statüko, statükodur!
sadece kulak kabartanların gözlükleri değişiyor,
kemalist olunca "irtica" olarak gözüken,
abdestli muhafızlar marifetiyle olunca, "biatı eksik" görülüyor.
dönemler değişse de statükonun talebi değişmiyor.
her zaman biat istiyor,
değişen sadece kılıflar oluyor.
üzücü olan kemalistler yapınca "zulüm" olarak gözüken, muhafazakarlar eliyle yapılınca "hak" olarak alkışlanıyor.
süreç çok net aslında,
ya makbulsün, ya maktul!
elbette cemaatlere operasyon yok, sadece operasyon yapılan cemaatlerin "kıble problemi" var-mış...%&?!
Mevcut ceza hukuku, suçla kamu düzeninin de ihlal edildiği kabulünden hareketle af yetkisini devlete tanır. Benim hukuk anlayışıma göre ise affın ahlaki hakkı öncelikle suçtan zarar görene aittir. Terör gibi bütün toplumu hedef alan ve on yıllar boyunca müşterek hafızamızda ağır yaralar açan suçlarda ise bu iradenin sahibi toplumun kendisidir.
Bidayeti itibarıyla “toplumsal uzlaşma” iddiası taşıyan bir metinden bahsediyorsak, o uzlaşmaya imza atması gereken, onay vermesi gereken de bizzat toplumdur.
Referandum önerimin temelini de bu düşünceler oluşturmaktadır.
Cumhur İttifakı, DEM Parti, CHP ve Yeni Parti sürece açıkça destek verirken ve yasanın Meclisten geçeceği aşikârken, milletin hakemliğine müracaat etmekten imtina edilmesini, milletin hakemliği hususunda itiraz edilmemesini anlamlı bulmuyorum.
Benim için asıl hayal kırıklığı ise Birol Aydın Bey’in tavrıdır.
Milli Görüş, her şeyden önce hâkim kabullere karşı doğmuş bir itiraz hareketidir. Birol Aydın Bey de bu itiraz hareketinin içerisinde, kendi hareketinin yanlış fikir ve pratiklerine itiraz edebilen müstakil bir damarı temsil ediyordu.
Birol Aydın Bey’in genel insicamı, parti insicamını yahut başka siyasi mülahazaları gözeterek bu yasaya “evet” demiş olması benim açımdan ciddi bir hayal kırıklığıdır.
Hele bunu “Ey Saadet Partililer!” gibi bir retorikle yapması daha da üzücüdür.
Çünkü insan, herkesin itiraz ettiği yerde “hayır” diyenden ziyade, herkesin sustuğu veya aynı istikamete yöneldiği yerde itiraz edebilenden bir şey bekliyor.
Muteriz bir hareketin içerisinde muteriz bir damarı temsil eden bir öncünün, tam da itiraz edilmesi gereken yerde itiraz etmeden “evet” demesi; siyasi bir tercihten öte, benim için büyük bir kalp ve fikir kırıklığıdır.
Bazen mesele bir yasanın geçmesini engellemek değildir.
Mesele, geçeceğini bile bile tarihe bir itiraz şerhi düşebilmektir.
"Birbirimizi yenmiş olabiliriz ama birlikte küçüldük. Kurumlarımızı korumuş olabiliriz ama fikrimizi büyütemedik. Partilerimizi yaşatmış olabiliriz ama ilke ve prensiplerimizi Türkiye'nin geleceğini belirleyecek güçlü bir programa dönüştüremedik."
Buradan Millî Görüş geleneğinden gelen bütün vakıflara, derneklere, sendikalara, meslek kuruluşlarına, iş insanlarımıza, akademisyenlerimize ve yıllarını bu davaya vermiş bütün kardeşlerime de sesleniyorum.
Artık birbirimizi ölçmenin, tartmanın, geçmişte kimin kime ne yaptığını hesaplamanın zamanı değildir. Birbirimizi tamamlamanın zamanıdır. Oluşturulacak müşterek bir çalışma zemininde herkes taşın altına elini koymalıdır. Çünkü bugün karşı karşıya bulunduğumuz sorumluluk herhangi bir kurumun geleceğinden çok daha büyüktür. Mesele Türkiye'nin geleceğidir.
Fakat çağrımı burada bırakmak istemiyorum.
Görüşü millî olan bütün insanlara ve yapılara da sesleniyorum.
