Çerçeve Yasa konusunda bir sözüm de Kürt Siyasal Hareketine:
Bir Rus atasözü der ki: “Ayıyla dans edersen, dansın ne zaman biteceğine ayı karar verir.”
Demokrasiye, adalete ve refaha susamış bir ülkede, “Kürt Meselesini çözüyoruz” diyerek imtiyazlı bir düzenleme üzerinden iktidarla al-ver ilişkisine girmek, kısa vadede sizin açınızdan bir kazanım olabilir. Taleplerinizi alıp gerektiğinde masadan kalkabileceğinizi de düşünebilirsiniz. Fakat iktidarla pazarlık etmek başka, iktidarın devamının parçası hâline gelmek başkadır. Birincisinde masanın tarafısınız; ikincisinde artık dansın içindesiniz.
2015’te “Seni başkan yaptırmayacağız” diyerek karşısında konumlandığınız bir siyasi düzenin bugün, talepleriniz karşılığında devamına rıza göstermek basit bir taktik değişiklik değildir. “Bize istediklerimizi ver, seni bir daha başkan yapalım” noktasına gelmek, küresel güç dengelerinin attırabileceği bir adımdı; o adım da atıldı.
Kürt Siyasal Hareketinin küresel güç merkezleriyle kurduğu ve yıllardır sürdürdüğü ilişkiler hepimizin malumu. Aynı durum iktidar bakımından da geçerlidir. Küresel düzeyde her şey nasıl giderek tekelleşiyorsa Türkiye’de de iktidar; siyasetten ticarete, kültürden bürokrasiye, sosyal ve ekonomik ilişkilere kadar hayatın hemen her alanını kendi etrafında tekelleştiriyor.
Böylesine kuşatıcı bir iktidar yapısıyla kurduğunuz ilişkinin sınırlarını yalnızca sizin belirleyeceğinizi düşünüyorsanız, Rus atasözündeki hikmeti bir kez daha hatırlamak gerekir. Ayıyla dansa kendi iradenizle başlayabilirsiniz; fakat dansın ne zaman biteceğine artık yalnızca siz karar veremezsiniz.
Üstelik bu dans yalnızca sizi iktidara yaklaştırmayacak, sizi de dönüştürecektir. Kürt Siyasal Hareketi zamanla kendisini var eden siyasal iddialarından uzaklaşarak renksiz, kokusuz, kimliksiz ve Makyavelist bir harekete dönüşecektir.
Belki iktidar, iktidarını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu siyasi desteği kazanacak; Kürt Siyasal Hareketi de yıllardır talep ettiği birtakım kazanımları elde edecektir. Yani bu ortaklık iki tarafın karşılıklı menfaatlerine son derece uygun olabilir.
Fakat bu ülkenin meselesi yalnızca iktidarın iktidarını sürdürmesi veya Kürt Siyasal Hareketinin taleplerini elde etmesi değildir.
Türk milleti yıllardır adalet arıyor, demokrasi arıyor, hukuk devleti arıyor, refah arıyor.
İki siyasi aktörün birbirinden ne aldığına değil, bu pazarlığın millete ne verdiğine bakmak gerekir.
Ve bugün görebildiğim kadarıyla bu ortaklığın, Türk milletinin adalet, demokrasi ve refah arayışına verebileceği hiçbir şey yoktur.
Taraflar kazanabilir.
Ama milletin kazanmadığı bir uzlaşmaya, toplumsal uzlaşma denilemez.
Tarihi bir süreç olan Barış ve Demokratik Toplum Sürecinde önemli bir eşik aşıldı. “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi" kanun teklifi, Meclis Genel Kurulu'nda 468 oyla kabul edildi.
Yasanın Barış ve Demokratik Toplum Sürecine hayırlı olmasını temenni ediyoruz.
