir çocuğun olup bitenlere o bilgelik dolu akıl erdiremeyişini bir kenara itip onun yerine kendinizi savunmayı ve karşınızdakini aşağılamayı geçiresiniz? Anlamak yalnızlıktır çünkü; savunma ve aşağılama ise, bunlardan yararlanarak sözde kendinizi kendisinden ayırmak istediğiniz nesneye karşı ilgi duymaktır.
s.35—36
Rainer Maria Rilke
Genç Bir Şaire Mektuplar
Türkçesi: Kâmuran Şipal
Aralık Yay.
“…insan, küçük, hasta, uzaklarda bir yatak odasındayken, dışarıda olup biten her şey olağanüstüdür.”
K. Mansfield bunu, “yaratma anını kendisi için öylesine güç kılan şeyin” ne olduğunu sorduğu sıralarda söylüyor.
Kafamda evirip çevirdiğim o kusursuz cümlelerin, basit, hastalıklı, durmadan sorun yaratan bir aygıtın içinde dolaşıp durması ve bir biçimde o kağıda, o ekrana taşınabilmesi için birçok şeyin yolunda gitmesini beklemem…
“İçinde yazacak bir yerim, üstünde yazacak bir masam yok, —sandalye rahat değil” dediği, bedenimin önceden sahip olduğu fakat şimdilerde aksadığını bildiğim yerde, evet, oturacağım sandalye o, sözcüklerin bir şey olacağı masa da öyle. İşte sözgelimi olağanüstü görünen cümleler kendine bir kusma kanalı yaratamadığında, bunun gerçekleşebilmesi için ihtiyaç duyduğu ve basit, hastalıklı, durmadan sorun yarattığını düşündüğü bedeninin olağanüstü taraflarını görmeye başlıyor.
Aslında şu anki sağlık durumumun bir kazanç, penceresinden baktığım manzaranın güzel, yaşadığım evin sıcak, “güneş ışınlarının kadife gibi sardığı” odamın büyük olduğunu düşünmeye başlamam.
Yani bedenlerin, taşların ve şehirdeki yüksek kontrastın o alaycı ve fakat olağanüstü cümleleri asıl yaratan olması… Konu başlığı da şöyle: Tanrı’nın ince bir mizah duygusu var.
Mutluluğunun elinden alındığı yer ile gidebileceğin, kendini ait hissettiğin yer arasında tuhaf bir ilişki var. Kendini —ölü gibi— duyamadığın, seslerin uzaklaştığı, havasına dahi alışamadığın yerde duyduğun acı, işte burası benim evim! dediğin yerleri de yaşamından uzaklaştırıyor. Artık dünyaya yabancı, hareketsiz, bir zamanlar bildiğin, sana ait olan seslerin unutulmuş, uzak bir ülkeye dönüştüğünü görüyorsun.
Bu yok duygusu, evet, mutluluğunun elinden alınmasıyla açığa çıkıyor ve içini kaplayan korkunç acı nefes alacak bir yer bırakmıyor.
Güneşe karşı kapalı perdeler, suya yağmura bi’güzel dürülmüş kocaman şemsiyeler ve bilmem kaç desibel gürültüye derin bir uyku…
A, evet… “çünkü, ey, beni allak bullak eden imge!”
Katı mimari formlar ile insan arasındaki gerilimi gerçeküstü çalışmalarıyla “iyi” ifade edebilen ender tasarımcılardan biri Fredi.
Her çalışmasında boşluğun o rahatsız eden sesini duyuyor, böylece, anlamlar dünyasının —içi boşaltılmış (bir büyük düş kırıklığı) olduğunu anlıyorum.
Acı Çekmek.
Bunun itirafım olarak kabul edilmesini isterdim.
İnsanın acı çekmesinin sınırı yoktur. “Artık denizin dibine değdim, artık daha derinlere inemem,” diye düşündüğünde, insan daha derinlere iner. Böylece sonsuza dek sürer bu. Geçen yıl İtalya'da şöyle düşünmüştüm: Bir adım ötesi ölümdür. Ama bu yıl öylesine çok daha korkunç geçti ki, Casetta' yı (bundan sonra beni terk eden kadın olarak anılacak) sevgiyle düşünüyorum şimdi! Acı çekmenin ucu bucağı yoktur, sonsuza dek sürer gider. Sonsuz işkencedir; bir sancıdır. Bedensel acı çocuk oyuncağıdır. İnsanın göğsünün kocaman bir taşla ezilmesi - insan gülebilir buna!
