Kemal Kılıçdaroğlu'nun İstanbul'daki üye katılım törenine cast ajanslarından yüzlerce figüran 950 lira karşılığında taşınmış! İşsizler, atanmayan öğretmenler, emekliler, göçmenler, hatta nereye gittiğinden olay yerinde haberdar olan İmamoğlu seçmeni... CHP figüranlarının arasına sızan muhabir Ebru Çelik @Ebrupcelik müthiş iş çıkarmış! 👏👏👏 Kemal Kılıçdaroğlu buna da, "Benim haberim yok. Bilmiyorum" der mi acaba?
Karatepe Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan herkese selamlar. Merak eden varsa içten bir şekilde söylüyorum, keyfim yerinde. İlerleyen günlerde façayı bozmamak için iyi hissetmiyorken “iyiyim” diyebilirim. O durumda bir yerlere göz kırpma emojisi koyarım.
Birçok açıdan nostaljik bir deneyim oluyor. Yıllar sonra televizyon izliyorum ve alaturka tuvalet kullanıyorum. Üstüne bir de Dünya Kupası eklenince 2002 yılında maça yetişmek için okuldan eve koşan Çocuk Deniz’e döndüm ama şişman Ronaldo’suz aynı keyfi vermiyor. Bu arada reklamlar iyice sıkıntı olmuş. Kantinden AdBlock istemek için dilekçe yazmayı düşündürdü. Sürekli meşrubat içen Boran Kuzum ve Feyyaz’ı görüyorum. Umarım müstakil bir ev alacak kadar iyi bir kaşeye anlaşmışlardır. Yoksa çekilecek çile değil. Nihat Kahveci’ninkini ev de kurtarmaz. “Kuşkaş ne topçuydu be!” Bir de yağcılık gibi olacak ama TRT 2 çok iyiymiş. İlaçlarıma henüz ulaşamamışken Kiarostami’nin Kirazın Tadı antidepresan gibi imdadıma yetişti yine. Yemekler ODTÜ yemekhanesiyle aynı. Dışarıdayken günde 1,5 öğün yiyordum, burada 3 öğün yiyorum vakit geçsin diye. Diş fırçalama işini de günde ikiye çıkardım, yine vakit geçsin diye. Alaturka tuvalet de daha sağlıklı diye duymuştum. Öyle değilse bile buradan çıkana kadar söylemeyin, motive kakalarımın tadı kaçmasın.
Bildiğiniz gibi kendi isteğimle dönüp teslim olmama rağmen ters kelepçe yapmak istediler. Rızam olmadığını söyledim. Zor kullanarak yaptılar. Şanlı direnişim yaklaşık 4 saniye sürdü. Polisler 2 katım n’apayım? Sonra emniyette birisi, “ya aslında sosyal medyaya içerik üretmek için” demiş olmalı ki; restoranda tam yemek yiyecekken “arkadaşlar bir saniye bozmayın” deyip masanın fotoğrafını çeken influencer tatsızlığında, ters kelepçeli videolarım çekildi; önden, arkadan, yandan. Hepsinde bir şekilde kameramanı bulup sırıttığım için uzak-arka açıyı yayınlayabilmişler.
Yapıcı bir eleştiri: Vatan Emniyet binası dökülüyor. Çalışanlar sıcaktan baygınlık geçiriyordu. Osmanlı’dan kalma klimalar var ve onlar da çalıştırılmıyor. Sadece amirlerin odasında son model klima var. Bu memurlar sırf siz istiyorsunuz diye kendilerine hiçbir zararı olmayan ve hatta belki sempati duydukları insanlara kötü polis rolü yapıyorlar. Duygusal yükü ağır olmalı; müstakil ev verseler yapmam. Bari bir klima alın. Yeri gelmişken söylemeden geçemeyeceğim, bu iki günlük kısa mesaim gösterdi ki Behzat Ç. ve Bir Zamanlar Anadolu’da kurmaca değil belgeselmiş, bütün diyaloglar ve karakterler birebir gerçekmiş.