Sizler kendinizi “Millî Görüşçü” olarak tanımlamayabilirsiniz. Buna ihtiyaç da yoktur. Çünkü Millî Görüşçüler ile görüşü millî olanlar, birçok temel meselede aynı büyük gayenin insanlarıdır. Görüşü millî olan insan sadece bir partide bulunmaz. AK Parti'de olabilir, CHP'de olabilir, MHP'de veya başka bir siyasi partide olabilir; hatta hiçbir partiye mensup olmayabilir. Mesele parti rozeti değildir. Mesele, ülkenin ve milletin menfaatini şahsî ve kurumsal menfaatlerin üzerinde tutabilmektir.
O hâlde aramızdaki farklılıkların hangisinin esas, hangisinin teferruat olduğunu yeniden düşünmek zorundayız.
Çünkü mesele vatan meselesi olduğunda teferruatta boğulamayız.
Türkiye'nin yeniden büyük ve güçlü bir ülke hâline gelmesi için müştereklerimizi büyütmek zorundayız. Birlikten kuvvet doğduğu gibi, dağınıklıktan da zaaf doğar. Türkiye'ye yönelik dış baskıların ve ülkemizin bütünlüğünü, bağımsızlığını veya karar alma kabiliyetini hedef alabilecek senaryoların cesaret bulduğu zeminlerden biri de içerideki ayrışma ve müşterek irade eksikliğidir. Tarihimizde Sevr'in bıraktığı ağır hafıza bize en azından şunu öğretmiştir: Bir millet kendi içerisinde zayıfladığında, dışarıdan onun geleceğini biçimlendirmek isteyenler mutlaka ortaya çıkar.
Bu sebeple mesele sadece Millî Görüş'ün toparlanması değildir. Daha geniş bir millî müşterekler zemininin yeniden kurulmasıdır.
İşte bunun için yeniden istişareyi konuşmak zorundayız. Fakat göstermelik istişareyi değil, gerçek istişareyi... Başkalarının hazırlayıp önümüze koyduğu projeleri değil, kendi millî projelerimizi konuşmalıyız. Başkalarının Türkiye için çizdiği istikameti takip etmek yerine, Türkiye'nin kendi istikametini kendimiz belirlemeliyiz. Kimsenin dışlanmadığı, ötekileştirilmediği, “Sen bizden değilsin.” denilerek kapının dışında bırakılmadığı; şahısların değil fikirlerin konuşulduğu ve hakikatin birlikte arandığı bir istişare zemini oluşturmalıyız.
Çünkü müşterek akıl, herkesin aynı şeyi söylemesinden doğmaz. Müşterek akıl, farklı insanların aynı büyük sorumlulukta buluşabilmesinden doğar.
Bugün artık hiç kimsenin “Ben haklı çıktım.” deme lüksü yoktur. Çünkü sonuçta hepimiz kaybettik. Birbirimizi yenmiş olabiliriz ama birlikte küçüldük. Kurumlarımızı korumuş olabiliriz ama fikrimizi büyütemedik. Partilerimizi yaşatmış olabiliriz ama ilke ve prensiplerimizi Türkiye'nin geleceğini belirleyecek güçlü bir programa dönüştüremedik.
İşte gerçek muhasebe budur.
Şimdi yapılması gereken, geçmişte kimin haklı olduğunu ispatlamak değil, gelecekte neyi birlikte başarabileceğimizi ortaya koymaktır.
Gelin yeniden birbirimizi dinleyelim. Yeniden istişare edelim. Yeniden müşterek aklı inşa edelim. Millî Görüşçüsüyle, görüşü millî olanıyla, bu ülkenin geleceğini dert edinen herkesle yeniden büyük hedeflere yürüyelim.
Çünkü artık ayrılık yalnızca bir tercih değildir.
Ayrılık artık bir zafiyettir.
Ve unutmayalım: Tarih bazen milletlere çok kısa zaman aralıkları tanır. O fırsat kaçırıldığında geriye pişmanlık kalır; fakat aynı f��rsat bir daha geri gelmeyebilir.
Prof. Dr. Mete Gündoğan
Milli Görüş’ün bugün sergilemesi gereken duruş, tam da eli öpülesi bu şehit babası amcamızın durduğu yer olmalıdır!
Onun ve onun gibi, bu vatan uğruna en yakınlarını toprağa vermiş annelerimizin, babalarımızın, eşlerimizin, evlatlarımızın ve kardeşlerimizin içine sinmeyen; vicdanlarında karşılık bulmayan hiçbir düzenleme kabul edilemez.
Şehit ailelerimizin ve gazilerimizin vicdanını yaralayan hiçbir yasaya onay verilemez.
Elbette barış olacak!
Elbette analar ağlamasın, Türkiye terörden kurtulsun, silahlar gömülsün, evlatlarımız ölmesin ve kardeşler birbirine düşman olmasın.
