TÜRK HUKUKU HİÇBİR ZAMAN MANDA ALTINDA OLMAMIŞTIR, HİÇBİR ZAMAN DA OLMAYACAKTIR.
Avrupa Parlamentosu, Türkiye’yi Lüksemburg ya da Brüksel’in bir vilayeti sanma gafletine düşmemelidir. Aldığı kararların milletimizin nezdinde hiçbir hükmü, hiçbir itibarı ve hiçbir karşılığı yoktur.
Türkiye, binlerce yıllık devlet aklına ve millet iradesine sahip bağımsız bir devlettir. Avrupa’nın siyasi mühendislik projelerine boyun eğecek, dışarıdan verilen talimatlarla yönünü tayin edecek bir ülke değildir. Türkiye’yi kendi jeopolitik hesaplarınız için cephe ülkesi, savaşan bir ordu veya taşeron güç hâline getirmeye çalışırken gösterdiğiniz pervasızlığın bedelini de hesaba katmak zorundasınız.
Bugün Avrupa Parlamentosu’nun Sayın Adalet Bakanı Akın Gürlek üzerinden aldığı karar, aslında hukuki bir değerlendirme değil, Türkiye’ye yönelik siyasi bir vesayet girişimidir.
Bu kararın satır aralarında verilen asıl mesaj şudur: “Siz bizim değerlerimize, çıkarlarımıza ve dayatmalarımıza kayıtsız şartsız uymazsanız Avrupa’da yeriniz yoktur.”
Ne acıdır ki Türkiye’de yıllarca Batı karşıtlığı üzerinden siyaset üreten bazı çevrelerin içinden, bugün Batı’dan daha fazla Batıcı, Avrupa’dan daha fazla Avrupacı bir anlayış türemiştir.
Bu anlayışın etrafında sağ sol İslamcı muhafazakar kimlikli öyle bir hat oluştu ki galiba Avrupa içerdeki bu hatta çok güveniyor
Öyle ki bunlar artık Türkiye’nin değil, Avrupa’nın geleceği için kaygılanmakta; Avrupa’yı kurtarma yarışına girmiş görünmektedir.
Oysa gerçek şudur: Avrupa Parlamentosu’nun bu kararı, farkında olmayanlara Türkiye’nin Avrupa Birliği tarafından hiçbir zaman eşit bir ortak olarak görülmediğini bir kez daha göstermiştir.
Türkiye’ye sürekli demokrasi ve hukuk dersi vermeye kalkanların ülkelerinde Siyonist İsrail’in avukatlığını yapmaktan ve demokratik haklarını kullanan vatandaşlarına polis baskısı öde baskılarla demokratik haklarını almaktan vazgeçmeliler
Avrupa söz konusu kendi çıkarları olduğunda nasıl çifte standart uyguladıkları bir kez daha ortaya çıkmıştır.
Milletimiz şunu iyi bilmektedir: Türkiye’nin geleceği Brüksel koridorlarında değil, Ankara’nın iradesinde şekillenecektir.
Avrupa Parlamentosu’nun siyasi bildirileri değil, Türk milletinin kararı belirleyici olacaktır.
Dün
Doğu’nun Çanakkalesi’ndeydik
Birinci Dünya Savaşı’nın en önemli cephelerinden biri olan Kafkas Cephesi’nde, Arhavi Balıklı Köyü’nde mücadele ederek vatan toprağına düşen aziz şehitlerimizi anmak ve şehitliğimizin bulunduğu alanda maden çalışması yapılmaması yönündeki hassasiyetlerimizi paylaşmak üzere, Pilarget Köyü Derneği’nin davetlisi olarak Arhavi’deydik.
Vatandaşlarımızla bir araya gelerek hem şehitlerimizi rahmet ve minnetle andık hem de son dönemde bölgede gündeme gelen maden faaliyetleri konusunda karşılıklı görüş alışverişinde bulunma, birbirimizi anlama ve hasbihal etme fırsatı bulduk
Balıklı Şehitliği’nin bulunduğu alanın doğal sit alanı ilan edilmesi, Çanakkale’de olduğu gibi burada da anlamına yakışır bir anıtın inşa edilmesi, tespit edilen ve henüz tespit edilemeyen şehitlerimizin isimlerinin araştırılarak bir kitabe hâline getirilmesi gerektiğini ifade ettik.