Uçağa binmeden önce internetteki son dakikalarımda gördüğüm son şey “ailesinin gözüne girmek için kendini yakıyor, yazık!” tarzı yüzeysel psikolojik analizlerdi. Annemin Airbnb’de biblo kırdığı için ağıt yakması ve babamın gerçekten iyi bir baba olması dışında bütün anlattıklarım kurmacadır. Şaka yazabilmek için uydurduğum hayali çatışmalardır. Kişi ve kurumlar gerçek değildir. Mizahi bir yaklaşımdır. Pardon, mahkeme diline alıştım; siz bari şaka açıklattırmayın.
Kendimi bildim bileli hiçbir konuda baskı yapmamış, bana dair beklentiye girmemiş, çöp adam bile çizsem duvara asmış can dostlarımdır ikisi de. Her anne-baba kadar korumacı ve kaygılıdırlar. 2023’teki ilk Harbiye gösterimden sonra bile “Psikolog olsan keşke, boş vakitlerinde stand-up yaparsın” seviyesinde klişe; “yurtdışında İngilizce yapsan olmuyor mu?” diyecek kadar oğullarını gözlerinde büyütmüş insanlardır. Hemfikir olmasalar da bütün saçma kararlarımın arkasında durdular, bu gösteride de öyle olduğunu biliyorum, huzurlarınızda ikisini de öpüyorum.
Bu gösteriyi ne bir karşılık umarak ne de bir an bile cesur hissederek yayınladım. 7 yıl boyunca muhteşem bir hayat yaşadım. 25 yaşıma kadar içedönük, ölümüne karamsar, her şeyden şikâyet eden bir insan olarak; hobi seviyesinde yirmi seyirciye stand-up yapsam yeterince mutlu olacakken yüzlerce gösteride binlerce insanla beraber güldüm, yüzlerce yeni arkadaşım oldu, çok kalabalık ve sevgi dolu hissettim. Üstüne ihtiyacımın çok üstünde para kazandım.
Gencecik insanlar üniversiteleri korumak için, birçok konuda aynı düşünmedikleri belediye başkanlarına haksızlık yapıldı diye başlarına bu kadar bela alırken, “politik mizah” yaptığını iddia eden biri olarak en zararsız cümleleri bile ‘ama bunu yanlış anlarlar mı?’, ‘burayı manipüle edip sana saldırırlar mı?’ kaygılarıyla silmekten, etrafından dolanmaktan sıkıldım. O kadar sıkıldım ki, sıkıntım hayli yüksek olan korkumu aştı.
Gözaltı gecesi uyuşturucu testi sonrası götürüldüğüm hastanede beni görünce heyecanla el sallayan yetmiş yaşında teyze ise, kişisel sıkıntımı hayalimin ötesinde bir memnuniyete dönüştürdü. “Halk beni anlamadı ve başıma işler geldi” diye beklerken, “Halk beni anladı ve başıma işler geldi” oldu. WIN-WIN.
Temel seviyede Türkçe bilen, gösteriyi sahiplenen ve dayanışma gösteren herkese sevgiler. Gündemi salıyorum, kararlıyım bu sefer Moby Dick’i bitireceğim. Size dışarıda kolaylıklar.
Selahattin Demirtaş, komedyen Deniz Göktaş'a seslendi:
"On yıldır bu günü bekliyorum; Yılmaz, Cem falan benim yerime gelirler diye düşünmüştüm de denyolar beni hayal kırıklığına uğrattı.
Baktın sabahın köründe kapına dayanmıyorlar, ki en kötüsü bu şekilde beklemektir, durma sen git. Taksim'e git mesela, avukatlarımın sana ileteceği iki tane sağlam sloganı sol yumruk havada, hançereni yırtarcasına meydanın ortasında haykır, akşamına koltuğum senindir inşallah."