Ancak! Kavramların şehvetine kapılıp hakikat perdelenmemelidir!
Çünkü barışın kendisi kadar, nasıl ve kimlerle tesis edileceği de önemlidir.
Bu barış, Tom Barrack’ın “ağabeyliğinde”, Amerikancı devlet aklının çizdiği rotaya göre planlanamaz.
Bu barış, Kürt kardeşlerimizin bütün meselelerini PKK ile özdeşleştiren sakat bir kabule dayandırılamaz.
Bu barış, binlerce evladımızın katili olan bir terörist başının rehberliğinde tesis edilemez.
Bu barış, Amerika’nın maşası hâline gelmiş bir terör örgütünün ikiyüzlü hesaplarına göre şekillendirilemez.
Önceki çözüm sürecinde belediyelerin imkânlarını kullanarak hendek kazanların, yollara mayın ve patlayıcı döşeyenlerin yaptıkları unutulmamalıdır.
Binlerce Kürt gencini istismar eden; on binlerce askerimizin, polisimizin, kamu görevlimizin ve vatandaşımızın hayatına kasteden bir terör örgütüyle aynı zeminde buluşulduğu lekesi, bu camianın alnına sürülmemelidir!
Üstelik daha düne kadar seçim meydanlarında mensuplarımızı, “Terör örgütüyle beraber yürüyorsunuz.” diyerek suçlayan bir siyasi anlayışla bugün aynı zeminde buluşulamayacağı da açıktır.
Şimdi gaflete düşüp bu yasaya onay vermeyi düşünenlere küçük bir hatırlatma!
Peki, şehit ailelerine ve gazilerimize ne diyeceksiniz?
Evladını toprağa veren anne ve babaların gözlerinin içine nasıl bakacaksınız?
Vatan uğruna bedeninden bir parça bırakan gazilerimizin yüzüne nasıl bakacaksınız?
Bayram sabahlarında mezarlığa koşup soğuk bir mermer taşına “Baba!” diye sarılan o yavrulara ne anlatacaksınız?
Hangi siyasi hesabın onların gözyaşından daha kıymetli olduğunu nasıl izah edeceksiniz?
Bu belirsiz süreçte destek bekleyenlere belki de verilecek en açık ve en güzel cevap, yine rahmetli Hocamızın şu sözüdür:
“Allah’tan korkun! Bu kadar şehit sizi çarpar!”
TERÖR ÖRGÜTÜNÜN FESHİ VE SİLAH BIRAKMASI SÜRECİ KANUNUNA KARŞIYIM..
Bu kanuna hem siyaseten, hem hukuken karşıyım.
I. SİYASETEN KARŞIYIM
1. Millet bunun için oy vermedi
Siyasi çoğunluk seçimden önce PKK, Öcalan, terörle mücadele ve af konusunda bugün yaptığının tersini söyleyerek oy istedi.
Tersini söyleyerek alınmış bir yetki, böylesine köklü bir politika değişikliğine siyasi meşruiyet sağlar mı?
2. Terörist Öcalan siyasi muhatap haline getirilemez
Halkın ezici çoğunluğunun, hatta Kürtlerin önemli bir kısmının tüylerini diken diken eden Öcalan’ın çağrısıyla PKK adım atıyor; devlet de hukuki ve siyasi düzenlemeleri tartışıyor.
3. Silah bırakmak, örgütün tasfiyesi değildir
Kadrolar, mali kaynaklar, örgütsel ilişkiler ve yeniden yapılanma kabiliyeti devam ediyorsa PKK tasfiye edilmiş sayılabilir mi?
4. PKK’nın tasfiye edildiğine kim karar verecek?
Türkiye, Irak, Suriye ve Avrupa’daki örgütsel yapıların geri dönülmez biçimde dağıldığını kim, hangi ölçüyle tespit edecek?
5. Başka bir isim altında yeniden kurulmasını ne önlüyor?
Aynı kadroların yeniden örgütlenmesini ve bu kanunla Türkiye’ye dönen örgüt mensuplarının yeni yapının insan kaynağı olmasını önleyen güvence nedir?
6. Devlet vazgeçiyor; PKK neden vazgeçmiyor?
Devlet cezadan vazgeçiyor, davaları düşürüyor, hak yoksunluklarını kaldırıyor.
PKK silahla birlikte terörü siyasi yöntem olarak kullanmaktan ve yeniden örgütlenmekten de vazgeçiyor mu?
“Terörü reddediyoruz, bir daha silahlı örgütlenmeye dönmeyeceğiz” taahhüdü neden yok?