Eleştirileri ve önerileriyle katkı sunan tüm vekillere ve siyasi aktörlere teşekkürlerimizi sunuyoruz
Türkiye ve bölge halkları için Barış ve Demokratik Toplum Sürecinde yükümüz bu saatten sonra daha da ağırlaşmıştır. Bunun farkında olarak mücadelemizi sürdürecek, barışı, demokrasiyi ve eşitliği bu topraklarda kalıcı hale getireceğiz.
Mevcut ceza hukuku, suçla kamu düzeninin de ihlal edildiği kabulünden hareketle af yetkisini devlete tanır. Benim hukuk anlayışıma göre ise affın ahlaki hakkı öncelikle suçtan zarar görene aittir. Terör gibi bütün toplumu hedef alan ve on yıllar boyunca müşterek hafızamızda ağır yaralar açan suçlarda ise bu iradenin sahibi toplumun kendisidir.
Bidayeti itibarıyla “toplumsal uzlaşma” iddiası taşıyan bir metinden bahsediyorsak, o uzlaşmaya imza atması gereken, onay vermesi gereken de bizzat toplumdur.
Referandum önerimin temelini de bu düşünceler oluşturmaktadır.
Cumhur İttifakı, DEM Parti, CHP ve Yeni Parti sürece açıkça destek verirken ve yasanın Meclisten geçeceği aşikârken, milletin hakemliğine müracaat etmekten imtina edilmesini, milletin hakemliği hususunda itiraz edilmemesini anlamlı bulmuyorum.
Benim için asıl hayal kırıklığı ise Birol Aydın Bey’in tavrıdır.
Milli Görüş, her şeyden önce hâkim kabullere karşı doğmuş bir itiraz hareketidir. Birol Aydın Bey de bu itiraz hareketinin içerisinde, kendi hareketinin yanlış fikir ve pratiklerine itiraz edebilen müstakil bir damarı temsil ediyordu.
Birol Aydın Bey’in genel insicamı, parti insicamını yahut başka siyasi mülahazaları gözeterek bu yasaya “evet” demiş olması benim açımdan ciddi bir hayal kırıklığıdır.
Hele bunu “Ey Saadet Partililer!” gibi bir retorikle yapması daha da üzücüdür.
Çünkü insan, herkesin itiraz ettiği yerde “hayır” diyenden ziyade, herkesin sustuğu veya aynı istikamete yöneldiği yerde itiraz edebilenden bir şey bekliyor.
Muteriz bir hareketin içerisinde muteriz bir damarı temsil eden bir öncünün, tam da itiraz edilmesi gereken yerde itiraz etmeden “evet” demesi; siyasi bir tercihten öte, benim için büyük bir kalp ve fikir kırıklığıdır.
Bazen mesele bir yasanın geçmesini engellemek değildir.
Mesele, geçeceğini bile bile tarihe bir itiraz şerhi düşebilmektir.
BU MESELEDE SON SÖZÜ MİLLET SÖYLEMELİDİR
Türkiye’nin yarım asırlık terör meselesinde devletin hukuk ve güvenlik paradigmasını değiştirecek bir çerçeve yasa hazırlanacaksa, bunun yalnızca Meclis çoğunluğuna dayanması yeterli değildir. Böylesine tarihî bir değişiklik doğrudan milletin önüne götürülmelidir.
Çünkü ortada görmezden gelinemeyecek açık bir demokratik meşruiyet meselesi vardır.
Bugün süreci yürüten Cumhur İttifakı, 2023 seçimlerinde milletten bu politika için oy istemedi. Aksine PKK ve terörle mücadele konusunda son derece sert bir söylemle seçime girdi; muhalefeti de bu mesele üzerinden ağır biçimde eleştirdi.
Şimdi bambaşka bir siyasal paradigma kurulacaksa kimse 2023 sandığını bugünkü politikanın peşinen verilmiş vekâleti gibi gösteremez.
