Seni seviyorum, fakat açıklanamaz bir şekilde, bir şeyi —objet petit a— senden daha fazla seviyorum.
Bu yüzden de seni tahrip ediyorum.
#JacquesLacan,
Psikanalizin Dört Temel Kavramı
XX (277)
Çevremde, ilgisizliğin geniş boşluğu yayılıyor.
s.127—
Virginia Woolf
Dalgalar
Türkçesi: Oya Dalgıç
İletişim Yayınları
-
Çevremde geniş bir kayıtsızlık sınırı yayılmakta.
s.119—
Virginia Woolf
Dalgalar
Türkçesi: Tülin Cansunar
Türkiye İş Bankası
Kültür Yayınları
-
Çevremde bir umursamazlık yayılıyor alabildiğine.
s.123—
Virginia Woolf
Dalgalar
Türkçesi: İlknur Özdemir
Sia Kitap
The Waves kitabında geçen sözgelimi şu sözcükleri nasıl okuyoruz: “Round me there spreads a wide margin of indifference.”
(İletişim Yayınları / Oya Dalgıç’ın çevirisiyle buralara geldim.)
Çevremde, ilgisizliğin geniş boşluğu yayılıyor.
s.127—
Virginia Woolf
Dalgalar
Türkçesi: Oya Dalgıç
İletişim Yayınları
Çevremde geniş bir kayıtsızlık sınırı yayılmakta.
s.119—
Virginia Woolf
Dalgalar
Türkçesi: Tülin Cansunar
Türkiye İş Bankası
Kültür Yayınları
Çevremde bir umursamazlık yayılıyor alabildiğine.
s.123—
Türkçesi: İlknur Özdemir
Sia Kitap
Sartre, imgelem ve imgelemenin ruhbilimi üzerine yazdığı denemelerinde kaynaklarından ustaca yararlandığı Husserlci yönelmişlik fikrinin Fransa'da anlaşılmasını sağlayan ilk kişi oldu. 1945'te Confluences'ta yayımlanan makaleleri, yönelmişlik fikrinin, varoluşçuluğun temel bir kazanımına nasıl yol açtığını açıklıyor: Heidegger'in uzantısında, insanlık durumunun önsel bir yapısı olarak algılanan dünyada-olan. “Descartes'ın ‘Verili gerçek ancak bilinç için vardır’ önermesine Husserl’in dehası şunu eklemişti: ‘Her bilinç herhangi bir şeyin bilinci olarak var’dır.’ İşte dünyayla aramıza bir perde koyan kavrayışlar böyle farklılaşıyordu. Artık dünya, Bergson'da olduğu gibi bilince yansımıyordu, şurada tam önümüzde duruyor, endamına ve derinliğine kavuşuyordu.” Jean Beaufret 1945’te, dünyada-olan olarak tanımlanan insana yeniden değiniyor ve Husserl ve filozof Brentano’nun izinden giden Heidegger'in -Sainte-Victoire Dağı karşısındaki Cézanne gibi-, izlenimciliğin gökkuşağında ayrışmış olan dünyaya yoğunluğunu ve gerçekliğini yeniden kazandırdığını belirtiyordu.
Sartre, Heidegger'in, Varlık ve Zaman’ın “varoluş çözümlemesi”nde araştırdığı dünyada-olan'da, yönelmişlik izleğinin izlerini mutlaka bulmuş olmalı. Burada dünyada-olan, insanın varoluşunun temel durumu olarak betimleniyordu; bu yapı, varlık’la varolan arasındaki ayrımın içinde yer alan varlık’ın açılmasıyla insan varolmasının olanağını bile temellendiriyordu. Ama Heidegger’de bu aynı zamanda, çaresiz sonluluğumuzun şu allak bullak edici keşfiydi de. Farkında olmadan tuzağa düşürülen, aşkınlığında sıçrama ve atılım olarak ne varsa hepsini acımasızca kısıtlayan bu kendi parçası karşısında çaresiz kalan insanın durumunu anlatmak için Beaufret, Varlık ve Zaman’dan iyi kötü çevirdiği şu formülü öneriyordu: rastlantısal-nesnelerin-tüm-zamanı-aldığı-bir-dünyaya-atılmış-bulunmakla-kendisinin-ötesinde-olmak.
s.58—
Frédéric de Towarnicki
Martin Heidegger —Anılar ve Günlükler
Türkçesi: Zeynep Durukal
YKY
242
Sıradan düşlerimizin dışında bile -kimsenin itiraf edemeyeceği ve gecelerimizi iğrenç hayaletler, kirli kabarcıklar ve bastırılmış duyarlılık balçığı gibi baskıda tutan ruh lağımlarındaki pislikleri- ne kadar saçma, ürkütücü ve konuşulamaz şeyleri, az bir çabayla, ruhun köşelerinde bulabiliriz!