Acının üstesinden gelinebileceğine olan inancımın bir izini bırakmaksızın ölmek istemiyorum. Çünkü inanıyorum buna. Ne yapmalıyım? Jack'in, “ötesine geçmek” dediği şey söz konusu olamaz. Yapay bir şey bu.
Boyun eğmeli kişi. Direnmemeli. Kabullenmeli acıyı. Ezilmeli altında. Tam anlamıyla kabul etmeli. Yaşamın bir parçası kılmalı onu.
Yaşamda, gerçekten kabul ettiğiniz her şey bir değişikliğe uğrar. Böylece acı da sevgiye dönüşmeli. Gizem burada. Yapmam gereken şey bu. Boşa çıkan kişisel sevgiden daha büyük sevgiye geçmeliyim. Ona verdiğimi yaşamın bütününe vermeliyim. Şu andaki acı geçecek - öldürmezse eğer.
Sürmeyecek.
s.242—
Katherine Mansfield
Bir Hüzün Güncesi
Türkçesi: Şadan Karadeniz
Can Yayınları
Herkesin başka olduğu bir yerde, beklemediğim, aslında beklediğim bir yüzle karşılaştım. Turgut Uyar’ın, bir unutulmuş koşudayız dediği yitiksiz kitabından devam ediyorum.
Tel cambazının telden düşerken söylediği şiirdir:
“…Öylece dur kollarımda öylece / Karanlıkta telaşla seni hatırlıyorum.”
İlham, bana kendini kaygı biçiminde sunuyor.
[takip eden boş sayfalar arasına sıkıştırılmış kâğıt parçasında yazanlar] Blake + “arzumuzun yatağında küçük bir et perdesi”.
234
Susan Sontag
Günlükler ve Defterler
1947—1963
John Fante’nin, Toza Sor’da dediği: “Zor günler, bulutsuz mavi günler, ortasında güneşin yüzdüğü mavi bir deniz. Bolluk günleri -bol endişe, bol portakal.”
Ece Ayhan ise 42 yıl sonra kesekağıdından bizzat bildiriyor: “Portakallarla donanmış selâtin meyhaneleri, kapalıdır.”
81, 84, 90… 99. Bir şey değişmemiş. Gemiler yol almamış, bulutlar hâlâ “ölümcül portakallar (gibi)”
Evet, Zambaklı Padişah XVI
Bırak, bırak tüm bunları diyecektim. Kimin konuştuğunun ne önemi var, biri kimin konuştuğunun ne önemi var dedi. Biri kalkıp gidecek, giden ben olacağım, ben olmayacağım o, ben burada olacağım, buradan uzaktayım diyeceğim, ben olmayacağım o, hiçbir şey söylemeyeceğim, bir öykü anlatılacak, biri bir öykü anlatmaya çabalayacak. Evet, yadsımıyorum artık, her şey düzmece, hiç kimse yok, anlaşıldı değil mi, hiçbir şey yok, tümceler de kalmadı, hadi alıklaşalım, tüm zamanların, tüm zaman kiplerinin alığı olalım, sona ermesini beklerken bunun, her şeyin geçip sona ermesini, seslerin kesilmesini, yalnızca sesler var, yalnızca yalanlar. Buradan, gitmek buradan ve başka bir yere varmak, ya da kalmak burada ama bir aşağı bir yukarı dolanarak. Önce kımılda, bir beden gerekli, eskisi gibi, yadsımıyorum bunu, yadsımayacağım artık, bir bedenim var diyeceğim kendime, zorunlu oldukça öne, arkaya, aşağıya, yukarıya doğru devinen bir bedenim. Yeniden yaşamak, birazcık daha katlanabilmek için gereksinme duyacağım bir yığın uzuvla, organla donanacağım, yaşamak diyeceğim buna, benim diyeceğim, ayağa kalkacağım, düşünmeyi bırakacağım, işimle dopdolu olacağım, ayakta durmakla, ayakta durmayı sürdürmekle, yer değiştirmekle, katlanmakla, yarına, gelecek haftaya sağ çıkmaya çalışmakla, yeterli olacak fazlasıyla tüm bunlar, bir hafta, ilkbaharda