“TİP'in kendi programı, adayı, perspektifiyle siyaset yapma hakkı tartışılmaz. Sorun programatik iddiada değil. Sorun, bunun ‘anadili Kürtçe olan aday’ ifadesine bağlanmasında. Kürtler için dil yüzyıllık inkarın kendisidir. Hâlâ bilinmeyen dil kategorisinde işaretlenen bir varlık-yokluk ve onur alanıdır.
Buradaki incinmenin gerçekliği var ve bu küçümsenemez. Birbirimizin yaralarını deşecek söylemlerden hepimiz uzak durmalıyız.
Ortak tarihimize baktığımızda gördüğümüz ikinci husus, sistemin sol ve sosyalist siyasete yönelik yürüttüğü siyasi mühendisliktir. Sistem kendi ‘makbul solu’nu üretirken Kürt Özgürlük mücadelesinden uzak duran bir sol kriteri koydu. 60 ve 70’lerde bu stratejiyi görürüz. 12 Eylül darbesinde bunu şiddetle yaptı. 1990’larda Kürt siyasi hareketiyle yan yana gelen her demokratik gücün kriminalize edilmesi de aynı aklın devamıydı. Bugün de benzer bir strateji, farklı yöntemlerle işletilmek isteniyor.
Sosyalist olmanın gereği bu yakıcı günlerde ortak mücadele hattını çoğaltmaktan geçer. Biz çoğaltmaktan yanayız.
Böyle bir dönemde sosyalistlerin yıpratıcı tartışmalara girmesi yeni yaşamı inşa imkanını zayıflatıyor ve egemenlere hediye sunuyor.
Farkındayız, yaralı yarasını bilir; ama yarayı saracak olan da ortak mücadelenin elidir. Bizim tarihsel sorumluluğumuz o eli geri itmek değil, sıkıca tutup hangi programda buluşacağımızı konuşmaktır. Dünden beri ortada olmayan açıklamalar üzerinden tartışmayı alevlendirmek isteyenlerin tuzağına düşmemek gerekiyor. Özellikle sosyal medya üzerinden yürüyen yıpratıcı tartışmalara son verilmeli. Dolayısıyla bu tartışma bizim için kapanmıştır.
En zor dönemde bizimle duran, dayanışan, bedel ödeyen dostlarımızın kadrini biliyoruz ve barışa, demokrasiye birlikte mücadele ederek ulaşacağımıza inanıyoruz.
Öte yandan Kürt meselesini şiddetten siyasete taşıyan bir süreçte yer aldığımız için eleştirilmek bir çelişkidir. Muhatap seçme lüksü dünyanın hiçbir barış sürecinde taraflara tanınmamıştır. Kürtler de başka bir iktidаrı, başka bir baharı bekleyemez. Her gün gençler yaşamını yitirirken, asimilasyon derinleşirken, toplumsal, ekonomik, psikolojik enerji tüketilirken, ‘bu böyle devam etsin, iktidar değişince müzakere ederiz’ demek akıl dışıdır:
Mevcut iktidаrla pek çok meselede aramızda derin farklar var. On temel başlıktan belki de dokuz başlıkta farklı düşünüyoruz. Ama barış meselesi bu farkların üzerinde duruyor. Orada diyalog kurarız, müzakere ederiz, müşterekleri büyütürüz. Çünkü asıl mesele iktidarın kimliği değil, on yıllardır akan kanın durmasıdır.
CHP meselesine gelince; Saraçhane'ye ilk gidenler arasında biz vardık. İstanbul İl örgütü polis ablukasındayken Tülay Başkan'la oradaydık. Butlan kararına karşı net durduk; bunun parti içi bir mesele değil, yargı eliyle siyasetin dizayn edilmesi olduğunu defalarca söyledik. CHP bu tutumumuzdan memnuniyetini her seferinde dile getiriyorken; işin tuhafı, bazı kesimler ise bir türlü memnun olmuyor. Bazıları bizi sadece bir eylem gücü olarak görüyor, kendi gündemlerinin dinamosu olarak konumlandırmak istiyor. Bunu kabul etmiyoruz.