7. Şehitlere, gazilere ve mağdurlara ne söyleyeceğiz?
Devlet, kendisi adına bedel ödeyen insanlara neden politika değiştirdiğini ve karşılığında ne elde ettiğini açıklamadan bunu yapabilir mi?
8. Siyasete dönüşün sınırı nedir?
Örgüt yönetiminde bulunmuş veya terör faaliyetlerinde sorumluluk taşımış kişilerin siyasete dönüşünün sınırı nedir?
Silahla ulaşamadıkları siyasi hedefleri aynı kadrolarla siyaset yoluyla sürdürmeleri kabul edilebilir mi?
II. HUKUKEN KARŞIYIM
9. İnfaz mı, özel af mı?
Cezalar kalkıyor, davalar düşüyor, hak yoksunlukları kaldırılıyor.
Bu hâlâ infaz düzenlemesi mi, yoksa sonuçları itibarıyla özel af mı?
Özel af ise Anayasa’nın aradığı nitelikli çoğunluk gerekmez mi?
10. Pişmanlık neden aranmıyor?
Terör yöntemini reddetmeyen, pişmanlık göstermeyen bir kişinin cezasından devlet neden vazgeçiyor?
11. Etkin pişmanlık neden tersine çevriliyor?
Bir kişinin cezasından kurtulması, kendi tutumuna değil örgütün topluca aldığı silah bırakma kararına bağlanabilir mi?
12. Bireysel ceza sorumluluğu ne olacak?
Ceza sorumluluğu kişiselse, kişinin hukuki durumu örgütün kararına göre değişebilir mi?
13. Ağır suçlar ne olacak?
Kapsam dışında yalnızca kasten öldürme ile 1 Haziran 2005 öncesi müebbet gerektiren suçlar tutuluyorsa;
yaralama, bombalama, adam kaçırma ve diğer ağır suçlar ne olacak?
14. Eşitlik ilkesi ne olacak?
PKK mensubu olmak, aynı veya daha hafif suçu işleyen vatandaşa göre hukuki avantaj sağlayabilir mi?
Aynı imkân diğer terör örgütlerinin mensuplarına neden tanınmasın?
15. Kim yararlanacak?
Kim yararlanacak; hangi suç ve tarihler kapsamda; örgüt mensubiyeti ve örgütten ayrılmayı kim, hangi ölçüyle tespit edecek?
16. Meclisin yetkisi yürütmeye bırakılabilir mi?
Kimlerin hangi şartlarla yararlanacağı Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığındaki kurula bırakılırken TBMM’nin yalnızca bilgilendirilmesi, yasama yetkisinin devredilmezliğiyle bağdaşır mı?
17. Davalar düşüyor, hak yoksunlukları kalkıyorsa hâlâ infaz mı?
Devlet infazı mı de��iştiriyor, yoksa mahkûmiyetin hukuki sonuçlarından mı vazgeçiyor?
İkincisiyse bunun adı özel af değil midir ve Anayasa’nın aradığı nitelikli çoğunluk gerekmez mi?
Mete Gündoğan Hocamızdan Allah razı olsun. Yıllardır farklı alanlarda ortaya koyduğu çalışmalar nedeniyle zaman zaman eleştirilse de derdinin şahsi olmadığı açıktır.
Ülkemizin geleceğine dair ortaya koyduğu akademik çalışmaların yanı sıra, Erbakan Hocamızdan öğrendiklerini bir emanet ve vebal bilinciyle anlatma, aktarma ve gelecek nesillere taşıma gayreti de her türlü takdiri hak etmektedir.
2. YAZI
MİLLÎ GÖRÜŞ'ÜN BEKA MESELESİ
Son Muhasebe • Son Çağrı
Millî Görüş Bir Parti Değil,
Bir Medeniyet Tasavvurudur.
Bir önceki yazıda, bu yazı dizisini neden kaleme aldığımı anlatmaya çalıştım. Maksadımın herhangi bir kişiyi veya herhangi bir partiyi hedef almak olmadığını ifade ettim. Çünkü bugün mesele kişiler değildir; mesele makamlar değildir; mesele partiler de değildir.
Bugün mesele, Millî Görüş fikrinin geleceğidir.
Ancak geleceği konuşabilmek için önce aynı kavramdan söz ettiğimizden emin olmamız gerekir. Bugün "Millî Görüş" denildiğinde herkes aynı şeyi mi anlıyor?
Sanmıyorum.