bir hafta fazlasıyla yeterli olacak, yaşam şırıngalayacak içimize. Arzulamak yeterli bunu, arzulayacağım ben de, bir bedenim olmasını arzulayacağım, bir kafam olmasını arzulayacağım, birazcık kuvvet, birazcık da cesaret, şimdi koyuluyorum işe, bir hafta çok çabuk geçti, sonra döndüm buraya, şu karışık yere, günlerden uzak, günler uzak, kolay olmayacak. Peki neden tüm bunlardan sonra, hayır, hayır, bırak, başlama yeniden, dinleme tüm bunları, tüm bunları deme, her şey eski, her şey eşdeğerde, yazgıları böyle yazıldı. Ayaklarının üzerindesin işte şimdi, doğruluğuna ant içerim, senin bunlar, benim bu, ant içerim, oynat ellerini, dokun kafana, usun orada işte, bir çalışmasa çuvallardın anında, başka yerlerine geçelim şimdi, daha aşağı bölgelere, onlara da gereksinmen var, söyle bakalım neye benziyorsun, bir tahminde bulun, nasıl bir adamsın, bir erkek gerekiyor, ya da bir kadın, bacakaranı yokla bir, güzellik zorunlu değil, güçlülük de öyle, bir hafta kısa bir süre, kimse sevmeyecek seni, korkma sakın. Hayır, böyle değil, çok ani oldu, korkuya kapıldım. Ama başlamak için debelenmeyi bıraksan, öldürmeyecekler seni, kimse seni sevmeyecek, kimse seni öldürmeyecek, belki Gobi çölünde bulacaksın kendini, yuvanda hissedeceksin orada. Seni burada bekleyeceğim, hayır, yalnızım, yalnızım ben, bu kez benim gitmem gerekiyor. Nasıl yapacağımı biliyorum, bir adam, bir tür adam, yaş almış bir çocuk olacağım, zorunluyum buna, bir dadım olacak, üstüme titreyecek benim, karşıdan karşıya geçerken elimden tutacak, parklarda özgür bırakacak beni, uslu duracağım, bir köşeye sinip kedi gibi oturacağım ve sakalımı tarayacağım, düzleştireceğim onu, daha yakışıklı, biraz daha yakışıklı olmak için, böylesi ne güzel olurdu kuşkusuz. Gel yavrum, dönme zamanı geldi, diyecek bana. Sorumluluğum olmayacak hiç, tüm sorumluluğu o üzerine alacak, Bibi olacak adı, Bibi diyeceğim ona, böylesi ne güzel olurdu kuşkusuz. Gel yavrum, uyku zamanı geldi. Tüm bildiklerimi kim öğretti bana, kendi başıma öğrendim, avarelik yıllarımda, doğadan çıkarsadım her şeyi, yaradanın yardımıyla, ben değilim biliyorum, ama çok geç artık, bunu yadsımak için çok geç, bilgi birikimim burada, içindeki kırıntılar, fırtınada sırayla, göz kırpıp duruyor belli aralıklarla, beni aldatmak için. Bırak ve git, gitme zamanı geldi, bunu söylemek gerekiyor ne olursa olsun, zamanı geldi, nedeni bilinmiyor. Kendini tanımlama biçiminin ne önemi var, burada ya da başka bir yerde olmak, gezmek ya da yerinden kımıldamamak, boylu, insansı bir biçime sahip olmak ya da bir biçimden yoksun olmak, karanlıkta kalmak ya da göğün ışıklarıyla aydınlanmak, bilmiyorum, önemi var gözüküyor, kolay olmayacak bu. Her şeyin karardığı o ana dönseydim yeniden ve oradan başlasaydım, hayır, bir yere varamazdım buradan, bir yere varamadım hiçbir zaman, bellekten silindi gitti o an, kocaman bir alevdi, sonra karanlık, büyük bir sarsılıştı, sonra ağırlıktan ve katedilecek uzamdan soyutlamış. Bir yalıyardan