Hiçbir siyasi yapının zulme uğramasına sessiz kalmayız; dayanışmayı bir tercih olarak değil, ilke olarak görürüz. Bu bizim varlık gerekçemiz. Sürekli ‘DEM Parti nerede, Kürtler nerede?’ diye soranlara şunu söylüyorum. Kim ki zulme ve haksızlığa uğruyor DEM Parti orada. Ama birileri ısrarla dayanışmanın çetelesini tutacak olursa, en az borçlu çıkacak olan biz oluruz.”
Tam 10 sene oluyor.
Henüz 2015 yılında, başka bir iktidarın ve çok daha ötesinde, başka bir zihniyetin mümkün olduğuna dair o cümleleri kurmuştu.
İlk tanışıklığımız 2006 senesiydi.
Selahattin Demirtaş o zamanlar İHD Diyarbakır Şube Başkanı, ben ise 17 yaşında. Kapısını çaldığımda saatlerce dinleyip ilgilenmişti benimle.
Yıllar geçti; seçildi, vekil oldu, eş genel başkanlığa yürüdü. Ben de bu süreçte gazeteciliğe başladım. Makamlar, kürsüler değişti ama ben hep 17 yaşımdayken karşımda oturan o avukatı, o mütevazı adamı gördüm. Çizgisindeki ve iletişimindeki tutarlılık hiç eksilmedi.
Bugün, aradan geçen onca seneden sonra bu fotoğraflara bakınca hâlâ aynı Demirtaş’ı görüyorum. Biliyorum ki o cezaevi kapısını içeriden açabilecek, önüne sürülen sayısız fırsat oldu; hepsini elinin tersiyle itti.
Bir yanda onun tutuklanmasına giden yolu açan, o ifadeleri verenlerin bugünkü acınası durumlarına bakıyorum, bir yanda da onun duruşuna. Evlatlarından ayrı düşmek, 10 yıl boyunca özgürlükten mahrum bırakılmak ve tüm bunları her şeye rağmen göze alabilmek...
Kimilerine göre bu bir kahramanlık öyküsü sayılabilir. Fakat meselenin kahramanlıkla bir ilgisi yok. Bu, "Bir insan ne için yaşar?" sorusuna verilmiş en sahici cevap, hepsi bu.
İnandığı gibi konuştu, inandığı gibi yaşıyor.
Eyvallah.
Reha Muhtar öldü
Ölenin ardından konuşmak, cenaze evinde fısıltı gibidir. Sesi yükseltmek ayıp sayılır. Ama toplum hafızası cenaze evi değildir. Hafıza, vicdanın aynasıdır. Yüzleşmezsek, aynı filmi tekrar seyrederiz. Ki seyrediyoruz da. Bu yüzden birkaç söz söylemek borcumdur.
Mikrofonu kim tutuyordu?
Türkiye’nin 90’larını yaşayanlar bilir. O yıllar televizyonun krallık yaptığı yıllardı. O krallığın tahtında da Reha Muhtar oturuyordu. “Sıcak Saatler” deyince evler susar, sokaklar boşalırdı. Haber, onunla birlikte ciddiyetini yitirdi. Stüdyodan çıktı, salona indi, oradan da magazin sayfalarına gömüldü. Reha Muhtar reytingi tanrı ilan etti. Geri kalan her şey put oldu.
Ama asıl mesele reyting değildi. Mesele, mikrofonu kimin adına tuttuğuydu. Sermayenin koridorlarında, tekçi medya patronlarının masalarında gazeteci Reha Muhtar değil, “tetikçi Reha Muhtar” vardı. Gücün sopasını eline alan kalem, artık yazmaz, vururdu. Türkiye medyası o yıllarda bu vebali çok ödedi. Reha Muhtar, o dönemin en görünür yüzlerinden biriydi.