Meclisin kanun yapmaya hukuken yetkili olması başka şeydir; milletin önüne konulmamış böylesine köklü bir politika değişikliği için doğrudan demokratik yetkilendirmeye sahip olmak başka şeydir.
Üstelik referandumdan kaçınmayı gerektirecek siyasi bir tablo da yoktur.
Sürece Cumhur İttifakı destek veriyor. CHP destek veriyor. Yeni Parti ve muhalif muhafazakâr aktörlerin bir bölümü destek veriyor. İktidar medyası sürecin arkasında; muhalif medyanın önemli bir kısmı da kategorik bir karşıtlık içerisinde değil.
O hâlde soralım:
Madem bu kadar geniş bir siyasi ve medya desteği var, milletten neden çekiniliyor?
Siyasi partiler kendi aralarında mutabakata varabiliyorsa, aynı mutabakatı milletin önüne götürmekten de imtina etmemelidir.
Bunun dünyada başarılı örneği vardır.
Kuzey İrlanda’da otuz yıla yakın süren kanlı çatışmaların ardından 1998 Hayırlı Cuma Anlaşması yapıldı. İngiliz Hükümeti, İrlanda Hükümeti ve siyasi aktörlerin anlaşması yeterli görülmedi. Kurulacak yeni düzen halkın önüne götürüldü ve Kuzey İrlanda halkı yaklaşık %71 oyla anlaşmaya “evet” dedi.
Çünkü böylesine ağır tarihî meselelerde siyasi elitlerin uzlaşması tek başına yeterli değildir.
Milletin rızası gerekir.
Türkiye’de de siyasi partiler görüşsün. Komisyonlar çalışsın. Meclis tartışsın. Çerçeve yasa bütün ayrıntılarıyla ortaya çıksın.
Ama sonunda milletin önüne gelsin.
Millete de “Terör bitsin mi?” gibi cevabı baştan belli, manipülatif bir soru sorulmasın.
Terörün bitmesini bu ülkede istemeyen kim var?
Millete açıkça; örgüt mensuplarına uygulanacak hukuki rejimin, ceza ve infaz düzenlemelerinin ve devletin üstleneceği yükümlülüklerin yer aldığı somut çerçeve sorulsun.
“Bu şartlarla terörün sona erdirilmesine ilişkin hukuki çerçeveyi kabul ediyor musunuz?”
Millet evet diyorsa başımızın üstünde yeri vardır.
Millet hayır diyorsa hiçbir siyasi parti, hiçbir lider ve hiçbir Meclis çoğunluğu kendisini milletin üzerinde göremez.
Üstelik referandum, bugün süreci yürütenlerin de omuzlarındaki tarihî sorumluluğu milletle paylaşacaktır. Yarın işler beklendiği gibi gitmezse hiç kimse “Biz aslında böyle düşünmüyorduk”, “Şartlar değişti”, “Devlet politikasıydı” diyerek sorumluluğu birbirinin üzerine atamayacaktır.
Karar milletin olacaktır.
Bu ülkenin insanları gerektiğinde evladını askere gönderirken millet; vergi verirken millet; terörün bedelini öderken millet; şehit verirken millet…
Ama yarım asırlık terör meselesinde devletin temel politikasını değiştirecek tarihî karar alınırken millet seyirci!
Bunu kabul etmek mümkün değildir.
Bu kadar büyük bir sorumluluk birkaç siyasi liderin, birkaç komisyonun veya 600 milletvekilinin omuzlarına bırakılamaz.
Milletin ferasetinden korkulmamalıdır.
Çerçeveyi hazırlayın.
Şartları açıkça ortaya koyun.
Sonra sandığı milletin önüne koyun.
Son sözü millet söylesin.
TBMM Adalet Komisyonu’nda aynen kabul edilen 2/3793 sayılı Kanun Teklifi, içeriği itibarıyla bir İHANET BELGESİ mahiyeti taşımaktadır!