Ayrıca, Doğu Karadeniz’den başlayarak Kuzeydoğu Anadolu’daki tüm illerimizin öğrencilerinin bu bölgeyi tanımalarına imkân sağlayacak çalışmaların yapılmasının önemine dikkat çektik. Teşkilat-ı Mahsusa’nın cephedeki teşkilatlanmasını, son derece sınırlı imkânlar ve az sayıdaki düzenli muvazzaf askerle, çok güçlü Rus birliklerine karşı nasıl destansı bir mücadele verildiğini ve nasıl yenilmeden direndiklerini anlatan ibret dolu hatıraların gelecek nesillere aktarılmasının elzem olduğunu vurguladık.
Bu vatan için canlarını ortaya koyan kahramanlarımızın hatıralarının yaşatılması ve emanetlerinin korunması gerekiyor.
Öte yandan vatandaşlarımız, bölgede yürütülen maden tartışmalarıyla ilgili hassasiyetlerini, beklentilerini ve hangi noktalarda neden ısrarla itiraz ettiklerini bizlerle paylaştılar. Biz de kendilerini dikkatle dinleyerek anlamaya çalıştık.
Bu anlamlı organizasyonu gerçekleştiren Paget Köyü Derneği ve Başkanı Hazım KURTOĞLU’na Arhavili dostlarımıza gönülden teşekkür ediyoruz.
Bu vesileyle, Doğu’nun Çanakkalesi olarak nitelendirdiğimiz Balıklı’daki aziz şehitlerimizi rahmet, minnet ve şükranla yâd ediyor; Kafkas Cephesi’nde mücadele eden Teşkilat-ı Mahsusa kahramanlarını da saygı, rahmet ve minnetle anıyoruz.
Güne Merhaba.
Bir kez daha yine yeniden Sayın @cansucamlibel ile gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi ülkemiz ve milletimiz için faydalı olması dileği ile paylaşıyoruz
Söyleşiyi okuyarak düşüncelerini pozitif ve negatif olarak analiz ederek ifade eden her bir duyarlı sosyal medya takipçilerimize ve köşe yazarlarına ve akademisyenlere ve siyaset dünyasında duyarlılık gösterenlere
YouTube kanallarında analiz yapanlara
çok teşekkür ediyoruz.
⬇️⬇️⬇️⬇️⬇️
“Siz bu proje bir tek İmamoğlu üzerinden mi yürüyor sanıyorsunuz? Projenin Cumhurbaşkanımızın çevresinde karşılıkları var”
-Velev ki sizin dediğiniz gibi Chatham House birtakım “üst akıl” projelerinin kotarıldığı yer, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan daha işte bir buçuk ay önce aynı yerde “Türkiye’nin Dış Politika Vizyonu” isimli bir konuşma yaptı.
Fark etmiyor ki…Siz bu proje bir tek İmamoğlu üzerinden mi yürüyor sanıyorsunuz?
-Hakan Fidan üzerinden de mi yürüyor o zaman sizin mantığınızla?
İmamoğlu projesinin AK Parti içindeki, Sayın Cumhurbaşkanımızın çevresindeki karşılıkları kim?
Ayrıca Hakan Fidan'ın Türkiye devletinin Dışişleri Bakanı olarak gitmesinin Sayın Cumhurbaşkanımızın iradesinin dışında olduğunu düşünmüyorum. Hakan Fidan’ın giderek Türkiye'nin bu anlamda durduğu yeri ve tezlerini ifade etme noktasındaki iradesi başka bir şey.
https://t.co/yIjIj5NF1J
@Akinci171717 🤣🤣🤣🤣 gerçek adını neden saklama ihtiyacı duyuyorsun
Tavsiye ederim sana gerçek adınla yaz o zaman seni medeni cesaretin çok güçlü diye tarif edelim takdir edelim.
Hadi bekliyoruz hem akıncısın hem türksün bu ikisi de kahpelik hiç yakışmaz🤣🤣🤣🤣🤣
EMEKLİ CUMHURİYET BAŞSAVCISI
Mehmet Demir:
"Şu anda hala kamu görevlilerinin içinde
200.000 FETÖ'cü vardır.
Ekrem İmamoğlu bir FETÖ projesidir.