Unutulmayacak o gece
Tarih, Magazin Gazetecileri Gecesi’ni “utanç arşivi”ne mühürledi. Ahmet Kaya sahneye çıktı. Kürt olduğunu söyledi. Kürtçe şarkı yapacağını açıkladı. O cümle biter bitmez salon koptu. Çatallar havaya kalktı. Bardaklar fırladı. Küfürler yağdı. “Vatan haini” diye bağırıldı. Bir sanatçı, kendi memleketinde, kendi meslektaşlarının önünde, sadece Kürt olduğu için linç sehpasına çıkarıldı.
Tarihi utandıran sadece linç değildi. Linci sahneleyen, mikrofonu elinde kırbaç gibi sallayıp kalabalığı gaza getiren, “daha çok” diye alkışa tempo tutan adamdı: Reha Muhtar.
O gün yalnız değildi, kuşkusuz. Arkasında avuçları patlarcasına alkışlayan bir koro vardı. İsimlerini saymama gerek yok. O kare hafızalarda. Gazeteci, şarkıcı, iş insanı... Hepsi oradaydı. Hepsi alkışa ortaktı. Ama baş aktör, sahnenin ortasındaki adamdı: Reha Muhtar.
Sevgili dostumuz Ahmet Kaya ülkesinden sürüldü. Bir yıl sonra Paris’te, sürgünde son nefesini verdi. Sürgün Ahmet’e ağır geldi. Kalbi o bir yıla sığmadı. 43 yaşındaydı. 43 yaş, bir sanatçının en olgun, en üretken çağıdır. Reha Muhtar ve linç korosunun çoğu, yaşattıkları utancın bedelini ödemedi. Kariyerlerine devam ettiler. Ekranlar utançlarını gizlemeyi sürdürdü.
Ölüm, her şeyi aklamaz
“Öldü bitti” kolaycılıktır. Kişisel vebal Allah’ladır, itirazım yok. Ama kamusal vebal ölmez. Reha Muhtar mikrofonu eline aldığı an, gazeteciliği bıraktı, linci yönetti. Bir sanatçının kapısına “vatan haini” yazan mürekkebi sıktı. Bu bireysel bir kayma değildi. Bu, toplumun ortak vicdanında oluşan bir kırılmaydı. Kırılan vicdan, cenazeyle gömülmez.
Ölüm, kırılan vicdanı onarmaz. Sadece faili toprağa indirir. Geride 10 Şubat’ın utanç görüntüleri kalır. Unutursak, mikrofon yine kınından çıkar. Yine bir sanatçı hedefe konur. Yine bir salon alkışla suça ortak olur.
Hafıza intikam için değil, tekrar etmesin diye vardır.
Ferhat Tunç
"Kimse temizim demesin, kimse!" Selahattin Demirtaş tutuklandığında herkes sessiz kaldı herkes! On yıl geçti, AİHM karar verdi ama o hâlâ mahpus! Bu sadece Erdoğan kininin değil; dışardakilerin beceriksizliğinin de suçudur! Onu seven herkesin onurunda bir lekedir bu kayıtsızlık!
KAMUOYUNA DUYURU
Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ve Kamuoyuna…
2009 yılında Chp grup başkanı iken tvlerde yapmış olduğunuz, belgeye dayalı ve Akp’li rakiplerinizi adeta terlettiğiniz,istifaya zorladığınız ve iktidarın yolsuzluklarını yüzlerine vuran, sakin, kendinden emin, dürüst tavrınızla,muhalif kitlelere umut olduğunuz duruşunuzla sevmiştik sizi…
Hayatı boyunca halkının sorunlarına yakın duyarlı,ihtiyaç duyulan her emek, barış, demokrasi ve özgürlük eksenli eylemlilik ve platformlarda bulunmuş, bu çizgide şarkılar da bestelemiş, sol değerlere sahip bir sanatçı olarak ,beni de heyecanlandırdınız ve harekete geçirdiniz…
Duyduğum duyarlı sanatçı sorumluluğu sabaha karşı 4 de bana Kılıçdaroğlu marşını besteletti…Siyasi partilerde seçim şarkısı algısını değiştiren ve kaliteyi artıran sıfır (yeni) beste geleneğini başlatan bu şarkıyı o günkü şartlarda yapmış olmaktan pişman değilim…Elimi duyduğum aydın sorumluluğuyla, ülkem, partim ve halkım için taşın altına koymam gerekirse,her zaman koydum, yine koyarım..
