Şahsen ülkenin bekasının, bütün memleketin birkaç kişinin ardında sıralanmasından, söylediklerinin kutsal kabul edilmesinden geçtiğine inanmıyorum
Kurumların içi boşaltılırsa o kişinin aklına mahkum kalınır. Kriz anında ise tek kişiye güvenilemez
Krizden ancak birlikte çıkılır
Erdoğan "babadan oğula rejim" mi istiyor? Olivier Roy'ya sordum:
“Sanmıyorum. Oğulun, babasının karizma ve aurasına sahip olmadığı açık. İnsanlar verse verse babasının hatırına oy verir. 25 yıllık iktidarın getirdiği bozulmadan sonra bu yetmez. Üstelik Erdoğan'ın maiyetinin hâkim olduğu, parlamentonun kontrolünün olmadığı bir saray rejimi artık demokratik bir cumhuriyette olmadığınız anlamına gelir." #gelecekfikirler
Hiç bir konuda halkımız şu refleksi vermiyor. Ne milli değerlerine sahip çıkıyor, ne kültürüne ve tarihine, ne de topraklarına.
Sanki iktidar değiştiğinde her şey düzelecekmiş gibi, ya da bir mucize beklermiş gibi, ölüm sessizliği içinde bekliyor. Ama kaybedilen pek çok şey geri gelmeyecek...
"Erdoğan'ın seçimsiz Türkiye istediğini sanmam. Erdoğan popülist biri, halk desteğine sahip olduğunu göstermeye ihtiyacı var. O hâlâ seçimleri kazanmayı planlıyor. Ve muhalefeti yargıyla zayıflatıp yok etmenin en iyi yol olduğunu düşünüyor." Olivier Roy ile söyleşimizden. #gelecekfikirler
"AKP-Erdoğan'ın olumlu mirası Anadolu'nun gelişmesidir. 1995-2015 arası Anadolu zenginleşti. Seyahat, eğitim, sağlık arttı. Ama paradoksal bu, insanların daha az muhafazakâr, daha çok seküler ve eleştirel olmasına yol açtı. Artık kimse otomatik AKP seçmeni olmuyor. Siyasette minnettarlık yoktur. Size yardım eden bir parti, 15 yıl sonra herkes tarafından unutulur." Olivier Roy ile söyleşimizden... #gelecekfikirler
Dünya siyasi tarihinin en çirkin, en ahlaksız günlerini yaşıyoruz ve bunu malesef Türkiye’de yaşıyoruz, ve utanması gerekenlerde hiçbir utanma emaresi yok.
Birkaç seneye utanırlar…
“Sadece İslamcı değil, her popülist iktidar kültürel-dini alanı ele geçirmeye çalışır. Trump, Orban da bunu yaptı. Ama bu girişim hep başarısız oldu. İktidarlar dini öne çıkardıkça dini pratik düştü. Türkiye’de de İran gibi iktidar İslami kültürü dayattıkça toplum sekülerleşti.” Olivier Roy’a, iktidar “AK gençlik mi yaratmaya çalışıyor” diye sordum. #gelecekfikirler
"CHP'den AKP'ye transferler çaresizlikten. Yolsuzluk iddiası ya da mali yardım yoluyla manipülasyon klasik yöntem. Ama bu, seçmen hareketinin karşısında tutunamaz. Bu yöntem birkaç belediye kazanmayı sağlayabilir, ama kamuoyu mevcut rejime o kadar düşmanca yaklaşır ki, bu yöntemi kullanan pişman olur." Olivier Roy ile söyleşimizden. #gelecekfikirler
İlber Ortaylı’yı kaybetmişiz, çok üzgünüm. Ailesinin, sevenlerinin, hepimizin başı sağ olsun!
Hasetçilerin atıp tutmasına bakmayın, gerçek bir entelektüeldi. Kişisel hukukumuzdan da biliyorum, irfanı (görgüsü ve kültürü) ilminden çok ileriydi.
Vasatlıktan, ukalalıktan, kasaba muhafazakarlığından yaka silktiği iyi bilinir. Ne ki tarihçiliğinin gereği ilkesel olarak geleneksel değerlere hürmet etmeyi hiç elden bırakmadı. [Cahil ve hödük sözcüklerini “bilgisiz” anlamında değil, bilakis “bilmediğini de bilmeyen” (gafil) anlamında kullanırdı.]