FETÖ'cülerin son sığınağı,
son kurtuluş ümidi Ekrem İmamoğlu'nu
Cumhurbaşkanı yapmak idi.
Söylüyoruım Türk milleti,
vallahi senden başka beklentim de yok."
#mutlakbutlan #özgürözel
Yolunuz açık, bahtınız aydınlık; attığınız her gol milletimize sevinç olsun Bizim Çocuklar! 🇹🇷⚽
2026 FIFA Dünya Kupası'nda ülkemizi temsil edecek A Milli Futbol Takımımız, İstanbul’umuzdan Türkiye'nin yerli ve millî markası TOGG eşliğinde oluşturulan konvoyla ABD'ye uğurlandı.
Ay-yıldızlı bayrağımızı dünya sahnesinde gururla dalgalandıracak Bizim Çocuklar’a başarılar diliyor, Dünya Kupası yolculuklarında üstün muvaffakiyetler temenni ediyorum.
#BizimÇocuklar
#FIFAWorldCup2026
#TOGG
RİZE’DE SOKAKTA DOLAŞMAK VE DİNLEMEK.
Bayram sürecinde Rize sokaklarında vatandaşlarımızla selamlaşma ve hasbihal etme fırsatı bulduk.
Rize insanı açık sözlüdür. Gerektiğinde yüksek sesle konuşur, düşündüğünü çekinmeden ifade eder.
Ancak bütün bunların temelinde samimiyet ve iyi niyet vardır.
Kimi zaman kullandıkları ifadeler sert gelebilir; ancak bu sertlik kötü niyetten değil, inandıklarını olduğu gibi söylemelerinden kaynaklanır.
15 Temmuz’un üzerinden on yıl geçti.
251 şehit, yaklaşık 3 bin gazi verdik. Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı tehdit ve tehlikelerin boyutlarını, devletin kritik kurumlarına sızarak nerelere kadar uzanabildiğini göstermesi bakımından hafızalarımızdan asla silinmemesi gereken bir yapıyla karşı karşıyayız.
Bu yapının mensupları,
Evanjelik bir akılla Kur’an’ı Kur’ansızlaştırmayı, İslam’ı İslamsızlaştırmayı hedeflemiştir.
Nasıl ki Katoliklikten Protestanlık ve Püritenlik, Yahudilikten ise Siyonizm üretilmişse; aynı şekilde Kur’an’ın anlamını tahrif ederek onu hanif çizgisinden koparıp küresel tek dünya devleti, tek dil ve tek inanç sistemine dayalı bir modele eklemlemeyi amaçlamışlardır.
Başka bir ifadeyle, pagan bir İslam anlayışı üretmek istemişlerdir.
Üzülerek ifade ediyorum ki Türkiye’de ilahiyatçıların, Diyanet’in ve birçok sivil toplum kuruluşunun suskunluğu nedeniyle bu örgütün arka yüzü, yani esas mahiyeti, maalesef yeterince anlaşılamamaktadır.
Anlaşılmayınca da sanki FETÖ ile mücadele tamamlanmış, her şey güllük gülistanlık olmuş gibi bir algı ortaya çıkmaktadır.
Niçin bunları söylüyorum?
Çünkü vatandaşlarımız bize şunu hatırlattı:
15 Temmuz gecesi milletimiz, kendi evladı olarak gördüğü Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a hiçbir tereddüt göstermeden sahip çıktı.
Milletimiz,FETÖ işgal girişiminde doğrudan Sayın Erdoğan’ı hedef aldığının farkında olarak dimdik Sayın CB’mızın arkasında durdu.
Bugün ise sanki her şey bitmiş gibi davranılıyor.
Oysa FETÖ hareketinin kadrolarının çok önemli bir kısmı, kin ve nefret duygularıyla hâlâ Sayın Erdoğan’ı devirebilmek için fırsat kollamaktadır.
Bunu gizlemiyorlar, saklamıyorlar.
Ancak AK Parti çevrelerinde siyaset yapanların özellikle yönetici elitlerin içindeki bazılarının bu konudaki duyarlılıklarının her geçen gün zayıfladığını görmek son derece üzücüdür.