Bu Teklifin düzeltilebilmesi için, Adalet Komisyonu Başkanı tarafından Komisyona geri çekilmesi gerekir.
Bu tarihî adımın atılabilmesini sağlamak için TÜRKİYE’Yİ DİRENMEYE ÇAĞIRIYORUM.
Bu çağrının etkili olabilmesi için, bugün (9 Ağustos Pazar) akşam saat 21.30’da başlamak üzere, 10 dakika süreyle pencereleriniz açık olacak şekilde lambalarınızı açıp kapatmanız, önem taşır!
Uzun zaman önce bu meseleleri terk etmiş, tartışmanın hiçbir tarafında olmayan ve olmayı da istemeyen biri olarak Kemal Bey’e katılmıyorum. Kendisi iyi niyetli birtakım eleştirilerde bulunmuş; fakat kanaatim tam tersidir: Salih Turhan oturduğu koltuğu sonuna kadar hak etmektedir.
Neticede Türkiye’de uzun süre koltukta kalmak başlı başına bir yönetim başarısıdır. TOBB’da Rifat Hisarcıklıoğlu, TÜRK-İŞ’te Ergün Atalay, İHH’da Bülent Yıldırım yıllardır görevlerini sürdürüyor. Kimsenin bunlardan ciddi biçimde rahatsız olmadığı bir memlekette Salih Bey’e “Artık yeter” demek büyük haksızlık olur. “Mahkeme kadıya mülk değildir” demiş atalarımız; fakat belli ki modern Türk sivil toplumunun kurumsal tecrübesini görme imkânları olmamış.
Salih Bey’in özellikle takdir edilmesi gereken tarafı ise siyasi maharetidir. Türkiye’de muhalif bir camianın içerisinde bulunup iktidarla kuvvetli münasebetler geliştirmek, gerektiğinde muhalif kimliğin itibarından, gerektiğinde iktidarla kurulan ilişkinin imkânlarından istifade edebilmek herkesin harcı değildir. Bir ayağı muhalefetin mahallesinde, diğer ayağı iktidarın koridorlarında olup yıllarca dengesini kaybetmeden durabilmek gerçekten büyük ustalık ister. Bu bakımdan Salih Bey’in hakkını teslim etmek gerekir.
Üstelik bütün bunları yaparken yönettiği yapıyı da kendi siyaset anlayışına göre biçimlendirebilmiş olması küçümsenmemelidir. İnsanlar değişimden, istişareden, gençlerin önünün açılmasından, sivil toplumun tabandan yükselmesinden söz ederken; aynı kadrolarla istikrarı muhafaza edebilmek kolay iş değildir. Demokrasi bazen yorucudur; istişare vakit alır, farklı fikirler insanın zihnini bulandırır. Bir politbüro bütün bu zahmetleri ortadan kaldırıyorsa bunun da kendine mahsus bir verimliliği vardır.
Bu sebeple AGD’nin yönetim biçimine yönelik eleştirileri de çok anlamlı bulmuyorum. Politbüro kararını verir, teşkilat uygular, gençler heyecanlanır; sistem böylece yıllardır herhangi bir sürprize mahal vermeden çalışır. Bu kadar istikrarlı bir mekanizmayı sırf “sivil toplum”, “çoğulculuk”, “değişim” gibi romantik kavramlar uğruna bozmanın ne âlemi var?
Bundan sonra Salih Bey’in AGD Genel Başkanlığı’nı bırakıp MGV Başkanlığı üzerinden yoluna devam etmesi de gayet makul olabilir. Böylece “koltuğu bırakmıyor” şeklindeki haksız eleştiriler de bertaraf edilmiş olur. Koltuk bırakılmış olur; nüfuz, karar mekanizması ve kurumsal hâkimiyet ise yerli yerinde kalır. Hem değişim isteyenler değişimi görmüş olur hem de istikrar zarar görmez. Bundan daha zarif bir kurumsal dönüşüm tasavvur etmek gerçekten güç.