aşağı atmayı denedim kendimi, sokağın ortasına ölümlülerin arasına yığıldım kaldım, bir sonuç alamadım, vazgeçtim. Beni buraya getirip bırakan yola yeniden koyulup, sonra da geri dönmek, ya da daha uzaklara yol almak, bilgece bir öğüt bu. Bir daha yerimden kımıldamayayım diye bu, O ben değilim, doğru değil, o ben değilim, ben uzaktayım, diye, on yüzyılda bir mırıldanarak, sonsuza kadar ağzımdan salyalar akıtayım diye. Hayır hayır, gelecekten söz edeceğim şimdi, gelecek zaman kipinde sürdüreceğim söylemimi, aynen eskiden geceleri kendime, yarın sarı yıldızlı koyu mavi kravatımı takacağım (gecenin bitiminde takıyordum onu) dediğim gibi. Çabuk çabuk, yoksa ağlayacağım. Bir dostum olacak, benim yaşlarımda, benden farksız, eski bir savaşçı, savaştığımız günlerden söz edeceğiz birlikte, yara izlerimizi göstereceğiz birbirimize. Çabuk çabuk. Ben topumla pusuya düşen düşmana ateş yağdırırken deniz kuvvetlerinde yapmış olmalıydı askerliğini, belki de Jellicoe’ydu komutanı. Yaşayacak, önümüzde yaşayacak çok zamanımız kalmadı gözüküyor artık, son kışımız bu kuşkusuz, amin. Ölümümüzün neden olacağını soruyoruz birbirimize. O verem diyor kendisi için, bense prostat. Birbirimizi kıskanıyoruz, ben onu kıskanıyorum, o beni kıskanıyor arada sırada. Genel bir tuvalette ayakta, tek başıma, titreyen elimle, iki büklüm olmuş, pelerinimle örtünerek sonda sokuyorum, insanlar yaşlı ve iğrenç bir ihtiyar yerine koyuyor beni. Bu sırada o bir banka oturmuş, öksürüklerle sarsılarak, dolar dolmaz, uygarlık gereği kanala boşalttığı bir enfiye kutusuna tükürerek bekliyor beni. Anayurdumuza layık evlatlar olduk biz, ölmeden önce düşkünlerevine kaldıracaklar bizi. Kamuya açık bir yeşil alanda aynı anda güneşin ışınlarıyla bedava bir bankı bir araya getirmeye çalışarak geçiriyoruz yaşamımızı (o bizim yaşamımız), doğaya biraz geç yaşta gönül düşürdük, kimi yerlerde herkese ait o. Alçak sesle, soluksuz kala kala bir önceki günün gazetesini okuyor bana, gözleri görmeseydi keşke. At yarışları ortak tutkumuz, tazı yarışları da, siyasi görüşümüz yok ikimizin de, yine de biraz cumhuriyetçi sayılırız. Ama Windsor, Hanoverian, başka neydi, Hohenzollern’lerle de ilgileniyoruz. Tazı ve at yarışları haberlerini özümsedikten sonra insana ait hiçbir şey yabancı değil bize. Hayır, yalnız başıma, çok daha iyi olacağım yalnız başıma, daha hızlı gidecek. Yiyecek bir şeyler veriyordu bana, bir domuz kasabıyla arkadaştı, canım boğazımdan geliyordu salamları ağzıma tıkarken.· Avuntu veren sözleriyle, kansere yaptığı göndermelerle, ölümsüz sarhoşlukları anımsatışlarıyla mezarına bir taş dikemememin üzüntüsünü unutturmaya çalışıyordu bana. Bense, kendi ufuklarımda yoğunlaşacağıma (onları bir kamyonun altına fırlatmama olanak verirdi bu), usumu onun anlattığı şeylerle meşgul edip duruyordum. Haydi, silah arkadaşım, bırak tüm bunları, artık düşünme, demem gerekiyordu ona, ama düşünme yetisini yitiren kardeşlik duygusunun alıklaştırdığı ben olmuştum. Bir de yapmam