Arkadaşlar;
Bu kalkışmanın hedefi Sayın Cumhurbaşkanımızın tasfiye edilmesi, AK Parti’nin ele geçirilmesi ve parti üzerinden devletin tamamen kontrol altına alınmasıydı.
Devletin, devlet dışı güçler tarafından yönetilir hâle gelmesi ve İslam’ın Hristiyanlaştırılması sürecinin önü açılmak isteniyordu.
Sayın Cumhurbaşkanımızın kararlı duruşu, milletimizin tereddütsüz iradesi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin vatansever mensupları, istihbarat teşkilatımız, yargı bürokrasimiz ve iç güvenlik birimlerimizin milletimizle birlikte verdiği mücadele sayesinde bu hayaller boşa çıkarılmıştır.
Ancak vazgeçmiş değiller.
Bugün hâlâ yurt dışında, Erdoğan sonrası Türkiye’nin nasıl ele geçirileceğine dair planlar Avrupa’da da Amerika’da da açık açık konuşulmaktadır.
Üstelik bunlar gizli saklı da yapılmamaktadır.
Peki, AK Parti çevrelerindeki siyasal elitlerin bazılarının,iş dünyasının önde gelen isimlerinin ve sivil toplum elitlerinin böyle bir tehlikeyi gören, bu konuda dertlenen bir yaklaşımları var mı?
(TEŞKİLATIN TABANI VE AK PARTİ HAREKETİNİN DOĞAL TABANI İSTİSNADIR VE HER ŞEYİN SON DERECE FARKINDADIR 15 TEMMUZDAN BU YANA DUYARLILIKLARINDAN HİÇ ÖDÜN VERMEDİ VERMİYOR)
Üzülerek görüyorum ki yönetim hattının önemli bir kısmının böyle bir hassasiyeti bulunmamaktadır.
Hatta FETÖ konusunun gündeme getirilmesinden bile rahatsız olacak noktaya gelen isimler vardır.
Tel Aviv–Londra hattının,
Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirme ve savaştırma konusunda kararlı olduğu görülüyor.
İç siyaseti de bu stratejik hedef doğrultusunda şekillendirmek istiyorlar.
Bu bağlamda amaç, Sayın Erdoğan’ın sandıkta kaybetmesini sağlamak; öncesinde CHP’de Özgür Özel’i yeniden genel başkanlık koltuğuna oturtmak, kurumlar üzerinde baskı kurarak “mutlak butlan” tartışmalarını etkisiz hale getirmek ve sonrasında yapılacak bir seçimden Türkiye’ye bir “Zelenski modeli” çıkarmaktır.
Ancak dikkat edilmesi gerekenler yalnızca CHP içerisinde hareket edenler değildir.
Asıl dikkat edilmesi gerekenler, siyasal muhafazakâr hareketin içinde yer alan ve bu projeye destek veren “Zelenski müttefikleri”dir.
Bunlar sanıldığı kadar uzakta değiller; aksine çok yakındalar.
Öyle kritik noktalardalar
olabilirler ki gerektiğinde Özgür Özel’den yana kurumları arayabilecek kadar kendilerinden ve güçlerinden emin olup,güçlerini mutlaklaştırıp kendilerini YARI TANRI HERKÜL olarak görebilecek etkili pozisyonlarda bulunabilirler.
Şimdi gelin, bu tablonun içinden çıkın.
Ey Türkiye’deki siyasal muhafazakârlar!
Samimi duygularınızın, inançlarınızın ve siyasi hassasiyetlerinizin üzerinde kimlerin hangi planları yaptığını bir kez daha sorgulamanın zamanı gelmedi mi?
Bir soru daha soralım;biz mutlak BUTLAN sürecinde ÖÖ’nin avukatlığını sadece CHP’ni Zelenski hattı yapıyor sanıyorduk.
Meğer iktidar çevrelerinin içinde hem de etkili isimlerinde Zelenski hattında ÖÖ avukatlığı hatta CHP’nin Zelenski hattından daha yüksek sesle sahiplik yaptıklarını duyuyoruz.
Umarız doğru değildir.?
O isimlere çağrımız milletimizin aklı ile oynamayın.
Yapay zekâ ve teknolojik gelişmeler karşısında Vatikan’ın ortaya koyduğu çalışmalar neden Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yapılmıyor?
Neden üniversiteler bu konuda öncülük etmiyor?
