“Emrolunduğu gibi dosdoğru ol.” Ayeti benim için, “mızraklarının ucuna Kur’an takan tufeyliler gibi olma” demek.
Ayeti tam olarak bu şekilde içselleştirdiğim için yazıyorum, söylüyorum…
Sonra mailler, telefonlar gırla
“Aman kızım, bu kadar doğru olacak bir sen mi kaldın?”
Ayeti pankart olarak elinde taşıyanlarla kalbinde taşıyanlar karşı karşıya kısacası.
Yani “Kramer Kramer’e karşı”
Woody Allen gelsin de çeksin.
Modernite insanın utanç duygusunu yok etti. Çürüme tamamlanmak üzere. Ne ulusal ne de bireysel anlamda utanca dair bir emare kalmadı. Kelimenin tam manasıyla mağaraya geri döndük.
Evet, Spinoza mezarında ters döndü.
@RmznYaman10 Din korumaz uygulanan yasa ve yaptırımlar korur vıcdanla ahiret korkusu bir yere kadar tam adaleti uygula merhamet etme bak yapabiliyor mu
ABD donanma komutanı, İran tarafından Arap denizinde öldürüldü. 168 kız çocuğunun öldürülmesi emrini verenlerden biriydi.
Teşekkürler İran. @araghchi@mb_ghalibaf
Lozan Barış Andlaşması’nın 6. ve 12 ila 16. maddelerine göre; Türkiye Cumhuriyeti’nin Ege kara sınırlarından denize doğru 3 deniz mili, yani 5,56 kilometre içinde kalan ve bu Andlaşmada Yunanistan’a bırakıldığına dair açık hüküm bulunmayan tüm ada, adacık ve kayalıklar Türkiye Cumhuriyeti’ne aittir. Ege’de karasuları sınırı da 6 deniz mili, yani 11,11 kilometredir.
KUR'AN "SESLENDİRMEK" NE DEMEKTİR?
Kur’an’ı hiç anlamadan, sadece Arapça olarak seslendirmek ne demektir?:
1-Harfleri ve sesleri Kur'an'ın anlam gözelerine tıkaç yapmaktır.
2-Kur'an'ın sözünü Kur'an'ın ağzına tıkmaktır.
3-Kur'an'ın ağzını kapatmaktır.
4-Sesin karanlık kuyularında sözü boğmaktır.
5-Kur'an seslendirmek; Kur’an’ın anlamını ve maksadını katletmektir.
6-Kur’an seslendirmek; Allah’ın “oku” emrine apaçık ve yekten muhalefet etmektir.
7-Bir dili kutsal saymak ve evrensel bir beyan olan Kur’an’ı o dilin mensuplarıyla sınırlamaktır.
8-Sesi, sözün önüne; harfi, anlamın önüne; Mushafı, Kur’an’ın önüne; hıfzı, şuurun önüne; hafızı, Allah’ın önüne (haşâ) geçirmektir.
9-Kur’an’ı anlamadan telaffuz etmek, hayat kitabı olan bir kitabı hayatın dışına itmektir.
10-Bu türden bir okumayı kasıtlı olarak kutsallaştırmalarının sebebi, dinin pazarlanamayacak bir şey olduğunu saklamak, pazarlarına kesat gelmesini engellemektir.
11-Kur’an okumadan, Kur’an’ı hayata okumadan Kur’an’ın hayatlaşması, hayatlarımızın Kur’an’laşması mümkün değildir. Çünkü sesler, harfler, tomarlar, kâğıtlar Kur’an ile aramızda bir “cehennem” gibi durmaktadır!
Ve Müslümanlar bu cehennemi “cennet” zannetmektedir. Bu cehennemin yakıtı olan insanların emeklerinden din satıcıları kendilerine dünya cennetleri kurmaktadır.
Kur’an’ın bir derdi vardır: Anlaşılmak! Okumaktan kasıt da budur.
Ramazan Yaman
https://t.co/tgwPdeqlTg 'a destek vererek fikri ve fiili mücadeleme, iyilik mücadeleme katkı yapabilirsiniz.
Eylem emrini şarkıya dönüştürmek
Gümünüz plaza dünyasından bir alegori
Büyük bir metropolün göbeğinde cam kulelerden birindeyiz. Şirketimiz küresel ölçekte operasyon yürüten, her adımında inovasyon vurgusu yapan dev bir teknoloji şirketi ve yazılım ajansı olsun.
Bir pazartesi sabahı tüm çalışanların iletişim kanallarına CEO'dan Global kültür ve operasyonel manifesto başlıklı acil bir iç iletişim maili düşer. Mailde şirketin kriz döneminden çıkması ve verimliliği artırması için 5 temel direktif listelenir:
- Mühendislikte sıfır hata ve temiz kod mimarisine geçilecek, sistemler ayıklanacak.