Dolayısıyla Kemal Bey’in eleştirilerinin aksine ben Salih Turhan’ın hakkının teslim edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yıllarca aynı makamda kalabilmek, muhalif bir camiada iktidarla güçlü ilişkiler kurabilmek, yönettiği yapıyı kendi siyasal anlayışı etrafında tahkim edebilmek ve bütün bunları yaparken hâlâ “sivil toplum” başlığı altında tartışılabilmek az buz başarı değildir. O makam kendisine anasının ak sütü gibi helaldir.
Meseleyi gerçekten toplum, gençlik ve sivil toplum olarak görenler ise artık AGD’nin yakasını bırakmalıdır. Politbüroyu demokratikleştirmeye çalışmak yerine kendi STK’larını kursunlar. Belki orada istişareyi, değişimi ve farklı fikirlerin birlikte yaşayabildiği gerçek bir sivil toplum tecrübesini inşa ederler.
Benim böyle bir derdim yok. O yüzden de bu konularda asla eleştiri yapmıyorum. Meselenin ne tarafıyım ne de muhatabıyım.
Salih Bey’in hakkını teslim etmekle yetiniyorum: Türkiye’de son 20 yıldır gelişen sivil toplum düzenini doğru anlamış ve oyunu kurallarına göre oynamıştır. Başarısını inkâr etmek gerçekten haksızlık olur.
AGD, mensuplarına bırakılmayacak kadar kıymetli midir?
AGD mensuplarına bırakılsaydı;
Muhtemelen bugün Teknofest'i yapan kurum AGD olurdu.
Yapay zekânın gündemde olduğu bu günlerde, belki "Fetih AI" gibi bir isimle kendi yapay zekâsını geliştiren kurum AGD olurdu.
Yaz Etkinliklerinin kapanış programlarını her ilde statlarda düzenleyen kurum AGD olurdu.
Saadet Partisi'nin oy oranı en az %10 olurdu.
Ülkemizin önde gelen akademisyenleri AGD'den yetişir, ESAM'a yön verir ve Türkiye'nin en büyük araştırma kurumlarından birini inşa ederdi.
AGD Üniversite Komisyonu'nda görev yapan mühendislik mezunu arkadaşlarımız, TEKDER çatısı altında farklı mühendislik disiplinlerinden ekipler kurar; meslek birliktelikleriyle teknik anlamda ülkemizde ve dünyada öncü çalışmalara imza atardı.
Uluslararası ilişkiler bitirmiş 4 fakülte mezunları ise Cansuyu ve IMG gibi yapıların organizasyonlarıyla Afrika, Asya ve gönül coğrafyamızın farklı bölgelerinde ülke uzmanı olarak yetişirdi.
AGD'de mensuplara;
"Kurum içinde sadakat ve itaat" söylemleri yerine, "Oku, düşün, sorgula; yanlışı söyleyen başkanın bile olsa karşısına dikil." denirdi.
Gazayı engelliyor diye gerektiğinde kardeşinin bile karşısına dikilen bir ecdadın torunları olduğumuz hatırlatılır; il ya da genel merkez fark etmeksizin kurumu geriye götüren hiçbir başkan vakıf merkezine sokulmazdı.
Aktif iş hayatını AGD'de, emeklilik hayatını ise MGV'de planlayan zihniyeti görünce... neyse...
Ama belki de AGD gerçekten mensuplarına bırakılsaydı kapatılırdı.
Çünkü mevcut statükoya karşı, gerçek potansiyeliyle çalışan bir AGD her zaman tehdittir.
Yetiştirdiği ekipleri sahadan üst kademelere taşıyıp ardından farklı alanlara dağıtarak mevcut iktidar düzenine entegre eden bir AGD ise her zaman makbul bir sivil toplum kuruluşudur; modern tabirle "kamu yararına çalışan" bir kurumdur.