Neden sivil toplum kuruluşları bu meseleye yeterince eğilmiyor?
Vatikan, insanlığın geleceğine yönelik Hristiyan antropolojisi üzerine düşüncelerini kamuoyuyla paylaşmış; yapay zekâ ve bilimsel ilerlemelerin hızla yükselişi üzerine değerlendirmelerde bulunmuş, riskler ve faydalar başlığı altında 164 maddelik kapsamlı bir metin yayımlamıştır.
Yapay zekâ, dijital devrim ve teknolojinin son derece hızlı ilerleyişi karşısında ortaya çıkan insanın varlık ve anlam krizi risklerine karşı, İslam dünyasının düşünsel yorgunluğu ne yazık ki devam etmektedir.
İslam dünyası, sanayi toplumunun ortaya çıkardığı bireysel ve toplumsal psikolojiyi yönetmekte zorlandığı gibi; bu psikolojinin inşa ettiği krizleri anlamlandıracak bilgiyi üretmekte ve kendisini yenilemekte de yeterince başarılı olamamıştır.
Sanayi devrimi sürecinin ortaya çıkardığı sosyolojinin hâkim kültürü; İsrail’i küresel ölçekte hegemonya merkezi yapmak isteyen aklın, paganizm odaklı dönüştürmeye çalıştığı insanı kültürel ve inanç anlamında değişime zorlamıştır.
Buna rağmen birey, aile, büyük aile, toplum ve millet; hâkim sisteme karşı bir şekilde direnmiş ve kendisini koruma kabiliyeti geliştirmiştir.
Ancak bu koruma kabiliyeti, kısmen bir düşünsel tembelliği de beraberinde getirmiş; gelebilecek yeni dalgayı okuma ve anlama noktasında bizi eksik bırakmıştır.
Şimdi artık sanayi toplumunun ötesinde büyük bir devrimle karşı karşıyayız.
Kimi zaman insanlığın hayranlıkla izlediği bu süreç, insan aklının ve zekâsının ihtişamını göstererek insanın ne kadar yüce bir varlık olduğunu hatırlatırken; diğer yandan da bu aklı ve zekâyı tanrılaştırmak, başarı üzerinden insanlığı teslim almak isteyen hâkim bir kültürü ortaya çıkarmaktadır. Bu süreç, insanı ciddi bir varlık ve anlam krizine sürükleme riski taşımaktadır.
Bütün bunlar yaşanırken bizler hâlâ bu meseleleri olması gereken ölçekte konuşabiliyor değiliz.
Elbette konuşanlar var.
Ancak Vatikan kadar insanın varlığının anlamı üzerine konuşabilecek güçlü bir zemini neden Müslümanlar inşa edemiyor?
Neden üniversiteler çok hızlı bir şekilde bu bağlamda küresel ölçekte çalıştaylar düzenlemiyor?
Neden Diyanet İşleri Başkanlığı; önce Türk dünyasını, ardından İslam dünyasını, sonra Katolik dünyasını, Ortodoks dünyasını ve yapay zekâ ile dijital devrim karşısında insanın anlam krizine dair endişe taşıyan hangi inanç grubundan olursa olsun bütün düşünürleri bir araya getirerek insanlığın umudunu yükseltecek adımlar atmıyor?
Evet, son sözümüz bir çağrıdır.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nı göreve davet ediyoruz.
Anadolu’daki âlimleri göreve davet ediyoruz.
Üniversitelerin ilahiyat, sosyoloji, felsefe ve psikoloji bölümlerini göreve davet ediyoruz.
Üniversiteleri göreve davet ediyoruz.
İletişim Başkanlığı’nı göreve davet ediyoruz.
Türkiye’nin tarihsel birikiminin, bu süreçleri yönetmeye yetecek güce sahip olduğuna inanıyoruz.
Bu sorumluluğu yerine getirmek üzere birlikte büyük bir fikrî ve medeniyet gücü inşa etmeyi önemsiyoruz.
Gençler.
Geleceğimiz sizsiniz
Aklinizi ve zekanızı özgürleştiririp yapay zeka devrimi sonrası insanlığın hangi bilimsel gerçeklikle karşılaşacağına dair bilgiyi arayıp bulacak sizsiniz.
“Sorgulayın!