- Müşteri ilişkilerinde empati ve dürüstlük en üst düzeyde tutulacak. Her çarşamba pazarlamadan ARGE'ye, finanstan lojistiğe tüm ekip liderleri masalarından kalkacak ve sahaya inecekler. Birebir görüşmelerle ürünün kullanıcıya nasıl ulaştığını fiziken gözlemleyecek. Gözlem notları her cuma genel paylaşım klasörüne yüklenecek.
- Kaynak israfı tamamen önlenecek, bütçe optimize edilecek.
- Departmanlar arası ego çatışmaları bitecek, kolektif akıl hakim olacak.
- Her çalışan kendi kişisel gelişiminden ve adil iş bölümünden sorumlu olacak.
CEO genel şirket toplantısı yayınında şunu söyler: Arkadaşlar bu ilkeler bizim kurtuluş reçetemizdir. Bunları iş hayatınızın merkezine koyun.
Bu duyurunun ardından plazada çok tuhaf bir grup türer. Bu insanlar kendilerine verilen bu 5 direktifi alıp kod yazmak, bütçe yönetmek veya müşteriyle ilgilenmek yerine kelimesi kelimesine mesajı ezberlemeye başlarlar.
Üstelik işi bir adım ileri götürürler. Plaza jargonuna uygun, hafif elektronik, ritmik bir beste yaparlar. Günde tam 5 kez açık ofisin ortasında, lounge alanlarında veya kahve otomatlarının önünde toplanırlar. İçlerinden biri melodik bir sesle CEO'nun mailini ezberden okumaya başlar, diğerleri de nakarat eşliğinde el çırparak ve ıslık çalarak bu direktifleri yüksek sesle tekrar ederler:
"Sıfııır hataaa, temiiiiz kooood... CEO'muz çok yaşaaaa... İsrafa hayııır, adaletliii iş bölümüne eveeet..."
Rasyonel dünyada yani aklını kullananların oluşturduğu piyasada bu garip gruba nasıl davranılır? Şirket ekosistemi bu duruma nasıl tepki verir?
İnsan kaynakları önce durumu anlamaya çalışır, çünkü oldukça gariptir. Ancak günler geçtikçe bu grubun sadece şarkı söylediğini geride ise birikmiş yüzlerce yazılım hatası, patlamış bütçeler ve ilgilenilmemiş müşteriler bıraktığını görürler. Verilen iş tanımlarını yerine getirmedikleri için bu garip grup hakkında hemen performans iyileştirme planı'nı devreye alırlar.
Plazada direktifleri alıp gerçekten uygulamaya çalışan yazılımcılar da vardır. Reel olarak çalışan yazılımcılar, tasarımcılar ve operasyoncular bu garip grubu tam bir ayak bağı ve akıl tutulması olarak görür. Ofiste yanlarından geçerken yollarını değiştirirler. Çünkü bu grup şirketin ilkelerini en çok ezberleyenlerin kendileri olduğunu iddia ederek gerçekten iş üreten insanlara üstten bakmaya başlamıştır.
Şirketin ilkelerini ezberleyip şarkı besteleyen ama tek bir satır kod yazmayan bu ekip ilk çeyrek performans değerlendirmesinde tazminatsız olarak işten kovulur. Çünkü modern plaza dünyasında rasyonel akıl işler ve çıktıya, ürüne ve eyleme bakılır.
Böyle bir şeyi modern dünyada hiçbir rasyonel akıl kabul edemez. Bir yöneticinin önüne gidip efendim, bana verdiğiniz görevleri yapmadım ama attığınız mailin metninden harika bir beste oluşturdum, her gün 5 kere ofiste avazım çıktığı kadar bağırarak sözlerinizi size geri okuyorum demek ileri düzey kurumsallaşmış bir aptallığın ve absürtlüğün zirvesidir.
Şimdi kamerayı plazadan çıkaralım ve makro evrendeki en büyük illüzyonla birleştirelim.
Plaza hikayesinde çalışanların yaptığı şey bize ne kadar absürt, ne kadar ileri düzey bir aptallık gibi gelse de günümüz din simülasyonunda ilginç bir şekilde milyarlarca insan aslında aynı şeyi yapmaktadır.
Evrenin yaratıcısı insanlığa bir manifesto ve direktifler reçetesi göndermiştir, adil olun, yetim hakkı yemeyin, aklınızı kullanın, evreni gözlemleyin, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın, Kuran'ı öğrenin ve öğretin, Kuran ilkelerini yaygınlaştırın, en yakınınızın aleyhine de olsa adaletten yana olun, ey yöneticiler efendiliğe soyunmayın, gelirleri adil paylaştırın, şurayı yaygınlaştırın, liyakati ön plana alın.
Peki modern dindar ne yapıyor? Bu direktifleri hayatına uygulamak, toplumunu düzeltmek veya adaleti sağlamak yerine o metni alıyor, en güzel melodilerle, makamlarla, günde 5 vakit ezberden yaratıcıya geri okuyor ve melodik bir ritüele dönüştürmenin kendisini kurtaracağını sanıyor. Tıpkı plazada kovulmayı bekleyen o tuhaf grup gibi.