İnsan ruhu grotesk bir tımarhanedir. Eğer ruh kendini samimiyetle ifade edebilse, eğer utancı ve alçak gönüllülüğü ona ait bilinen ve adlandırılan rezaletlerden daha derin olmasa, o zaman -gerçeklik içinde söylendiği gibi- bir kuyu olur. Bu, bulanık seslerin yansıdığı, iğrenç yaratıkların, sümüksü yok varlıkların, ölü sümüklüböceklerin, öznellik salyasının bulunduğu tekin olmayan bir kuyudur.
s.216—217
Fernando Pessoa
Huzursuzluğun Kitabı
Türkçesi: Orhan Tuncay
Ayrıntı Yayınları
Şimdi mutlu olmayı değil yalnızca bilinçli olmayı diliyorum.
s.19—
Evet, ama bütün duygusal öngörülerin yanlış olduğuna emin değilim. Yalnızca saçma. Her ne olursa olsun, beni ilgilendiren her deneyim, her şeyin tam da beklendiği gibi bulunmuş olmasıdır. Mutlu olmak için bir şey yapmak, ve yaptığından mutlu olmak. Beni cezbeden bu, dünyadan bana ulaşan bağ budur, bu çifte yansıma, yüreğimin işe karışmasına yol açar ve dünyanın mutluluğumu yıkacağı kesin sınıra varıncaya dek mutluluğuma egemen olur.
s.76—
Kendimiz olacak zamanımız yok. Yalnızca mutlu olmaya zamanımız var.
s.79—
Albert Camus
Defterler 1 (Mayıs 1935—Şubat 1942)
Türkçesi: Ümit Moran Altan
İthaki Yayınları
günışığı
Senin göğüne dolan kanatların hepsi de avuçlarıma teğet geçti.
Rüzgârlara açık bir kıyı kaldı bana
İpi kopuk bir uçurtmam var adını özgürlük koydum
Parmaklıkları aştı da vurdu parmaklarıma
Yitirdim bir şeyleri biliyor musun
Herkesin bir bardağı durmadan doldurduğu yerlerde
Bir şairin ölümü bir dalın kırılmasına benzer
Köprü olmak için bir uçuruma bedeniyle
Yaşını başını almış bir günışığı yeter bana
Seninle oturup sabahı seyretmek için
Kimi sözcükleri öyle çok kullandım ki yaşamımda
Konuşamıyorsam buna yor, özür dilerim...
1986
s.451—
Ahmet Erhan
burada gömülüdür (1. Cilt)
Kırmızı Kedi Yayınları
19 Ağustos
Eskiden bana ezici bir yük gibi gelen şey ansızın yer değiştirdi, şaşırtıcı bir manevra yaparak kaçmaya çalışan ayaklarımın altına savruldu ve beni engelleyip yoran emici bir güce dönüştü. Boyun eğmeye nasıl da özlem duyuyorum!
s.4—
Susan Sontag
Yeniden Doğan
Günlükler ve Defterler (1947-1963)
Türkçesi: Begüm Kovulmaz
Agora Kitaplığı
Başka deyişle, çok geniş bir anlamda, bireyler arasındaki ilişkileri kat eden ve bir birey için “dünya”yı oluşturan makineleşmeler ile nesneler arasındaki olanaklı bağlantılar bütününü düzenleyen bir akış sistemi olarak anlaşılan bütün arzu ekonomisinden de bizi mahrum bırakır. Dünya giderek daha yapay, giderek daha yabancılaştırıcı bir hale geldi diye tekrarlanıp duruluyor dört bir yanda! Fakat iki şey ille de birlikte gelişmez. Yapaylık ve yersizyurtsuzlaşma belki günümüzde özgürleştirici bir arzunun en güvenilir iki değeridir! Ve doğaya, yüzlerin ve manzaraların kesinliğine yapılan referanslar belki de egemen anlam sistemlerinin en sinsi müttefikleridir, çünkü bu sistemleri kayıp bir geçmişe ve çıkmaz haldeki hayali yerliyurtlulaştırmalara uyumlu kılarlar! Aslında, göstergeler, şeyler ve socius arasında var olabilecek gerçek üretken ilişkiler, bizim “her günkü anlamlandırmalarımız”ı doğuranlarla aynı tür mercilerden, iktidarın vasatlaştırıcı teşebbüslerini ve temsilcilerinin yeterliliğini dayandırdığı mercilerden geçmez. Bedenin göstergeleri, tıpkı bilim ve sanatların göstergeleri gibi, ancak egemen yinelenmeler sisteminden şu ya da bu biçimde sıyırtmak koşuluyla pragmatik bir etkiye erişirler. Bizim saptamaya çalıştığımız şey, sadece öznel temsil işlevleri düzeyinde değil, gerçek üzerindeki çalışmaları düzeyinde de ele alınan bu gösterge makinelerinin, bireysel, ailevi, devletsel vb. yerliyurtluluklarla ilgili iktidar değerlerini fiilen bozduğu ve katmanlaşmış yapılardan ziyade, insanaltı eklemlenme kuantumlarından, potansiyellik sistemlerinden oluşan bir tür moleküler semiyotik enerjiyi seferber ettiğidir. Diyagramlaştırma mefhumuyla daha sonra sınırlarını belirlemeye çalışacağımız şey bu süreçtir.