Fakat gelinen şu noktada 13 seçim yenilgisi, yapılan siyasi hatalar, artık nedense yapılmayan düellolar, ortaya çıkmayan belgeler, başarısızlıklarınız nedeniyle milyonlarca sol, sosyal demokrat, laik, Atatürk’çü ve cumhuriyetçi kitleleri tekrardan umutsuzluğa ve karamsarlığa sürüklediniz…Bu da haklı olarak yapılan seçimli kurultayda genç, çalışkan ve tekrardan umut vadeden, genel başkan adayı sn.Özgür Özel ve cumhurbaşkanı adayımız Ekrem İmamoğlu’na karşı parti içi iktidarı demokratik yollarla kaybetmenize sebep oldu ve parti adeta tarihi olarak şahlandı ve ilk seçimde 1. Parti oldu…
Benim sizden beklediğim ,eski bir genel başkan olarak partinizin başarısı için, bu genç ve başarılı kadroyu tebrik etmek,ellerini sıkmak ve kutlamaktı…Gerektiğinde diğer eski genel başkanlar gibi yanlarında durarak desteklemenizdi…Fakat sizin geldiğiniz nokta adına maalesef üzüntü duyuyorum…Türkiye https://t.co/NRxxvtOEQL olmuş iktidara yürüyen partiye iktidarın ve üst akılların kurduğu onlarca tuzağın üstüne, en büyük çelmeyi taktınız butlan kararına uyarak…Pir Sultan’ın dediği gibi, ille dostun bir tek gülü yareler beni…Olmadı sayın Kılıçdaroğlu, yakışmadı…Sizi alkışlayanlar emin olun tarihi bir yanılgının içindeler ve bu yaptığınız unutulmayacak…Bu saiklerle partiye yaptığım bir çok şarkımın içinde ,adınızın geçtiği şarkılarımın sizin ve meşru bulmadığım yönetiminiz tarafından kullanılmamasını ve dijital platformlarınızdan da kaldırılmasını istiyorum…
Yeter bu ülkeye kıymayın efendiler!…
Şarkılarımın kullanımına devam edilmesi halinde yasal yollara başvuracağımı da tarafınıza bildiririm…
Saygılarımla…
ONUR AKIN… @eczozgurozel #chp @ekrem_imamoglu@dk_imamoglu@ailedayanismagi@CHP_istanbulil@CBAdayOfisi @ozgurcelikchp @gunaydingokhan@alimahir @gokanzeybekCHP @veliagbaba @muratemirchp @mansuryavas06@VahapSecer@arasahmetmugla@filizceritoglu@avfilizgencan@besimecz
Bir kadın sorar:
— Yumurtalarınızı kaça satıyorsunuz?
Yaşlı satıcı cevap verir:
— Bir yumurta 10 TL, hanımefendi.
Kadın der ki:
— 6 yumurtayı 50 TL'ye alırım, yoksa giderim.
Yaşlı satıcı cevaplar:
— Hanımefendi, istediğiniz fiyata alın. Bugün henüz bir tane bile yumurta satamadım ve geçinebilmem için buna ihtiyacım var. Bu benim için iyi bir başlangıç olur.
Kadın yumurtaları pazarlıkla aldığı fiyattan satın alır ve kazandığını düşünerek oradan ayrılır. Şık arabasına biner ve arkadaşıyla birlikte lüks bir restorana gider.