Aptallık felsefesinin otorite isimleri bu durumu nasıl değerlendiriyor bir bakalım:
Ekonomi tarihçisi Carlo Cipolla, İnsan Aptallığının Temel Yasaları adlı eserinde aptal insanı şöyle tanımlar: Kendisine hiçbir fayda sağlamadığı gibi etrafındaki insanlara ve sisteme de zarar veren kişidir.
Yaratıcının direktiflerini sadece melodik bir ses çıkarma aracına dönüştüren insan ne kendi ahlakını geliştirebilir ne de dünyaya adaleti getirebilir. Üstelik ritüeli öze tercih ettiği için toplumsal çürümeye yol açar. Cipolla'ya göre bu farkındalık yoksunluğu toplumu çöküşe götüren en tehlikeli aptallık türüdür.
Robert Musil Aptallık Üzerine adlı ünlü konferansında aptallığı ikiye ayırır: Biri basit, dürüst aptallıktır, diğeri ise yüksek düzeyde, entelektüel ve kurumlaşmış aptallık.
Musil der ki, bu yüksek aptallık türü genellikle yüksek bir düzen duygusu, törensel ritüeller ve otoriteye sığınma ile kendini gösterir.
Mesajı anlamak ve uygulamak sorumluluk gerektirir. Ama onu kutsal bir kaba koyup, üzerine örtüler örtüp, sadece belirli ritmik kurallarla ezberden okumak Musil'in bahsettiği o yüksek düzeyde ve organize edilmiş aptallığın yeryüzündeki en net prototipidir.
Erasmus ise din adamlarının ve toplumun düştüğü bu trajediyi yüzyıllar öncesinden alaya almıştı. Dini pratiklerin sadece şekilden ibaret kalmasını eleştirirken insanların metnin özünü unutup kelimelerin büyüsüne kapılmasını delilik veya bilerek seçilen bir körlük olarak görmüştü. Erasmus'a göre Tanrı'nın kelamını sadece dille tekrar edip kalbi ve aklı bundan mahrum bırakmak tanrısal olanla dalga geçmekti.
Batı felsefesinde ise konuyu en net bağlayan isim hiç şüphesiz Alman nazizmine karşı duran teolog Dietrich Bonhoeffer'dir. Nazi rejiminin kötülüğünü analiz ederken gördüğü şey kötülüğün kaynağının kötü insanlardan çok iyi ve doğru olanı papağan gibi tekrar ederken özünü kavramayan ve uygulamayan aptallar olduğudur. Bonhoeffer şöyle der: Aptallık entelektüel bir kusurdan çok ahlaki bir kusurdur. Aklını kullanmayı reddetme ise iradi bir tercihtir.
Plazadaki patron sözlerini sadece besteleyip iş üretmeyen personeli kapının önüne koymakta tereddüt etmez. Çünkü rasyonel bir sistem sadece faydaya ve performansa bakar. Allah ise mühlet verir. Bu ne kadar kıymetlidir öyle değil mi :)
Aslında kozmik sistem de hiç farklı değil. Kaynak kod çalıştırılması için verilmiştir, hayatı, toplumu, ahlakı ve dünyayı o koda göre inşa eden kazanır. Kılavuzu şarkı gibi okuyup görevini yerine getirdiğini zannedenler ise felsefe tarihinin en acınası, en aşağılayıcı ve en yüksek düzeyde aptallık nitelemesini sonuna kadar hak eder.
İş yaşamında aklını kullananlar nedense çok daha önemli olan kendi öz yaşamlarında akıllarını bir türlü aktive edemezler.
Son sözü aydınlanmanın en keskin sesi Immanuel Kant söylesin: Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olamama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olamayış durumu ise insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır.
Allah'ın kitabındaki akletmez misiniz? uyarısını duymayıp onu sadece bir melodi olarak okumak.. İşte bu kolektif aptallık Kant'ın tarif ettiği insanın kendi eliyle düştüğü en derin ergin olamama ve en vahim ahlaki aptallık halidir. Plazadaki koro ne kadar absürdse kutsal metni sadece melodilerde yaşatıp hayatın dışına iten anlayış da felsefi olarak o kadar trajiktir.
Akıl aktive edilmeden kişiler ve toplumlar asla düzelmeyecektir.
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
@tuba_uge Aziz İslam i emevi ritüellerinden sananlar adaletin vicdanin ezilenlerden yana değil emperyalist katil otoritelerden vahyin tabiri ile müstekbirlerin safında yer alanlar imani insanı ve adalet fikrini katlederler
@MehmetArdic_ Domuz bağı ile yüzlerce masum secde edemiyor ne olacak onun secde ettığı ilah zihninde rivayet kültürü ile oluşturduğu insansı ilah peki evrenlerin Rabbı bunun adaletini sağlayacaktır öyle yatma kalkma riyakarlıkla kendini kandırır