“Düşünün araştırın sorgulayın ve hakikatin zorlu yollarında yürümekten yorulmayın”
Gençler;
Allah,
Kur’an’da ayetlerin birçoğunu diyalektik ve soru odaklı bir şekilde vahyediyor: “Düşünmez misiniz?”, “Görmez misiniz?”, “Bakmaz mısınız?”, “Akletmez misiniz?”, “Bilmez misiniz?” Bunlar soru değil mi?
Bu memleketin bilim tarihinde, soru sormayı ve soru sorarak bilim yapmayı terk edenler, Tanrı’dan koptular; Allah’ın varlığında kendilerini bulacaklarına, aklı ve zekâyı hayatlarından tasfiye ettiler. Aklın ve zekânın özgürlüğünü yok ettiler. Varlıkla olan ilişkiyi sonlandırdılar.” @metinkulunk
Güne Merhaba.
İMPARATORLUKLARIN YÜKSELİŞİ VE ÇÖKÜŞÜ.
İmparatorluklar yükselir, güçlenir ve sonunda çökerler.
Tarih boyunca medeniyetlerin yükselişlerinin temel sebeplerinden biri, bilim üretme kabiliyetlerinin güçlü olmasıdır.
Eleştirel düşüncenin merkezde olduğu, soru sorma kabiliyetinin geliştiği; araştıran, sorgulayan ve bilineni yeterli görmeyip bilinmeyeni arayan toplumlar güçlenmiş ve yükselmiştir.
Çünkü medeniyetleri büyüten şey sadece askerî ya da ekonomik güç değil; akıl, zekâ ve düşünsel üretim kapasitesidir.
TEVAZUNUN KAYBI VE ÇÖZÜLME SÜRECİ.
Ancak yükseliş devam ettikçe birçok imparatorluk tevazusunu kaybetmiştir.
Ortak hedefler yerini bireysel çıkarlara bırakmış, dar çevrelerin oluşturduğu derebeylikleri güç kazanmıştır.
Birlik duygusu farklı sebeplerle zayıfladığında ise çözülme süreci başlamıştır.
Tarih göstermektedir ki içerideki parçalanma başladığında dışarıdaki tehditler daha etkili hale gelir ve büyük yapılar yavaş yavaş dağılmaya başlar.
LİYAKAT VE EHLİYETİN TASFIYESİ
En önemli kırılma noktalarından biri de liyakat ve ehliyetin tasfiye edilmesidir.
Kurumlarda yükselişler; bilgiye, emeğe ve kabiliyete göre değil de siyasetin dar hesaplarına göre şekillenmeye başladığında yozlaşma kaçınılmaz olur.
Sadece “ben” odaklı anlayışların hâkim olduğu yapılarda kurum kültürü zayıflar, devlet mekanizması yavaş yavaş küçülmeye ve işlev kaybetmeye başlar.
EKONOMİK BOZULMA VE SERVETİN TOPLANMASI.
Ekonomik anlamda toplum büyük sıkıntılar yaşamaya başladığında, servetin çok küçük bir grubun elinde toplanması sosyal kırılmaları artırır.
Mutfakta, sofrada ve cepte yaşanan zorluklar büyüdükçe toplumun devlete olan güveni de zedelenir. Böyle dönemlerde küresel finans elitlerinin ve dış ekonomik güçlerin ülkeler üzerindeki baskısı daha da artar.
ELEŞTİREL DÜŞÜNCENİN TASFIYESİ
En kritik başlıklardan biri ise eleştirel düşüncenin tasfiye edilmesidir.
Sivil, siyasi ve kamusal hayatta monolitik bir düşünme biçiminin hâkim hale gelmesi; her şeyin tek merkezden yönetilmeye çalışıldığı bir kültür oluşturur.
Farklı düşüncelerin bastırıldığı, sorgulamanın tehdit olarak görüldüğü toplumlarda düşünsel üretim durur. Düşünce üretiminin durduğu yerde ise medeniyet enerjisi zayıflar.
AKIL VE ZEKÂDAKİ BÜYÜK YENİLGİ
Asıl büyük yenilgi askerî ya da ekonomik alanda değil; akıl ve zekâ alanında yaşanır.
Çünkü düşünmeyen, sorgulamayan ve yeni bilgi üretemeyen toplumlar zamanla kendi iç enerjilerini kaybederler.