Bir dönem, CIA destekli FETÖ'nün tehdit olarak gördüğü MGV kapatılmıştı. Aradan geçen zamana rağmen mevcut statükonun abdestli bekçileri AGD'den çıkmıyorsa ve Millî Görüş hâlâ iktidarda değilse, burada değişenin ve dönüşenin ne olduğunu düşünmemiz gerekir.
Önemli Not:
Bazı dostlara ve fake hesap sahibi sahih kullara küçük bir hatırlatma... Solunuzdaki melekler gerçek isminizle sizin de amellerinizi kayda alıyor.
"Muhataplarla görüşün." tavsiyesinde bulunan dostlarımızın iyi niyetinden şüphem yok. Keşke muhataplar da bunun binde biri kadar hassas olabilselerdi. Ne yazık ki bugüne kadar yapılan muhatap görüşmelerinde karşılaştığımız farklı ajandalar, bizi bu toksik ortamda bu meseleleri konuşmaya mecbur bırakmıştır.
Yine de inanıyorum ki, camiamızda tılsımın tozu dahi kalmışsa, bir şeyler değişecekse bu değişim tepeden değil, tabanın ferasetiyle olacaktır.
Vesselam
Yorumlardan anladığım kadarı ile Fatih Yılmaz Ankara İl Başkanlığı görevinden alınınca hırs ve hasetle bu yorumu yapmış. Eleştirilen partilerin yükselişinden de siyonistler ve Fatih Yılmaz rahatsız oluyormuş.
Saadet Partisi ve Yeniden Refah Partisi birleşirse ne olur? Hiçbir şey olmaz.
Türkiye siyasetinde oy oranı az olan partilerin hepsi birleşse alabilecekleri en yüksek oy oranı %5'i geçmez.
Anketlere göre %1'lerde olan Saadet ile %3'lerde görünen Yeniden Refah birleştiğinde alacakları oy oranı en iyi ihtimalle %3 olur fazlası olmaz.
Son yıllarda başarı gösteren sadece iki ittifak var. Biri Cumhur ittifakı, diğeri Millet ittifakıydı.
Kitleleri ikna etmenin çok basit yöntemleri olsa da bunu kendi döneminde doğru planla uygulayabilmek çok zor.
Saadet ve Yeniden Refah partilerinin bu anlamda kronik problemleri var. Üstesinden gelemeyecekleri sorunları var. Bu sorunlar saymakla bitmez.
En önemli iki maddeden bahsetmek gerekirse, bu partiler herşeyden önce kadın ve gençlik sorununu çözemiyor. Bu iki meseleyi çözemeyen bir parti siyasal alanda başarı gösteremez.
@sefaydintr Sefa sadece yorumların eğlenceli olduğunu düşündüğüm ve tebessüm ettirdiği için paylaşma ihtiyacı duydum. Hiçbir eleştiri amacım yok. Meseleden o derece uzağım ki “birleşme” diye bahsi geçen durumu dahi bu paylaşım sayesinde öğrendim.
Dikkat:
Yakında yürürlüğe girecek yasa hükmü ile haksız fiillerde faiz “karar” tarihinden işletilecek ve Anayasa Mahkemesi iptal kararıverinceye kadar pek çok kişi
hak kaybına uğratılacaktır.
Çünkü:
1) 12.Yargı Paketi ile 6098 sayılı TBK’nun 55.maddesine
bir fıkra eklenerek, işleyecek dönem tazminat tutarı için
(yani tazminatın asıl büyük kısmı için) faizin “karar” tarihinden işletileceği hükmü konulmuştur.
2) TBK 55. maddesine eklenen bu fıkra, önce
TBK. madde 117'deki “haksız fiilde fiilin işlendiği
tarihte borçlu temerrüde düşmüş olur” hükmüne aykırıdır ve 55.maddeye eklenen bu fıkra geçerliyse
iki madde birbiriyle çelişmiş olacaktır.