s.70—71
Félix Guattari
Kaçış Çizgileri
Türkçesi: Işık Ergüden
Otonom Yay.
YOKLUK. Sevilen nesnenin yokluğunu —nedeni ve süresi ne olursa olsun— sergileyen ve bu yokluğu bırakılmışlık deneyimine dönüştürmeye yönelen her türlü dil oluntusu.
1. Sevgilinin uzaklığı üzerine çok lied'ler, çok ezgiler, çok şarkılar vardır. Gene de bu beylik betiyi Werther'de bulamayız. Nedeni basittir: burada, sevilen nesne (Charlotte) yerinden kımıldamaz; yalnızca, bir ara, aşık özne (Werther) uzaklaşır. Ama yalnız ötekinin uzaktalığı söz konusudur: giden ötekidir, kalan ben. Öteki sürekli gidiş, yolculuk durumundadır; iççağrısı gereği, göçebedir, kaçıcıdır; ben, seven kişi, karşıt iççağrı gereği, oturganım, kımıldamam, hazır durumda, bekleme durumundayım, acı içinde, öyle oturmuşum, garın yitik bir köşesinde bir paket gibi. Aşkta uzaktalık yalnızca bir yönde işler, ancak kalan kişiden yola çıkılarak dile getirilir —giden kişiden değil: hep burada olan ben, ancak sen'in, sürekli uzakta bulunanın karşısında kurulur. Uzaklığı söylemek, öznenin yerinin ötekinin yeriyle değişemeyeceğini kesinlemektir, “Sevdiğim kadar sevilmiyorum,” demektir.
2. Tarihsel olarak, uzaktalık söylemini Kadın gerçekleştirir: Kadın oturgan, Erkek avcı, yolcudur: Kadın sadıktır (bekler), Erkek hovardadır (gezer, tavlar). Uzaktalığa biçim veren, onun düşlemini gerçekleştiren Kadın'dır, çünkü buna zamanı vardır; örgü örüp şarkı söyler; iplik eğiren kadınların şarkıları hem kımıltısızlığı (çıkrığın mırıltısı), hem uzaklığı söyler (uzakta, yolculuğun uyumları, denizin dalgaları, nal sesleri). Bunun sonucu olarak, ötekinin uzaklığından sözeden her erkekte, dişillik beliriverir: bekleyen ve bunun acısını çeken bu adam mucizemsi bir biçimde dişileşmiştir. Bir erkek cins değiştirdiği için değil, aşık olduğu için dişileşir. (Söylen ve ütopya: geçmiş, içlerinde dişilik bulunan öznelerindi, gelecek de onların olacaktır).
3. Bazı bazı, uzaklığa katlanabildiğim olur. O zaman “normal”imdir: “herkes”in “sevilen kişi”nin gidişine katlanma biçimine uyarım; çok erken alıştırıldığım şeye, annemden ayrı kalmaya katlanma eğitimine boyun eğerim — bu da, kaynağında, (çıldırtıcı demeyelim) acılı olmaktan çıkmaz. Sütten kesilmiş özne gibi davranırım; beklerken, ana memesinden başka şeylerle de beslenmesini bilirim.
Katlanılan bu uzaktalık unutuştan başka bir şey değildir. Arada bir, sadık değilimdir. Canlı kalmanın koşuludur bu; öyle ya, unutmasaydım, ölürdüm. Arada bir unutmayan kişi ölçüsüzlük, yorgunluk ve bellek geriliminden ölür (Werther gibi).
(Çocukken, unutmazdım: Anne'nin uzakta çalıştığı, sonu gelmez bırakılmışlık günleri; akşam, Sèvres-Babylone otobüs durağında onu beklemeye giderdim; art arda geçerdi otobüsler, hiçbirinde olmazdı.)