Medeniyetlerin çöküşü çoğu zaman dışarıdan değil, içeride aklın, liyakatin ve eleştirel düşüncenin kaybolmasıyla başlar.
AİLE MESELESİ, BİR SİVİL TOPLUM KURULUŞU, BİR GRUP, KULÜP YA DA CEMAATİN İNİSİYATİFİNE BIRAKILMAYACAK KADAR STRATEJİK OLARAK ÖNEMLİDİR VE MİLLİ GÜVENLİK MESELESİDİR.
BU, BİR DEVLET MESELESİDİR.
BU MESELE, “ANADOLU TOPRAKLARINDA VAR OLMAYA DEVAM EDECEK MİYİZ, ETMEYECEK MİYİZ?” MESELESİDİR.
BÖYLE BİR MESELE, BİRTAKIM CEMAAT YA DA STK’nın, KALIPLARIN DIŞINDA DÜŞÜNME KABİLİYETİNİ KAYBETMİŞ MODELLERİN ELİNE TERK EDİLEMEZ. STRATEJİK ANLAMDA GÖRÜŞLERİ ALINSA DA, SÜREÇ YÖNETİMİ BÖYLE BİR YAPIYA TESLİM EDİLEMEZ ve SÜRECIN DEVLET AKLIYLA VE DEVLETIN IRADESIYLE YÖNETILMESI ELZEMDIR
Bu süreçte özellikle İçişleri Bakanlığı, sivil toplum kuruluşları temelinde ciddi sorumluluk üstlenmek zorundadır.
Sivil toplum kuruluşlarının ve hususen hemşehri derneklerinin büyük şehirlerdeki rolleri daha da aktif edilmeli, bu derneklerin aile odaklı yapacakları çalışmaların strateji ve eylem planları denetlenmeli ve teşvik edilmelidir.
Bu süreçte öğretmenler ve kanaat önderleri özellikle bu eylem planına göre harekete geçirilmelidir.
Anadolu’nun tamamında büyük ailelere bu temelde sorumluluklar verilmelidir. Büyük ailelerin farkındalıkları çok daha güçlü hale getirilir ve Devlet’e karşı bu anlamda sorumluluk sahibi oldukları hissettirilirse, bu mücadelede önemli bir mevzi kazanılmış olacaktır.
Kimse bize “aile ve devletin bekası” dediğimizde, bu yanlışların engellenmesi için verilecek mücadelede kanun, hukuk ve uluslararası ilişkiler lafıyla gelmesin!
Son olarak bu süreçte, Ankara’da, Aile Bakanlığı’mızın çatısı altında bir “Aile Yüksek Konseyi” kurulmalı ve bu konseyde akademi, siyaset ve sivil toplumdan güvenilir kanaat önderleri yerini alarak ailenin güçlendirilmesine yönelik çalışmalarda, Bakanlık dağıtımında Devlet’e karşı sorumlu kılınmalıdır. Beraberinde, her ilde bu konsey işlevsel hale getirilmelidir, anbean yapılan çalışmalar, araştırma kuruluşları üzerinden takip edilmeli ve yönetilmelidir.
Özel televizyonlar başta olmak üzere TRT’nin bütün içerikleri gözden geçirilmeli, aileye saldıran bütün içerikler Youtube kanallarından dahi kaldırılmalıdır. Sabah ve öğleden sonraki kuşaklar yayınlardan derhâl kaldırılmalı, dizi filmlerdeki dejenere ve çürümüş kültür temizlenmeli, BTK bu işte görevlendirilerek Youtube ve diğer tüm dijital platformda aileye saldıran şeytan temelli içerikleri tespit edip ortadan tamamen kaldırmalı, Kültür Bakanlığı bu tür yapımlara yayın izni vermemelidir.
Ayrıca özel okullar bir program dahilinde sürece eklemlenmeli, denetlenmelidirler.
Bu noktada mesele, tek tek bireylerin tercihlerinden ziyade, onları bu tercihlere iten ekonomik ve yapısal koşulların analiz edilmesidir.
Çünkü bir toplumda yanlış davranışlar yaygınlaşıyorsa, bu durum çoğu zaman bireylerin karakterinden değil, sistemin teşvik mekanizmalarından kaynaklanır.