Ülkemiz için hakikaten büyük bir kayıp! Kaybı, sanırım kolay kolay yerini dolduracak birinin olmadığı idrak edildiğinde daha iyi anlaşılacaktır.
Nur içinde yatsın!
*Kanuni Sultan Süleyman’ın aklına takılan ve onu yoran bir soru vardır.*
Çok güçlü bir duruma getirdiği Osmanlı Devleti’nin akıbetini hayâl eder, *günün birinde “Osmanoğulları da inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı?”* diye..
Bu sorunun cevabını almak için dönemin ünlü Türk alimi Yahya Efendi’ye Sadrazamını gönderir.
Sadrazam gider, sorar ve döner.
Kanuni; “Ne dedi?” diye sorunca Sadrazam cevabı söyler; “Neme lazım dendiği zaman!.”
“- Başka bir şey söylemedi mi?”
“- Hayır efendim. Bir tek cümle söyledi.”
Bu cevabı uzun bir süre düşünen Kanuni, sonunda ünlü alime mektup yazar, bunun ne anlama geldiğinin açıklanmasını ister. “Çeşitli yorumlar yapıyorum, ama doğrusu nedir, onu ancak siz söylersiniz..” der.
Ve ünlü alim Yahya Efendi de bir mektup yazıp, Kanuni’ye gönderir...
(*Bu mektup günümüzde Topkapı Sarayı'nda sergilenmektedir.*)
Mektup şöyle;
*“Bir devlette zulüm yayılırsa, haksızlık, hukuksuzluk ve yolsuzluk sıradan bir hale gelirse, işitenler de “neme lazım” deyip uzaklaşırsa, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yerse…*
*Bilenler bunu söylemeyip susarsa ve gizlerse..*
*Fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin feryadı göklere çıkar, bunu da taşlardan başkası işitmezse..*
*İşte o zaman devletin sonu görünür.*
*Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır. Halkın güven ve itimadı sarsılır. Asayişe itaat hissi kaybolur.*
*Halkın umutları yok olur, böylece devletin yıkılması mukadder ve kaçınılmaz hale gelir..”*
✍🏽 NOT: Bu mektup, 500 sene önce yazılmış ve Topkapı Sarayı’nda sergilenmektedir..
İranlı düşünür Dr. Abdülkerim Sürûş’un İran’ın yeni dini lideri Mücteba Hamaney’e hitaben yazdığı mektuptan bazı bölümler;
Sayın Hamaney!
Bu mektubu gizlice gönderip, yabancı rüzgârın bile girmediği bir yalnızlıkta elinize ulaşmasını sağlayabilirdim. Fakat davulu kilimin altında çalmamayı, samimiyeti gizlememeyi daha doğru gördüm; sözümü açıkça ve apaçık söylemek istedim.
Gücüm yettiğince öfkemi bastırıyor, ülkenin geleceği ve yıkıcı beceriksizliklerin İran’ı yakıp kavurması karşısındaki derin kaygıyla kalemin taşkınlığını sabırla dizginliyorum. Doğruyu söylemeyi sertliğe dönüştürmeden, sözümü yumuşaklık ve edep içinde söylüyorum ki bir gönlü nasihatle ısıtabileyim ve bir hükümdarı kötü siyasetin felaketinden kurtarabilelim.
Halkın eleştirilerini dinlemek sizin görevinizdir; hem de gizlice değil, açıkça.
Velâyet-i fakihi övmek için yüz toplantı düzenliyorsunuz; bir tane de onu eleştirmek ve hatalarını incelemek için düzenleyin. Gazetelerde ve televizyonlarda yüz övgücü ve methiyeci var; bir eleştirmeni de hoş görün. Sadece hoş görmekle kalmayın, teşvik edin ki kusurlarınızı açıkça söyleyebilsin.
Eleştirinin sertliğini tatmanız size zarar vermez; bunun faydaları vardır. Üniversiteleri gerçekten üniversite ve ilim yuvası olarak bırakın. Öğrencilerin ağızlarının ve kemiklerinin kırılmasına razı olmayın; hançeri delille karşı karşıya getirmeyin.
Bırakın fikirler birbirinin boynuzlarını kırsın.
Gençlerin imanının zayıflamasından korkmayın.