4. Bu unutuştan çabucak uyanırım. Çabuk çabuk, belleği, kargaşayı yeniden kurarım. Bedenden (alışılmış) bir sözcük gelir, uzaktalığın coşumunu söyler: iççekmek: “bedensel varlığın arkasından iççekmek”: erdişinin iki yarısı birbirinin ardından iççeker, sanki her soluk eksikmiş de ötekiyle karışmak istiyormuş gibi: iki imgeyi tek bir imgede eritmesi bakımından kucaklaşma imgesi: sevgilinin yokluğunda, acı bir biçimde, kuruyan, sararan, bükülen bir kopuk resim'im.
E.B.: mektup.
DIDEROT: “Getir dudaklarım da / Ağzımdan çıkınca / Ruhum sana geçsin” (Romansımsı şarkı).
(Nasıl, nesne burada olsa da, olmasa da, istek her zaman aynı değil midir? Nesne her zaman uzakta değil midir? Kendinden geçme bir değildir; iki sözcük vardır: Pothos, burada olmayan varlığa duyulan istek, bir de Himeros, buradaki varlığa duyulan istek, daha yakıcısı.)
5. Uzaktakine uzaklığının söylemini söylerim durmamacasına; doğrusu görülmedik bir durumdur bu; öteki gönderge olarak uzakta, seslendiğim varlık olarak buradadır. Bu görülmedik çarpıklıktan, bir tür katlanılmaz buradalık doğar; iki zaman arasında, gönderge zamanıyla söyleyim zamanı arasında sıkışıp kalmışım: gittin (bundan yakınıyorum), buradasın (sana seslendiğime göre). Şimdiki zamanın, bu zor zamanın ne olduğunu anlarım o zaman: arı bir kaygı parçası.
Uzaklık sürer, katlanmam gerekir. Öyleyse onu kullanacağım: zamanın çarpıtılmışlığını gidiş gelişe dönüştürecek, uyum üretecek, dilin perdesini açacağım (dil uzaklıktan doğar: çocuk kendine bir makara yapmıştır, atar, yakalar, böylece annenin gidişine ve dönüşüne öykünür: bir örnekçe yaratılmıştır). Uzaktalık (ayrılık) etken bir uygulama, bir yoğun uğraşı olur (başka bir şey yapmamı engeller); çok işlevli bir düşlem yaratımı söz konusudur (kuşkular, serzenişler, istekler, hüzünler). Bu dilsel sahneleme ötekinin ölümünü uzaklaştırır: derler ki, çocuğun annesini daha uzakta sandığı dakikayla şimdiden ölmüş olduğunu sandığı dakikayı kısacık bir an ayırır birbirinden. Uzaktalıkla oynamak, bu anı uzatmaktır, ötekinin uzaktalıktan dosdoğru ölüme düşeceği anı geciktirebildiğince geciktirmektir.
6. Yoksunluğun betimi “Buradalık” olabilirdi (ötekini her gün görürüm, gene de yoksunumdur ondan: nesne buradadır, gerçekten buradadır, ama imgelemde, benim için eksikliğini sürdürür). İğdişliğin betimi de “Kesintililik” olabilirdi (ötekinden biraz ayrılmaya “ağlamadan” boyun eğerim, ilişkinin yasını yüklenirim, unutmasını bilirim). Uzaktalık yoksunluk betisidir; aynı zamanda hem arzular, hem gereksinim duyarım. Arzu gereksinime çarpıp ezilir: aşkın saplantılı olgusudur bu.
(“Arzu orada, ateşli, sonrasız; ama Tanrı ondan daha yukarıda ve Arzu’nun yukarıya uzanan kolları tapılan doluluğa hiçbir zaman ulaşmaz.” Uzaktalığın söylemi iki resim-harfli bir metindir: bir Arzu’nun kalkan kolları vardır, bir de Gereksinim’in uzanan kolları. Kalkmış kolların fallussal imgesiyle uzanan kolların bebeksel imgesi arasında gidip gelir, bocalarım.)
7. Tek başıma bir kahveye girip oturuyorum; gelip selamlıyorlar beni; çevremin dolduğunu, arandığımı, pohpohlandığımı görüyorum. Ama öteki yok; beni bana pusu kuran bu kibar çevre hatırseverliğinin kıyısında tutması için onu içime çağırıyorum. İçine kaydığımı duyduğum baştan çıkarma çılgınlığına karşı onun “gerçeğine” (içimde uyandırdığı gerçeğe) sığınmak istiyorum. Kibar çevre yaşamımdan ötekinin uzaktalığını sorumlu tutuyorum: onun koruyuculuğunu, onun dönüşünü istiyorum: öteki görünsün, çocuğunu almaya gelen bir anne gibi, beni bu kibar çevre ışıltısından, bu kasılmadan çekip çıkarsın, aşk dünyasının “dinsel içli dışlılığını, ağırbaşlılığını” geri versin bana.