Kadın ve arkadaşı istediklerini sipariş ederler. Azıcık yerler, ancak birçok şeyi yarım bırakırlar.
Hesap geldiğinde toplam 3800 TL tutmuştur. Kadınlar 4000 TL verir ve restoran sahibine üstü kalsın, bahşiş olsun derler.
Bu hikâye lüks bir restoranın sahibi açısından gayet normal görünebilir. Ama yumurta satan yaşlı adam için oldukça adaletsizdir…
Ortaya çıkan soru şudur:
Neden ihtiyacı olanlardan bir şey alırken gücümüzü göstermeye ihtiyaç duyarız?
Ve neden asıl ihtiyacı olmayanlara karşı cömert oluruz?
Bir keresinde bir yerde şöyle bir şey okumuştum:
“Babam, yoksullardan ihtiyaç duymasa bile bazı eşyaları yüksek fiyatlara satın alırdı.
Bazen normalinden daha fazla para verirdi.
Buna çok şaşırırdım. Bir gün ona sordum: ‘Neden böyle yapıyorsun baba?’
Babam şöyle dedi:
‘Bu, onura sarılı bir hayırdır, oğlum.’”
Biliyorum ki çoğunuz bu mesajı paylaşmayacak.
Ama buraya kadar okuyacak kadar zaman ayırdıysanız…
Belki siz de o onurlu hayırseverlerden birisinizdir.
Kemal Kılıçdaroğlu'nun okuduğu bilinen BirGün gazetesinde yayımlanan açık mektuplara şair Şükrü Erbaş da katıldı.
"Kaymakla dibi bulmak arasında uzun mesafe yoktur. Siz dibi buldunuz ama yine de kulağınızda olsun istedim.
Size birileri 3000 yıl sonra Truva Atı görevi verdi. Bu hile 3000 yıl önce zekiceydi ama bugün Truva Atı'nın içinde yalnızca siz varsınız ve bu çok zavallı bir hile.
Kaldı ki siz bu zeki hileye bile itibar etmeden akıl almaz bir kaba şiddetle 'evinize' girmeye çalıştınız! Ne büyük utanç!
13 yıl boyunca arkanızda 100 yıllık bir büyük yapı varken yapamadığınız ne var da şimdi yanınızda üç muhteristen başka kimse yokken yapacaksınız?
Benim ve çocuklarımın geleceğini siz nasıl hırslarınız için, bir başka kötülük örgütlenmesine peşkeş çekmeye cüret edebiliyorsunuz?
Toplum ve partinizin tabanı sizi istemedi. Hepsi bu. Bunda anlaşılmayacak ne var?
İçinde büyüdüğünüz o olağanüstü kültürün dünyaya öğrettiği en yüce erdem utanma duygusu iken siz nasıl böyle düşkün birisi oldunuz?
Bir başka basit soru, ölümü hiç düşünüyor musunuz?
Siz, yaşınız gereği '68 kuşağı'ndan sayılırsınız. Zerre kadar fikretseydiniz, bugün yaptığınızın Deniz-Yusuf-Hüseyin'i bir daha asmak olduğunu görürdünüz. Bu nasıl bir kör bilinç!
Bir başka tuhaflık da siyasi hayatınız boyunca sizi aşağılayan herkes şimdi alkışlıyor. Nasıl olur da bunu size verilmiş bir değer sanırsınız?
İnebileceğiniz çukurları düşündükçe bu kayıtsızlık ürküntü veriyor.
Sizinle hiçbir sorunum, ilişkim yok, olamaz.
Sorun, ülkenin temel demokrasi-özgürlük-adalet ve insan hakları sütunlarına baltayla saldıranlarla sizin de saldırmaya başlamanızdır.
Siz 'koçbaşı' olmaya talip oldunuz ama bu çok acıklı bir seçim.