İmanın en büyük düşmanları eleştirmenler değil, despotlardır.
Batı’ya bakın: Üç asırdır dine karşı en sert ve yıkıcı muhalefetler yapıldı ve yapılmaya devam ediyor; fakat bilgiye dayalı dindarlık hâlâ canlıdır ve kiliselerin ışıkları sönmemiştir.
Nerede adalet, yaratıcılık, merhamet ve özgürlük varsa orada Tanrı da vardır. Bizim tanıdığımız ve ibadet ettiğimiz Tanrı bu niteliklerle anılır.
Eğer toplumu adalet, merhamet ve yaratıcılıkla doldurursanız, o toplum Tanrısal bir nitelik kazanır.
Kabuklara ve zahirlere aldanmayın; hakikati mecaza satmayın.
Sayın Hamaney!
Ben de siz de bir gün efsane olacağız; fakat bu mektuplar kalıcıdır. Çünkü onlar geleceğe açılan bir pencere ve gelecek nesiller için bir aynadır; sizin yönetiminizin yüzünü gösterir ve liderliğinizin hikâyesini anlatır.
İlk adımı atın; bu mektubun herkes tarafından okunmasına izin verin. Hem de telaş içinde değil, rahatça; gece dağıtılan bildirilerde değil gazetelerde; gizli değil açık bir şekilde.
Halkla konuşmanın kapısını açın ve onlara açık cevaplar verin. Bu tür eleştirilerin ve mektupların çokluğundan korkmayın. Eğer adalet bağı sağlamlaşırsa bu mektupların sayısı da azalır. Azalmazsa bile…
Hesabı temiz olanın hesap vermekten korkusu olur mu?
Halkın haklarına gösterilecek en küçük saygı, sözlerinin dinlenmesi ve değerlendirilmesidir. Bu kapıyı açık tutun; çünkü onda yüzlerce açılım vardır.
Menfaat beklemeyen bu kalemlerin kıymetini bilin ve zamanın tokadı gelmeden önce eleştirinin helvasını bedava iken tadın.
Nasihat edenlerin güvende olmaması ne İslam Cumhuriyeti için bir övünçtür ne de sizin adınız için iyi bir hatıra. Yiğitliği gençlerin ölümüne çevirmeyin.
Son olarak yine Sa‘dî’nin o zarif sözlerine başvuruyorum; onun nasihat kapısını hükümdarlara açan sözleriyle:
“Bir hükümdar halkını gözetirse,
aldığı vergi helaldir; çünkü bu çobanlığın ücretidir.
Ama halkın çobanı olmazsa, zehir olsun ona;
çünkü yediği her lokma Müslümanlardan alınmış bir cizyedir.”
— Abdülkerim Sürûş
"Sosyal Çürüme" diye bir şey varsa dinamiği hakkında Kemal Tahir'i dinleyebiliriz. Kurt Kanunu'ndan bir alıntı:
"Bu düzende, Doğulu devlet, halklara karşı ödevlerini yerine getiremez olur. Halkın düşmanlığı, bir anlamda da umutsuzluğu arttıkça artar. Yüksek idarecilerle onların hırsızlık ortakları da bu umutsuz halklara gittikçe daha etkili kötü örnek olurlar. Bir yandan zenginlik “düşmanlığı alıp yürürken öte yandan insanlar içinde debelendikleri kara yoksulluktan ancak vurgunla, kanunsuz çarpmalarla, lotaryalar yoluyla kurtulacakları inancına varırlar. Böyle ortamlarda hırsızlık ayıp olmaktan çıkar. Toplumun en alt tabakalarında sürünenler bile hiç olmazsa çocuklarını okutup bu soygun çetesine katmayı biricik amaç edinirler. Böyle ortamlarda halklara doğruları anlatmak giderek imkânsızlaşır. En akıl almaz yalanlar, hayaller tabulaşarak en açık gerçeklerin yerini tutar. Bu sebeple böyle ortamlarda siyasi partiler ister istemez birer yalan fabrikası haline gelir. Seçmen söylenene değil, bunlardan hangisinin iktidara daha yakın olduğuna, yakın olanlardan da hangisinin vurguna daha açık, daha yatkın olduğuna bakar. Böyle durumlarda politikacıları hırsızlıkla suçlamak, onların seçim güçlerini azaltmaz, tersine artırır!"