(X... bana aşkın kendisini kibar çevre davranışlarından; ahbap çevrelerinden, hırslardan, yükselmelerden, ayak oyunlarından, birleşmelerden, ayrılmalardan, rollerden, iktidarlardan koruduğunu söylüyordu: aşk onu toplumsal bir artığa dönüştürmüştü, buna seviniyordu.)
8. Bir Buddha koanı şöyle der: “Usta, öğrencinin başını uzun zaman suyun altında tutar; yavaş yavaş su kabarcıkları seyrekleşir; son anda, usta öğrenciyi çıkarıp yeniden canlandırır: gerçeği, havayı istediğin gibi istediğin zaman, evet, işte o zaman bileceksin onun ne olduğunu.”
Ötekinin yokluğu başımı suyun içinde tutuyor; yavaş yavaş, boğuluyorum, havam azalıyor: bu boğulmayla “gerçeğimi” yeniden kuruyor ve aşkın Başaçıkılmazlığı’nı hazırlıyorum.
s.20—24
Roland Barthes
Bir Aşk Söyleminden Parçalar
Türkçesi: Tahsin Yücel
Metis Yayınları
Walser genellikle bir kazazedenin, romantik düşsel bir hayal gücünün bakış açısından yazar. “Kleist in Thun” (1913) [Kleist Tune'da], hem bir otoportre hem de intihar etmeye yazgılı romantik dehanın zihinsel manzarasında güvenilir bir tur, Walser'in kıyısında yaşadığı sarp kayalıkların tasviridir. Son paragraf, işkence eden geçişleriyle, edebiyatta bildiğim en muazzam zihinsel yıkım öyküsünü mühürler. Fakat hikâyelerinin ve kısa piyeslerinin çoğu bilinci eşikten geri getirir. “Nervous”ta [Asabi] (1916) birinci tekil şahsın ağzından konuşan Walser, “nazik ve kibarca birazcık eğlendiğine” dair bizi temin eder. “Sızlanmalar, sızlanmalar, insan hem sızlanmalı hem de onlarla yaşayacak cesareti olmalı. Yaşamanın en güzel yolu budur. Kimse birazcık tuhaf olmaktan korkmamalı.” Öykülerin en uzunu, “The Walk” [Yürüyüş] (1917), yürüyüşü lirik bir hareketlilik ve yaradılıştan ayrılma, “özgürlük sevinciyle” tanımlar; karanlık ancak sonunda gelir. Walser'in sanatı, depresyon ve korkuyu (genellikle) kabullenmek -ezmek, hafifletmek, amacıyla üstlenir. Bunlar, yerçekimi ile ilişkisi hakkında hem fiziksel hem de karakter anlamında, kendi kendine yaptığı neşeli olduğu kadar da kasvetli konuşmalardır: Yerçekimine karşı yazmak, hareketin ve deri değiştirmenin övülmesi, ağırlıksızlık; dünyada bilinçli bir şekilde yürümenin, umutsuzlukla parlayan “hayat zerrelerinin” tadını çıkarmanın betimlemeleri.
s.123—
Susan Sontag
Vurgulanan Yer
Türkçesi: Filiz Çakır
Everest Yayınları
Sonu Gelmez Soru
Bir kez daha Sonu Gelmez Sorumu soruyorum kendi kendime. Yaratma ânını benim için öylesine güç kılan nedir? Şu anda oturup kafamda tümü de yazılmış, tümü de hazır öykülerin bazılarını yazsam, günlerce sürer. Öylesine çok öykü var ki. Oturup kafamda evirip çeviriyorum onları, bitkinliğimi yensem, elime kalemi alsam (sözcük bakımından öylesine kusursuzlar ki) kendi kendilerini yazar bu öyküler. Ama eyleme geçme sorunu bu. İçinde yazacak bir yerim, üstünde yazacak bir masam yok - sandalye rahat değil - gene de şu anda yakınırken bile, içinde yazacağım yer buymuş, üstünde oturacağım sandalye buymuş gibi geliyor bana. Peki, yazmak istemiyor muyum? Tanrım! Tanrım! Tek dileğim -tek mutlu işim- bu. Daha dün düşünüyordum - şu andaki sağlık durumum bile büyük bir kazanç benim için. Her şeyi öylesine zengin, öylesine önemli, öylesine özlenir kılıyor ki... İnsanın bakış açısını değiştiriyor.
...İnsan, küçük, hasta, uzaklarda bir yatak odasındayken, dışarıda olup biten her şey olağanüstüdür... Alors* ben hep o uzak yatak odasındayım. Bu kez Londra'da, yalnızca olağanüstü -inanılmaz güzellikteki şeyleri görmemin nedeni bu mu?