Kimi onu sadece bir siyasi parti olarak görüyor. Kimi yalnızca Erbakan Hocamızın kurduğu partilerin ortak adı olarak biliyor. Kimi ise onu geçmişte kalmış bir siyaset anlayışı olarak değerlendiriyor. Milli görüşçüleriz, diyerek geçmişte yaşıyor!
Oysa bunların hiçbiri Millî Görüş'ü tam olarak tarif etmeye yetmez.
Millî Görüş, ne bir partinin adıdır ne de yalnızca bir seçim hareketidir.
Millî Görüş; millî ve manevî değerlere dayanan, Yaşanabilir Bir Türkiye, Yeniden Büyük Türkiye ve Yeni Bir Dünya hedeflerini esas alan; kendi medeniyet paradigmasından özgün çözümler üreten; Adil Düzeni kurmayı amaçlayan; reaksiyoner değil aksiyoner bir medeniyet ve diriliş hareketidir.
Merhum Erbakan Hocamızın da ömrünü adadığı mücadele, bir parti kurma mücadelesi değil; bir medeniyet kurma mücadelesiydi. Partiler bunun araçlarından sadece biriydi. Araçlar zamanla değişebilir, fakat fikir değişmez.
Millî Görüş, bu milletin tarih boyunca ürettiği medeniyet birikiminin bugünkü adıdır. Onun için Millî Görüş, belli bir zümrenin değil; bu coğrafyanın ortak hafızasının ve ortak vicdanının adıdır. Kendi tarihimizden, kendi medeniyetimizden ve kendi insanımızdan doğmuştur.
Millî Görüş'ün değişmeyen temel ilkeleri vardır. Bunlar; önce ahlak ve maneviyatçı olmak, hakkı üstün tutmak ve nefis terbiyesini esas almaktır. Çünkü Millî Görüş önce insanı inşa etmek ister. Kendini yönetemeyen insanın devleti yönetemeyeceğini bilir.
İşte bunlar Millî Görüş'ün özüdür; dışarıdan bakınca hemen görülmeyen fakat onu Millî Görüş yapan temel vasıflardır. Millî Görüş'ün dışarıdan görülen vasıfları da vardır. Onlar hidayet, feraset ve dirayettir. Millî Görüş, işte bu vasıfları taşıyan insanların omuzlarında yükselir.
Bir fikri anlamanın son aşaması, onun hangi hedef için var olduğuna bakmaktır. Hakkın üstün tutulduğu, sömürünün sona erdiği ve insanlığın adalet içinde yaşayabildiği yeni bir milli ve milletlerarası düzen. İşte Millî Görüş, bu hedefe ulaşmak için verilen mücadelenin adıdır.
Millî Görüş, sadece "Millî Görüşçü" olduğunu söyleyen insanların hareketi değil bu milletin ortak vicdanından doğmuş bir fikirdir. Bu fikirleri savunan velakin farklı partilerde bulunan, farklı kurumlarda görev yapan on milyonlarca insan bu büyük yürüyüşün tabiî paydaşlarıdır.
Bugün Neye İhtiyacımız Var?
Dünya yeni bir güç mücadelesinin içindedir. Jeopolitik yeniden şekilleniyor. Ekonomi yeniden tanımlanıyor. Teknoloji başlı başına bir güç unsuruna dönüşüyor. Finans sistemi insanlığı yeni bağımlılıklara sürüklüyor.
Böyle bir dönemde Millî Görüş, sadece geçmiş başarıları anlatan bir nostalji hareketi olamaz. Olmamalıdır.
Kendi tarihinden aldığı ruhu, günümüzün jeopolitiğiyle, ekonomipolitiğiyle, teknopolitiğiyle, finanspolitiğiyle ve teopolitiğiyle yeniden buluşturmak zorundadır.
Çünkü Millî Görüş, reaksiyoner bir hareket değildir. Aksiyoner bir harekettir.
Başkalarının ürettiği çözümlere tepki veren değil; kendi medeniyet kodlarından hareketle yeni çözümler üreten bir diriliş hareketidir.
Millî olmak, başka milletlere karşı olmak değildir.
Millî olmak; ...
+
AGD, mensuplarına bırakılmayacak kadar kıymetli midir?
AGD mensuplarına bırakılsaydı;
Muhtemelen bugün Teknofest'i yapan kurum AGD olurdu.
Yapay zekânın gündemde olduğu bu günlerde, belki "Fetih AI" gibi bir isimle kendi yapay zekâsını geliştiren kurum AGD olurdu.
Yaz Etkinliklerinin kapanış programlarını her ilde statlarda düzenleyen kurum AGD olurdu.
Saadet Partisi'nin oy oranı en az %10 olurdu.