Hem gücünüz yok, hem yıkacağınız sur çok sağlam, hem de o surun içinde oturarak bu yapılamaz.
Koçbaşıyla dışarıdan içeriye saldırılır değil mi?
Sizin durumunuz için siyasi ölü kavramı kullanılır bilirsiniz.
Ölümünüz hayırlı olsun!"
(BirGün)
Kemal Bey'e açık mektup...
#SenHepBöyleymişsin
Merhaba Kemal Bey,
Bilmem hatırlar mısınız? Siz İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı olduğunuzda odamıza gelmiştiniz; Dış Karakol Binası'na. Ve orada, basına kapalı bir bilgilendirme toplantısı düzenlemiştik sizin için.
Sizi İstanbul için donanımlı hale getirmek için üç gün çalışmıştık. O dönemin en büyük kent problemlerini neredeyse hap yapar gibi tek tek özetleyip, görseller eşliğinde size bir sunum hazırlamıştım. Hatta o zamanlar çok da yaygın olmayan flash belleklerden alıp sunuşu ona da kaydetmiştik.
O toplantıyı hiç unutmuyorum. Büyük bir masanın etrafında toplandık, hocalarımız da vardı yanımızda... Size sunum yapmaya başladım.
Önce sizin hakkınızdaki ilk gözlemimi ve izlenimimi aktarayım. Hani sonraları insanların "poker surat" diye bahsettiği o yüz ifadesiyle ilk kez karşılaşmıştım. Daha önce sizi hiçbir yerde canlı görmemiştim.
Sunuş boyunca sustunuz hiç bir soru sormadınız hatta mimik bile yapmadınız...Öyle bakıp durdunuz...
İstanbul'un meseleleri arasında üçüncü köprü de vardı. Biz size Boğaziçi köprülerini ve üçüncü köprüyü anlatırken birdenbire canlandınız ve bana şu soruyu sordunuz: "Peki üçüncü köprü yapılmazsa, Karadeniz Otoyolu karşıya nasıl geçecek?"...
Bir an dondum kaldım ve hayretler içinde baka kaldım size. Birden sesinizin çıkmasına mı şaşırdım, bilemiyorum ama ağzımdan aniden, "Ay, bunca sorunun içinde bu mu size dert oldu?" cümlesi kaçıverdi...
O gün anlamalıydık sizi Kemal Bey...
O gün anlamalıydım. Bugünkü proje hamlenizin ipuçları o günden belliymiş aslında...
.....
Sırrı Süreyya Önder, Kılıçdar için “Başbakanlığı terfi edilecek bir makam zannediyor” demişti. Adam en sonunda CB’nin temsilleriyle muhalefet partisine Genel Müdür olarak atandı.
Seçilmiş CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in özel ricasıdır:
— Otobüslerimiz yok
— Sosyal medya hesaplarımız alındı
— SMS sistemi kayyumun kontrolünde.
Güvenebileceğimiz,sesimizi duyurabileceğimiz bir tek sizler varsınız!
Duyuralım
📅 30 Mayıs Cumartesi
⏰ Saat 14.00 - Güvenpark
Bu fotoğraf yanlış hatırlamıyorsam 2014 yılında Trabzon havaalanında çekildi. Yanınızdaki kızım. İlçe Başkanı olduğum dönemden kalma.
Bu çocuk 21 yaşında şimdi, üniversite öğrencisi. İki yıl önce ilk oyunu size vermiş ve göğsünü gere gere arkadaşlarına anlatıyordu.
Bugün telefonda; ‘Allah belasını versin Kılıçdaroğlu’nun’ dedi bana, durup dururken.
Umutlarını tükettiniz gençlerin. Yetmedi güvenimizi de sarstınız, ne söylesek inanmıyorlar artık. Başkası adına utanmayı çocuklarımız önünde yaşıyoruz, utançla…
Ne diyeyim;
Gün yüzü görmeyesiniz…
@kilicdarogluk