* (Fr.) işte (Ç.N.)
s.156—
Katherine Mansfield
Bir Hüzün Güncesi
Türkçesi: Şadan Karadeniz
Can Yayınları
“…insan, küçük, hasta, uzaklarda bir yatak odasındayken, dışarıda olup biten her şey olağanüstüdür.”
K. Mansfield bunu, “yaratma anını kendisi için öylesine güç kılan şeyin” ne olduğunu sorduğu sıralarda söylüyor.
Kafamda evirip çevirdiğim o kusursuz cümlelerin, basit, hastalıklı, durmadan sorun yaratan bir aygıtın içinde dolaşıp durması ve bir biçimde o kağıda, o ekrana taşınabilmesi için birçok şeyin yolunda gitmesini beklemem…
“İçinde yazacak bir yerim, üstünde yazacak bir masam yok, —sandalye rahat değil” dediği, bedenimin önceden sahip olduğu fakat şimdilerde aksadığını bildiğim yerde, evet, oturacağım sandalye o, sözcüklerin bir şey olacağı masa da öyle. İşte sözgelimi olağanüstü görünen cümleler kendine bir kusma kanalı yaratamadığında, bunun gerçekleşebilmesi için ihtiyaç duyduğu ve basit, hastalıklı, durmadan sorun yarattığını düşündüğü bedeninin olağanüstü taraflarını görmeye başlıyor.
Aslında şu anki sağlık durumumun bir kazanç, penceresinden baktığım manzaranın güzel, yaşadığım evin sıcak, “güneş ışınlarının kadife gibi sardığı” odamın büyük olduğunu düşünmeye başlamam.
Yani bedenlerin, taşların ve şehirdeki yüksek kontrastın o alaycı ve fakat olağanüstü cümleleri asıl yaratan olması… Konu başlığı da şöyle: Tanrı’nın ince bir mizah duygusu var.
Acı Çekmek.
Bunun itirafım olarak kabul edilmesini isterdim.
İnsanın acı çekmesinin sınırı yoktur. “Artık denizin dibine değdim, artık daha derinlere inemem,” diye düşündüğünde, insan daha derinlere iner. Böylece sonsuza dek sürer bu. Geçen yıl İtalya'da şöyle düşünmüştüm: Bir adım ötesi ölümdür. Ama bu yıl öylesine çok daha korkunç geçti ki, Casetta' yı (bundan sonra beni terk eden kadın olarak anılacak) sevgiyle düşünüyorum şimdi! Acı çekmenin ucu bucağı yoktur, sonsuza dek sürer gider. Sonsuz işkencedir; bir sancıdır. Bedensel acı çocuk oyuncağıdır. İnsanın göğsünün kocaman bir taşla ezilmesi - insan gülebilir buna!
Acının üstesinden gelinebileceğine olan inancımın bir izini bırakmaksızın ölmek istemiyorum. Çünkü inanıyorum buna. Ne yapmalıyım? Jack'in, “ötesine geçmek” dediği şey söz konusu olamaz. Yapay bir şey bu.
Boyun eğmeli kişi. Direnmemeli. Kabullenmeli acıyı. Ezilmeli altında. Tam anlamıyla kabul etmeli. Yaşamın bir parçası kılmalı onu.
Yaşamda, gerçekten kabul ettiğiniz her şey bir değişikliğe uğrar. Böylece acı da sevgiye dönüşmeli. Gizem burada. Yapmam gereken şey bu. Boşa çıkan kişisel sevgiden daha büyük sevgiye geçmeliyim. Ona verdiğimi yaşamın bütününe vermeliyim. Şu andaki acı geçecek - öldürmezse eğer.
Sürmeyecek.
s.242—
Katherine Mansfield
Bir Hüzün Güncesi
Türkçesi: Şadan Karadeniz
Can Yayınları
Sylvia Plath ölümden çok düş-gücünün, yazarlık yeteneğinin tükenmesinden korktuğunu söyler: “Gökyüzünün sıradan pembe, çatıların sıradan kara olduğu, düş gücünün öldüğü bir dünyada yaşamak onca ölümün ta kendisidir.”
s.180—
Tomris Uyar
Tanışma Günleri / Anları
(1989 / 1995)
Can Yayınları
Nasıl koşullandırılmış bir yer burası! Kitapların üzerine eğilmiş yüzlerce surat, pervaneler vızıldıyor, düşüncenin eşiğinde zamanı dövüyor. Bu bir kâbus. Güneş falan yok. Sadece süregelen bir devinim var. Kendimi rahat bırakırsam, içime dönüp düşünürsem eğer, aklımı kaçırırım.