Ülkemizin önde gelen akademisyenleri AGD'den yetişir, ESAM'a yön verir ve Türkiye'nin en büyük araştırma kurumlarından birini inşa ederdi.
AGD Üniversite Komisyonu'nda görev yapan mühendislik mezunu arkadaşlarımız, TEKDER çatısı altında farklı mühendislik disiplinlerinden ekipler kurar; meslek birliktelikleriyle teknik anlamda ülkemizde ve dünyada öncü çalışmalara imza atardı.
Uluslararası ilişkiler bitirmiş 4 fakülte mezunları ise Cansuyu ve IMG gibi yapıların organizasyonlarıyla Afrika, Asya ve gönül coğrafyamızın farklı bölgelerinde ülke uzmanı olarak yetişirdi.
AGD'de mensuplara;
"Kurum içinde sadakat ve itaat" söylemleri yerine, "Oku, düşün, sorgula; yanlışı söyleyen başkanın bile olsa karşısına dikil." denirdi.
Gazayı engelliyor diye gerektiğinde kardeşinin bile karşısına dikilen bir ecdadın torunları olduğumuz hatırlatılır; il ya da genel merkez fark etmeksizin kurumu geriye götüren hiçbir başkan vakıf merkezine sokulmazdı.
Aktif iş hayatını AGD'de, emeklilik hayatını ise MGV'de planlayan zihniyeti görünce... neyse...
Ama belki de AGD gerçekten mensuplarına bırakılsaydı kapatılırdı.
Çünkü mevcut statükoya karşı, gerçek potansiyeliyle çalışan bir AGD her zaman tehdittir.
Yetiştirdiği ekipleri sahadan üst kademelere taşıyıp ardından farklı alanlara dağıtarak mevcut iktidar düzenine entegre eden bir AGD ise her zaman makbul bir sivil toplum kuruluşudur; modern tabirle "kamu yararına çalışan" bir kurumdur.
Bir dönem, CIA destekli FETÖ'nün tehdit olarak gördüğü MGV kapatılmıştı. Aradan geçen zamana rağmen mevcut statükonun abdestli bekçileri AGD'den çıkmıyorsa ve Millî Görüş hâlâ iktidarda değilse, burada değişenin ve dönüşenin ne olduğunu düşünmemiz gerekir.
Önemli Not:
Bazı dostlara ve fake hesap sahibi sahih kullara küçük bir hatırlatma... Solunuzdaki melekler gerçek isminizle sizin de amellerinizi kayda alıyor.
"Muhataplarla görüşün." tavsiyesinde bulunan dostlarımızın iyi niyetinden şüphem yok. Keşke muhataplar da bunun binde biri kadar hassas olabilselerdi. Ne yazık ki bugüne kadar yapılan muhatap görüşmelerinde karşılaştığımız farklı ajandalar, bizi bu toksik ortamda bu meseleleri konuşmaya mecbur bırakmıştır.
Yine de inanıyorum ki, camiamızda tılsımın tozu dahi kalmışsa, bir şeyler değişecekse bu değişim tepeden değil, tabanın ferasetiyle olacaktır.
Vesselam
Çok yanlış yerden yaklaşıyorsunuz Fatih Hocam.
Size olan muhabbetimi bilirsiniz ama bu yazınızı gerçekten esefle okudum. :)
15 yıl uzun mu?
Lütfen...
Daha yeni başlıyor.
Ben ortaokul öğrencisiydim, kendisi genel merkezdeydi.
Bugün 36 yaşındayım.
Allah nasip ederse oğlum da yakında ortaokula başlayacak.
Belki onun da genel başkanı aynı kişi olur.
İstikrar böyle bir şey olsa gerek...
Yeni üye yap.
Çok çalış.
Davaya sadık ol.
Koş, yorul, fedakârlık yap...
Ama iş koltuğunda körleşen tepe düzenine gelince;
"Sen biraz sessiz ol."
Kurumsallık, değişim, emanet... Güzel kavramlar elbette.
Ama asıl önemli olan sadakat!
Tabii sadakat kuruma mı, davaya mı, yoksa koltuğa mı...
Orası artık mensupların vicdanına...
Hem bu ülkede Çemişkezek kaymakamını bile bir merkezden atayan irade, bu güzide kurumu sahipsiz bırakır mı?
Maalesef!
AGD, mensuplarına bırakılmayacak kadar kıymetlidir.