3) Ayrıca, faizin karar tarihinden başlatılması, “Zarar veren daima temerrüt halindedir ve faizin başlangıcı zararın doğduğu tarihtir.”(Fur semper n moro) zevrensel hukuk kuralına aykırıdır.
4) Yapılan düzenlemenin gerekçesi, olay tarihinden hesap tarihine kadar geçen sürede artan ücret ve kazançlar üzerinden tazminat hesaplandığı ve
bunun faizin yerini tuttuğudur.
Bu gerekçe yanlıştır. Çünkü:
a)TBK 117.maddesine ve evrensel hukuk kuralına göre, zararı derhal ödemekle yükümlü olan borçlu, olay tarihinde temerrüde düştüğü için, borcunu ödeyeceği tarihe kadar zamanında ödemediği paranın “nema”sından yararlanmakta, böylece “malvarlığında haksız çoğalma” olmakta; buna karşılık alacağını zamanında alamayan alacaklının “malvarlığında
azalma” olmaktadır. (Bu konuda Anayasa Mahkemesi'nin pek çok kararları vardır.)
b) Nema, kanuni faiz değildir: parayı elinde bulunduranın “yatırım” aracıdır; iyi değerlendirirse, faizin çok üzerinde kazanç elde etmiş olacaktır ve zamanında parasını alamayan alacaklı bu kazançtanyoksun kalmış olacaktır.
c) Öte yandan ülkemizde 1980 yılından beri paranın alım gücü hızla ve sürekli düşmektedir. Özellikle son otuz yılda yüksek enflasyon nedeniyle zamanında ödenmeyen alacak aşınmakta ve “değer” kaybetmektedir. Bu yüzden rakamsal olarak artmış gibi görünen, aslında artmayıp alım gücü düşen ücret ve kazançlar üzerinden yapılantazminat hesabında, borçlu zararına bir durum söz konusu değildir,
d) Burada da kaybeden alacaklıdır. Çünkü, yüksek enflasyon, paranın alım gücündeki aşırı düşüş nedeniyle alacak aşınmakta ve değer kaybetmektedir.
5) Alacağın değer kaybı konusunda, son on yıldan beri Anayasa Mahkemesi çok sayıda kararlar vermiş bulunmaktadır. Bu kararlarda “zamanında ödenmeyen alacağın, enflasyon koşullarında paranın alım gücü oranında değer kaybına uğradığı şu gerekçelerle
kabul olunmuştur:
a) Alacaklının alacağını geç tahsil etmesi halinde, enflasyon karşısında meydana gelen “değer kaybının” giderilmemesi, “alacağına gerçek değeriyle” ulaşmasını engellemekte; borçlunun ise borcunu gerçek değerinin altında ödemesine yol açmaktadır. Bu durm, taraflar arasındaki adil dengeyi alacaklı aleyhine bozmakta ve alacaklıya ölçüsüz bir külfet yüklemektedir. Adil dengenin kurulabilmesi için borçlunun borcunu gerçek değeri üzerinden ödemesi gerekir.
b) Yüksek enflasyonist ortamlarında parayı elinde bulundurmanın ve çeşitli yollarla değerlendirmenin “getirisi” para borcunun ödenmesi sırasında ödenecek “kanuni faiz oranının” çok üzerinde olacağından borçlu borcunu süresinde ödemekten kaçınabilecektir. Para borcunun belirtilen sebeplerle geç ödenmesi alacaklının yoksun kaldığı paranın ödendiği tarihe kadar geçen sürede enflasyon etkisiyle makul olanın ötesinde bir ekonomik kayıp yaşamasına neden olacaktır,
c) Yüksek enflasyon, dolar kurundaki artış, altının olağanüstü değerlenmesi, paranın satın alma gücünde azalma etkisiyle, zamanında ödenmeyen alacağın değer kaybetmesi, “borçlunun malvarlığında çoğalma” ve “alacaklının malvarlığında azalma” sonucunu doğurmakta; borçlunun malvarlığındaki haksız çoğalmayı alacaklıya vermesi gerekmektedir" denilmiştir.