s.25—
Sylvia Plath
Günlükler
Türkçesi: Merve Sevtap Ilgın
Kırmızı Kedi Yayınevi
——
Nasıl bir koşullama merkezi burası! Yüzlerce yüz, kitapların üstüne eğilmiş, vantilatörler vınlıyor, düşüncenin kıyısı boyunca tempo tutuyorlar. Bir karabasan bu. Güneş yok. Sürekli bir devinim var yalnızca. Duracak, içimi düşünecek olsam çıldırırım.
s.35—
Sylvia Plath
Bütün Günceleri
Türkçesi: Şadan Karadeniz
Oğlak Yayınları
——
Daima hareket halinde ve mutlu olmak ile içime dönerek pasif ve hüzünlü olmak arasında bir tercih yapabilirim. Ya da bu ikisi arasında sekerek aklımı yitirebilirim.
(Bu çevirinin nerede geçtiğini bilmiyorum.)
Kimlik sorulunca
tren saatlerine bakmak
ya da para ödemek için
cüzdanımı açınca
yüzün çıkıyor karşıma.
Çiçek tozları
dağlardan yaşlı
Aravis daha genç
dağlar kadar dayanıklı.
Çiçek tohumları
hep saçılacak
ama Aravis yaşlanacak
tepelerle yaşıt olacak.
Kalbin cüzdanında
bir çiçek o kuvvet
bizleri yaşatan
dağları yıpratan.
Ve yüzlerimiz, kalbim, fotoğraflar kadar kısa ömürlü.
s.11—
John Berger
Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü
Türkçesi: Zafer Aracagök
Metis Yayınları
Romancıların ya da kahramanlarının bitmiş aşklarını irdelemeleri okur için çok dokunaklı olmakla birlikte ne yazık ki epeyce yapaydır. Geçmiş aşkımızın muazzamlığıyla şimdiki kayıtsızlığımız arasındaki, yüzlerce somut ayrıntı -konuşma sırasında hatırlanan bir ad, bir çekmecede bulunan mektup, bizzat söz konusu kişiyle karşılaşma, hatta deyim yerindeyse ona sonradan sahip olma- sayesinde bilincine vardığımız tezat bir sanat eserinde bizi kahrettiği, gözyaşlarımızı zor tuttuğumuz halde hayatta aynı tezatı duygusuzca saptarız; çünkü şimdiki ruh halimize kayıtsızlık ve unutuş hâkimdir, sevgilimiz ve aşkımız artık bize olsa olsa estetik açıdan hitap eder ve aşkla birlikte dert de, acı çekme yetisi de yok olmuştur. Dolayısıyla bu tezatın dokunaklı hüznü sadece manevi bir gerçektir. Yazar tezatı tasvir ettiği tutkunun sonuna değil başına yerleştirse psikolojik bir gerçeklik haline de gelebilirdi.
Zaten hayatta birçok kez birini sevmeye başladığımızda, o sırada onun haricindeki bütün kadınlara karşı ne kadar kayıtsızsak, zamanı geldiğinde düşüncesi bize hayat veren kadına da o kadar kayıtsız kalacağımızı tecrübemiz ve sağgörümüz sayesinde -aşkının ebedi olduğu duygusuyla, daha doğrusu yanılgısıyla dolu olan kalbimizin itirazlarına rağmen– biliriz... Adını duyduğumuzda sancılı bir haz yaşamayacağımızı, el yazısını gördüğümüzde ürpermeyeceğimizi, onunla sokakta karşılaşabilmek için yolumuzu değiştirmeyeceğimizi, onunla heyecanlanmadan buluşacağımızı, hezeyana kapılmadan ona sahip olacağımızı biliriz. O zaman bu su götürmez öngörü, onu sonsuza dek seveceğimiz yolundaki saçma ve güçlü önseziye rağmen bizi ağlatacaktır; aşk ise, yine üzerimize sonsuz gizemi ve hüznüyle bir güneş gibi doğmuş olan aşk, ızdırabımızın karşısına garip ve derin ufkunun bir bölümünü, efsunlu yalnızlığının bir kısmını koyacaktır...
s.149—150
Marcel Proust
Hazlar ve Günler
Türkçesi: Roza Hakmen
YKY
3.
Kişinin yaşamının anlamı herzaman 'yanında' değildir — 'uzaklaşır' bazen...
Yaşamının anlamı 'uzağında'yken, kişi, bunu kendine unutturacak 'meşgale'ler bulur: çünkü yaşamının anlamının 'uzak' olduğu bilincini sürekli canlı tutmak, dayanılmazdır.
Dayanamadığı bir şey de olabilir, anlamı, yaşamının, kişinin——
Dayan
ama
dığı
bir şey...
4.