Salih Turhan'a açık mektup. @AGDSalihTURHAN
10 Ağustos’ta Anadolu Gençlik Derneği Genel Başkanlığı görevinizde 15. yılınızı tamamlayacaksınız.
15 yıl hem bir insan hem de bir sivil toplum kuruluşu için, hele ki gençliği temsil etme iddiasındaki bir hareket için çok uzun bir süre.
Tarih bize ilginç bir hakikat öğretmiştir: Güç, insanın karakterini bozmaz, karakterini görünür hâle getirir. Makam da buna benzer. Bir insanın ne olduğunu değil, neye dönüştüğünü gösterir.
Bir dava adamının en büyük imtihanı göreve gelmek değil görevi bırakabilmektir.
Çünkü makamlar emanet bilindiğinde kurumlar yaşar. Makamlar hak gibi görülmeye başlandığında ise kurumlar ruhlarını kaybeder.
Bugün size birçok dava adamının sorduğu soru şudur:
Neden hâlâ genel başkansınız?
Cevap “çünkü kimse yok” ise, bu durum 15 yılın başarısızlığıdır.
Cevap “çünkü teşkilat istiyor” ise, bu durum kurumsallığın yok olduğu anlamına gelir.
Cevap “çünkü hizmet devam ediyor” ise, bu durum konfor alanını terk etmek istemeyen bir lidere işarettir.
Bu cevapların herbiri ayrı bir felaketi gösterir.
Bir lider, kendisinden sonra kurumu yönetecek kişi ya da kadro yetiştirememişse uzun süre görev yapmış olsa da kurumsal bir miras bırakamamış demektir.
Gençlik hareketlerinin en büyük sermayesi genç kalabilmeleridir. Bunun göstergesi sadece yaş ortalaması değildir. Düşüncenin, yöntemin, stratejinin ve yönetimin de yenilenmesidir.
Bugün AGD’ye dışarıdan bakan birçok insanın ilk dikkat ettiği şey faaliyetler değil, değişmeyen kadrosu ve yönetim anlayışıdır.
Bu durum, hareketin söylemi ile pratiği arasındaki çelişkiyi gösteriyor.
Bir tarafta sürekli değişen bir genç nesil ve dünya varken, diğer tarafta değişmeyen bir kadro görülmektedir.
Bu çelişki üzerine hiç düşündünüz mü?
Bir başka soru daha.
Gençlere sürekli fedakârlık, tevazu ve adanmışlık anlatan bir hareketin en üst makamında bulunan kişi, bu değerleri makamı bırakarak göstermeyecekse kim gösterecek? Sadece kürsülerden anlatılan ama uygulamada gösterilemeyen derslerin tesiri yoktur.
AGD hiçbir zaman tek bir insanın sürekli taşıyabileceği kadar küçük bir hareket olmadı, olmamal.
Eğer bir kurum, bir kişinin ayrılmasıyla zayıflayacaksa zaten güçlü değildir.
Yok eğer güçlü ise neden değişimden korkulmaktadır?
Bir dava hareketi için en büyük tehlike muhaliflerinin eleştirileri değildir.
En büyük tehlike, kendi içinde soru sorulamayan bir iklimin oluşmasıdır.
Çünkü soru sormanın bittiği yerde sadakat değil, kör ve nefsi bir itaat başlar.
Bu tarz itaatin hâkim olduğu yerde ise istişare sıradan bir ritüele dönüşür.
Milli Görüş geleneği, hiçbir zaman kişileri merkeze koyan bir hareket olmamıştır.
Merkezde dava vardır. İlke vardır. Ahlâk vardır. Emanet vardır.
Eğer bugün bir genel başkanın görev süresi konuşulamıyorsa, yarın başka hiçbir konu özgürce konuşulamaz.
Çünkü kurumların çürümesi sadece büyük krizlerden kaynaklanmaz, konuşulamayan her konu yok oluşa giden bir yapı taşı niteliğindedir.
Sayın Başkan,
Emin olun ki, bugün size düşen en büyük hizmet, bir dönem daha genel başkanlık yapmak değildir.
En büyük hizmetiniz, görevi kendi iradenizle bırakıp AGD’de yeni bir kurumsal kültürün kapısını aralamak olacaktır.
Çünkü tarihte bazı insanlar yaptıklarıyla büyür, bazıları ise bıraktıklarıyla.
On beş yıl boyunca genel başkan olarak anılabilirsiniz, sonrasında da hayırla anılmak istiyorsanız yapacağınız en sağlıklı şey artık görevinizi bırakmak olacaktır. Zaten çok uzamış bir görev süresine sahip olmak eminim sizi de fazlasıyla rahatsız ediyordur.