Küçük ve orta ölçekli esnaf bugün üç temel baskı altında var olmaya çalışmaktadır. Birincisi, yüksek ve sabit mali yüklerdir. Kira, vergi, sigorta ve diğer giderler, gelirin dalgalı olduğu bir ortamda esnafı sürekli bir risk altında bırakmaktadır. İkincisi, büyük sermaye gruplarıyla kurulan dengesiz rekabet ilişkisidir.
Ölçek ekonomisine sahip büyük yapılar maliyet avantajı sağlarken, küçük esnaf aynı şartlarda yarışmak zorunda kalmaktadır.
Üçüncüsü ise tüketici davranışlarıdır. Artan hayat pahalılığı, vatandaşı daha ucuz ürüne yöneltmekte; bu da kaliteyi koruyan esnafın dezavantajlı duruma düşmesine neden olmaktadır.
Bu üçlü baskı mekanizması, piyasada tehlikeli bir denge üretmektedir: Dürüstlük maliyet haline gelmekte, kurallara uymak rekabet dezavantajı doğurmaktadır. Bu noktada esnafın zihninde şu düşünce yer etmeye başlar: “Doğru yaparsam ayakta kalamam.” İşte bu düşünce, ekonomik bir sorundan çok daha fazlasını ifade eder. Bu, ahlaki zeminin kaymaya başladığının işaretidir.
Durumun bir diğer kritik boyutu ise devlet algısındaki değişimdir. Vergi, normal şartlarda vatandaşın devlete katkısı olarak görülürken; bugün birçok esnaf için zorla tahsil edilen bir yük olarak algılanmaktadır. Devlet, düzenleyici ve koruyucu bir yapıdan ziyade, karşı tarafta konumlanan bir güç gibi hissedilmeye başlanmıştır.
Bu çok tehlikeli mutlaka algı pozitif olarak değişmelidir
Bu olumsuz algı değişimi, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyolojik bir kırılmadır. Çünkü devletle vatandaş arasındaki güven ilişkisi zedelendiğinde, sistemin sürdürülebilirliği de tartışmalı hale gelir.
En tehlikeli eşik ise bu durumun normalleşmesidir. Vergi kaçırmanın, kaliteden ödün vermenin ve kuralların dışına çıkmanın sıradanlaşması, yalnızca piyasa düzenini değil, toplumsal ahlakı da aşındırır. Bu noktadan sonra sorun, rekabetin adil olup olmaması değil; iyinin ayakta kalıp kalamayacağı meselesine dönüşür.
Sonuç olarak, küçük bir esnafın ağzından çıkan bu sert cümleler, bireysel bir serzeniş değil; sistemin verdiği bir alarmdır. Bu alarmı görmezden gelmek, sorunu çözmez; aksine derinleştirir. Çünkü ekonomik baskıların ahlaki kırılmaya, ahlaki kırılmanın sistem dışına çıkışa, bunun da devletle vatandaş arasındaki bağın zayıflamasına yol açtığı bir süreçte, mesele artık sadece ekonomi değildir. Bu, doğrudan doğruya toplumsal düzenin sürdürülebilirliği meselesidir.
Buna ek olarak, toplumda giderek güçlenen bir başka algı da büyük sermaye gruplarının ayrıcalıklı olduğu yönündedir. Küçük esnafın sıkıştığı bir ortamda büyük yapıların büyümeye devam etmesi, “kurallar herkese eşit uygulanmıyor” düşüncesini beslemektedir. Bu düşünce doğru olsun ya da olmasın, yaygınlaştığı anda gerçeklik kadar etkili hale gelir. Sonuç olarak güven azalır, kurallara uyum düşer ve kayıt dışı ekonomi artar. Bu da devleti daha sert önlemler almaya iter ve kısır döngü derinleşir.
Ortaya çıkan tablo yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasidir. Türkiye’de küçük ve orta ölçekli esnaf, sadece üretim yapan bir kesim değil; toplumsal yapının taşıyıcı kolonlarından biridir. Bu kesimin devlete, sisteme ve geleceğe dair umudunu kaybetmesi, doğrudan siyasi sonuçlar üretir. Ekonomik memnuniyetsizlik zamanla politik tepkiye dönüşür; adalet algısındaki bozulma ise sistem karşıtlığını besler.