6) Görüldüğü gibi, TBK’nun 55.maddesine 12.Yargı paketi ile eklenen haksız fiillerde faizin “karar tarihinden” işletileceğine ilişkin düzenleme,
a) TBK’nun 117.maddesindeki “haksız fiilde fiilin işlendiği tarihte borçlu temerrüde düşmüş olur” hükmüne;
b) “Zarar veren daima temerrüt halindedir ve faizin başlangıcı zararın doğduğu tarihtir.”(Fur semper n moro) evrensel hukuk kuralına, hak ve adalet ilkelerin aykırıdır.
c) Anayasa Mahkemesi kararlarında belirtildiği gibi, geç ödeme nedeniyle, “borçlunun malvarlığında çoğalma” ve “alacaklının malvarlığında azalma” olmakta; borçlunun malvarlığındaki haksız çoğalmayı alacaklıya vermesi gerekmektedir.
d) Gene Anayasa Mahkemesi kararlarında belirtildiği gibi, yüksek enflasyon koşullarında paranın alım gücündeki düşüş nedeniyle, zamanında ödenmeyen alacaktaki değer kaybının borçlu tarafından ödenmesi gerekmektedir.
7) TBK 55.maddesine eklenen fıkradaki bir başka yanlış da, uzun uzun tazminat hesaplarının nasıl yapılacağının anlatılmasıdır. Bu, şunun için yanlıştır:
a) Tazminat hesapları kanunla düzenlenmez; bu, teknik bir konudur;zamanla formüller, kurallar ekonomik göstergelere göre değişebilir.
b) Bundan önce de iki kez tazminat hesapları kanunla düzenlenmiş ve iki kez Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir.
Birincisi 2016 yılında, diğeri 2021 yılında Karayolları Trafik Kanunu’nun 90.maddesinde yapılan değişiklikle “tazminatların sigorta genel şartlarına göre hesaplanması” Kanun hükmü haline getirilmişse de,
her iki kanun değişikliği de Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmiştir.
Sonuç: TBK 55.maddesine eklenen akılalmaz fıkra Resmi Gazete’de yayınlanır yayınlanmaz derhal Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası açılmalı ve büyük haksızlıklara ve hak kayıplarına neden olunacağı
belirtilerek ivedi iptali istenmelidir.
(Yukardaki açıklamalarımız iptal davası açacak olan milletvekillerine "iptal gerekçesi" olarak kullanılmak üzere gönderilecektir.)
“CHP kurultayı tartışmasının öğrettiği en önemli gerçek şudur; siyasetin nihai hakemi/hakimi mahkemeler değil, toplumdur.”
Yeni Partinin siyasi programından bağımsız olarak kurulmasının siyasetin bir gereği olarak doğru bir adım olduğu görüşündeyim.
İşyerinde Kalp Krizi ve Ani Sağlık Olayları: İş Kazası Niteliği, İşverenin Yükümlülükleri ve Hukuki Sorumluluk
Av. Ahmet AVCI yazdı...
https://t.co/CigPxO8OIK
@yankibuyuksezer Dosya yoğunluğu diyeceğim ama birçok çalışkan hakimimiz de celse arasında değerlendirme yapabiliyor. Dosya yoğunluğu mazeretinin de bir karşılığı yok.
@raufkarasu Kararın hatalı olduğu görüşündeyim. Gerçek varken varsayıma gidilemez. Yargıtay kısa süreli de olsa hesap tarihindeki yaşa göre uygulama yapmıştı bir dönem. Eski içtihada dönülmesi daha isabetli olacaktır kıymetli hocam.