15 yılı doldurmak üzere olan bir genel başkan olarak hala görevde kalmakta ısrarcı olmanızın vereceği zararların farkına varma vaktiniz çoktan geldi de geçiyor bile.
Bu tercih artık sizin önünüzdedir.
Şunu asla unutmayın, yakın gelecekte tüm dava kardeşleriniz sizin o makama nasıl geldiğinizi hatırlamayacak ama o makamdan nasıl ve ne zaman ayrıldığınızı ise asla unutmayacak.
Bugün siyonizme karşı kim duruyorsa, dinine bakmadan, mezhebine bakmadan, meşrebine bakmadan onunla aynı zulüm karşıtı safta yer alabilmek gerekir. Çünkü burada karşı karşıya olduğumuz şey, yalnızca belli bir topluluğu hedef alan bir sorun değil; bütün insanlığı tehdit eden karanlık bir güçtür.
Böyle bir yapıya karşı:
İnsanlığın vicdan sahibi insanları,
adalet duygusunu kaybetmemiş kimseler,
hakkı ve mazlumu önceleyenler
ortak bir ses oluşturmak zorundadır.
Buradan hükümetimize sesleniyoruz!
Bu ziyaretin hiçbir boyutu masum değildir.
Buna sessiz kalınması yetmezmiş gibi organizasyona devlet kurumlarının destek vermesi asla kabul edilemez.
@Haldunpekdemr
FAYDA, her zaman dilimizde olsa da Pazar günü bizim için yeni bir vizyonla bambaşka bir perspektif kazandı.
Birçok zeminin tükendiği yada işlevini yitirdiği bu zaman diliminde FAYDA ’lı olmayı teklif eden @omerfarukyaz 'a teşekkür ederim.
FAYDA I Sosyal İnovasyon @faydasosyal
21. yüzyılda sivil toplum, kamu bürokrasisi, iş dünyası ve siyaset;
herkes aynı gerçeği gördü:
Verimlilik, bir çok şeyi dönüştüren güçtür.
Ama bu gücün anahtarı kolay bulunmaz. O anahtarın adı: İnsan kaynağı.
Bir misyonu omuzlayan yapıların yayılabilmesi ve büyüyebilmesi için en kritik unsur, insan kaynağıdır.
İnsan kaynağını verimli kılacak olan ise güçlü bir teşkilatlanmadır. Çünkü güçlü teşkilat, güçlü temas demektir.
Temas edebildiğin kadar var olursun. Temas edebildiğin kadar mesajını iletebilirsin. Temas edemediğini, hikayeni anlatamadığın insanı basit PR oyunlarıyla etkileyemezsin zira…
Teması tek bir kişinin reklamına indirgemek, misyon hareketlerine başarı değil, kısa süreli parıltılar kazandırır. PR sabun köpüğüdür; parıldar ama kaybolur.
Siyaseti etkili yapmak ve fikrinin varlığını sarsılmaz şekilde inşâ etmek istiyorsan bunu kişisel PR ile değil sağlam bir kadro ile yapabilirsin.
Aksi halde ortaya çıkan şey, kişisel vitrine indirgenmiş, eğlence ve motivasyon odaklı bir “evcilik” oyunundan öteye geçemez.
Bu durumda
parti, ev;
lider, sarsılmaz baba figürü;
teşkilat ise babayı eğleyen geniş aile üyeleri olur.
Günün sonunda sahici bir yuvanın değil tiyatral bir gösterinin figürleri olursunuz.
Peki bu tehlikelere, carî olan mental yorgunluğa karşı ne yapmalı? Liderlik krizlerini başka bir yazıda inceleriz ama en azından kadro krizine karşı ne yapılacakları söyleyebilirim naçizane…
- İnsan kaynağı çeşitlendirilmeli.
- İnsan kaynağı veriye dayalı bir anlayışla işletilmeli.
- Birbirine değil topluma seslenebilen bir yaklaşım benimsenmeli.
- Kişisel vitrin değil ortak akıl ve ortak irade ön plana çıkarılmalı.
Siyasetin doğurduğu sarsılmaz bir hakikat var: Gerçek etki, kişisel parıltılardan değil; ortak aklın, teşkilat disiplininin ve güçlü kadroların eserinden doğar.
Siyonizm böyledir her yeri yakar,alt üst eder,kuklalarını atar, oyuncağını da eksik etmez.
Muhsin Yazıcıoğlu ‘Bizim tarlayı sürmüşler,haberimiz olmadan’ demişti
Maalesef bizim tarlaları gözümüzün içine bakarak hatta bazen gülerek pervasızca sürüyorlar!
Neyler kimin için çalıyor?