Yaşam hep 'burada' yaşanır — kişi nerede olursa olsun, hep 'biryerde'dir; ama, yaşamının anlamı pek ender durumlarda 'orada' bulunur, çok kısa anlar için 'oraya' gelir.
Gelip-giden bir şeydir, anlamı, yaşamının, kişinin.
5.
Kişinin yaşamının anlamı, huzurlu uyuduğunu bildiği bir kişinin varlığından yansır: onun, orada; şu anda, yanında olmasa da, rahat olduğunu bilmek...
Böylece, kişinin yanında olmadığı zamanlarda bile, huzur da verebilir, anlamı, yaşamının, kişiye.
s.68—69
Oruç Aruoba
Olmayalı
Metis Yayınları
Şimdi çabucak ve hiç korkmadan ve sadece birkaç saniye daha ciddiyetinizi korumanızı istiyor ve titreyen sesimizle çok uygunsuz bir iddiada bulunuyoruz.
Aşk narsisizme... göz yumar.
Burada duraklıyoruz, sözcüklerin üzerinde durmamanızı rica ediyoruz, sözcüklerin sizi öfkelendirmesine izin vermeyiniz; korku içinde tir tir titreyerek iddiayı bir basamak yükseltiyoruz.
Aşk narsisizm ister.
Hemen karar vermeyin, bizi sonuna kadar dinleyin. Sizi kızdıracak terimlerden sakınacağız. Utana sıkıla dile getirdiğimiz bu şeylerin ne kadar ayıp olduğunu bizden daha iyi kimse bilemez. Bu nedenle dizlerimizin üzerine çöküyoruz, önce sağ dizimizle başlıyoruz, sonra bedenimizi tüm içtenliğimizle eğiyoruz; bu çok yönlü ve saygın diz çökme pozisyonunun ortasında bizi suçlamadan önce biraz sabretmeniz için size yalvarıyoruz. Aslına bakarsanız her yerde ciddiyet olması için duacıyız. Etrafımızda ciddi bir ortam olduğunu düşünüyoruz. Hiçbir şekilde sizi kandırmak amacını taşımıyoruz, sizi sadece ikna etmek istiyoruz. Ve hangi ciddiyet, ne kadar isterse istesin, genelleme karşısında, o batılı boğa ve onun son böğürtüsü karşısında kanıt olabilir? Eğer işin sonuna kadar kasti bir: credo quia absurdum, ut intelligam* ile biraz olsun idare edebilirseniz, yanaklarımız kızarmaktan, hem de nasıl kızarmaktan inanamazsınız ve dudaklarımız sinsi konuşmalardan kurtulacaktır. Sizin (ve sizin) sadece bir paragraflık boşluk süresince (bir sürü boşlukla dolu koskoca bir kitapta tek bir boşluk istiyoruz, çok mu fazla?) düşmanlıkları durduracağınıza ve eğlence hakkınızdan vazgeçebileceğinize güvenebilirsek eğer, o zaman biz de silahlarımızı indirecek ve söylememiz gereken şeyi söyleyerek nasıl hiçbir fikrimizin olmadığını, biçem olmadan düşünmeye cesaret edemediğimizi, en azından terbiyeli bir şekilde ve içimizde yattığı kadarıyla açıklayacağız, çünkü bunun açıklanması gerekiyor, per fas et nefas.* Bu onur kırıcı bir başlangıç belki ama çuvala tıkılmış bir kedi gibi sinirli hissediyoruz kendimizi. Ve son bir ricamız daha var: Kaba tabirle çıkmaza girene kadar değil, iyice batana kadar cesaretimizin içine ettik dememize inanın: Aşk narsisizm ister, şunu ifade etmek istiyoruz: belirli bir durumda, muhtemelen, elbette, istisnai bir durumda, belli kalitede bir sevgi (onun tarafından anlaşıldığı ve uygulandığı şekliyle, eğer şöyle düşünmek işinize gelecekse bunu reddetmek bizim de işimize gelmez, dünyadaki bütün âşıklar arasında yalnızca ve yalnızca onun tarafından anlaşıldığı ve uygulandığı şekliyle) beraberinde belirli bir narsisist manevralar sistemini getirir. Bütün söylemek istediğimiz bu. Sadece bu. Bu öne sürmekten özenle kaçındığımız sancılı savdır, şimdi size yalvarıyoruz, eğer ışıkları söndürme nezaketini gösterirseniz, size bu alçakgönüllü iddiayı açıklayacağız.
*. (Lat.) İnanıyorum çünkü anlamsız, anlamak için inanıyorum. (ç.n.)
*. (Lat.) Ne pahasına olursa olsun. (ç.n.)
s.59—60
Samuel Beckett
Sıradan Kadınlar Düşü
Türkçesi: Hülda Öklem Süloş
Ayrıntı Yayınları