zorunlu olan şeyler vardı! Spora gönül verenlerin meyhaneler açılmadan önce, günün erken saatinde, bahislerini sağlıklı bir biçimde oynayabilmek için topluluklar oluşturduğu Duggan’ın dükkânının önünde sabahın onunda güneş de açsa, dolu da, yağmur da yağsa gitmem gereken buluşmalar örneğin. Bakın, ölmüştük, zamanımızı doldurmuştuk (ne güzel, ne güzel) ama nasıl da dakiktik, belirtmeliyim bunu. Vincent’in kalıntılarının, sicim gibi yağan bir yağmurda, omuzlarını istemeyerek de olsa kurt bir denizci gibi neşeyle iki yana sallaya sallaya, kafası kan lekeli kirli bezlerle sarılı, gözlerinde bir parıltıyla gelişini görmek, iyi bir gözlemci için insanın zevk uğruna neler yapabileceğini gösteren mükemmel bir örnekti. Sanki hızlı bir denizci dansına başlayacakmış gibi bir eliyle göğüs kemiğini, ötekinin üstüyle omurgasını tutuyordu, hayır, yalnızca ani bunlar, tufandan önceki son kaçamaklar. Hiç kimsenin bulunmadığı, hiçbir şeyin olup bitmediği burada neler olup bitiyor bir bakalım şimdi, bir şeyler olmasını, birinin gelmesini sağlayalım, sonra bir son verelim buna, sessizlik olsun, sessizliğin benim yaşam ve ölümlerimin seslerinden başka bir gürültünün içine doğru yol alalım, öykümün içine girelim, çıkmak için girelim, hayır, hiçbir anlam taşımıyor bu söylediklerim. Sonunda benim diyebileceğim, kendime layık zehirler hazırlayabileceğim bir kafaya, ve yollara düşmek için bacaklara sahip olacak mıyım, oraya ulaşacağım sonunda, gidebileceğim sonunda, tüm istediğim bu işte, hayır, elimden gelmiyor bir şey istemek. Yalnızca bir kafa, iki de bacak, hayır, ortada bir bacak, zıplaya zıplaya giderdim. Ya da yalnızca yusyuvarlak ve dümdüz kafa yeterli olurdu, yüz çizgilerine gerek yoktu, arı bir usa indirgenip, yokuşların eğilimlerine uyarak yuvarlanıp giderdim, hayır, bu da olmayacak, her şey yükselti halinde burada, bacak ya da eşdeğerde bir şey gerekiyor burada, kasılıp büzülebilen birkaç halka örneğin, böylece uzağa gidilebilirdi. Duggan’ın dükkânının kapısından, yağmurlu ve güneşli bir bahar günü, akşama çıkıp çıkmayacağını bilmeden yola koyulmak, bir terslik var mı burada? Çok kolay olurdu. Kalabalığın, çemberlerin ve balonların arasında, bu beden ya da başka bir bedende, dost bir kolun tuttuğu bu kolda, kolsuz, elsiz ve bu titreyen ruhların içinde ruhsuz bu elde gömülü saklı olmak, ne terslik var burada? Bilmiyorum, buradayım ben, tüm bildiğim bu, ve hâlâ ben değilim o, işte düzenlemenin burada yapılması gerekiyor. Göze görünen bir beden yok, ölmenin olanağı da. Bırak tüm bunları, tüm bunları sözcüklerinin hangi anlama geldiğini hiç bilmeden, bırakmak istemek tüm bunları, çabuk söyledik, çabuk bitirdik, boşuna oldu, hiçbir şey kımıldamadı yerinden, kimse konuşmadı. Hiçbir şey olmayacak burada, hiç kimse gelmeyecek buraya uzun süre. Gidişler, öyküler, yarın için düşünülmedi. Ve sesler (nereden gelirse gelsinler) bir yaşamdan yoksun.
s.100—105
Samuel Beckett
Hiç İçin Metinler ve Uzun Öyküler
Türkçesi: Uğur Ün
Ayrıntı Yay.