İnsan, unuttuğunu sanıp hatırladığında başlar yolculuğu.
Dertle değil, dert ettiğiyle büyürmüş insan.
Bir gün, içinden bir ses “kendine bak” demiş;
bakmış, ama görememiş.
Kendini tanımlamaya değil, kendine dokunmaya çalışmış.
Dil susmuş o arada, akıl sessizliğe durmuş.
Sadece gönül bir şeyler anlatmak istemiş,
ama kelimeler yetmemiş.
İnsan da mecbur kalmış şiire.
Söyleyemediğini yazmış,
yazdığını anlamamış,
anlamadığıyla yaşamış.
Bir gece uyanmış,
elinde tuttuğu kalemle değil, unuttuğu bir rüyanın içindeymiş aslında.
Yazdığını okudukça fark etmiş: meğer yazdıkları kendisine değil,
kendisini unutan birineymiş.
Sonra kalem kırılmış.
Kırılan kalemden bir kuş çıkmış.
Kuş, adını söylemeden uçmuş.
İnsan ardından bakmış,
ve ilk defa anlamış: Uçmak, aslında hatırlamakmış.
Yok ya, kızma... Sende değil mesele. Hep böyle olur zaten. İnsan bir kişiyi, o kişiyi o kişi yapan her şeyiyle sever ilk başta sonra yavaş yavaş cımbızla çekmeye başlar. Şu kalsın, şu gitsin der. Ama o gitsin dediği şeyler, sevdiği şeyle aynı kökten çıkıyor çoğu zaman. Bir sabah bakarsın, budadığın dal aslında ağacın kendisiymiş.
En çok sevdiğim yanını en çok değiştirmek istediğim yanımla karıştırıyorum bazen. Zor olan da bu zaten hangisinin hangisi olduğunu ayırt edebilmek.
Nazım, hapisteyken eşi Piraye’ye yazdığı mektuplarda ona duyduğu özlemi öyle güclü bir dille anlatıyor ki, mektupları okuyanlar genelde bu kadar da mı sevilir insan diye şaşkınlığa düşüyor. Bir mektubunda en sıradan bir haberi bile duyamamanın hasretini, dünyanın öbür ucundaymış gibi hissettiren bir yoğunlukla anlatır. Sanki aralarında koca bir evren varmıs gibi.
Bu satırları okuyan pek çok kisi, tıpkı senin annen gibi, birine hemen telefon açıp şunu bir dinle demiş, kendi hayatındaki bir sevgiyi yeniden fark etmiş.
Anneme Cemil Meriç’in Lamia’sına yazdığı aşk mektuplarını okuyorum. O kadar etkilendi ki. Kitap okumama yıllardır söylenen annem “gel aç şu kitabını da şu mektuplardan oku bakalım ne yazmış” diyor. Ahh aşk sen ne büyüksün. Önünde eğiliyorum. Bahtiyarım annem beni anladı. 😍☺️
Arkadaşın noldu? diye sorar, yok bir şey dersin. Bu cümle tarihte söylenmiş en büyük yalandır. O hiç’in içinde üç günlük küskünlük, beş tane bastırılmış cümle ve bir de zaten anlamazsın var. Hiçlik midir o? Hayır kardeşim, o dolu dolu bir arşiv.
@RuhParodisi Bal gibi olsun evet:) Yedi durmaktan korkmuyor aslında durduğunda kendini bulacağından korkuyor. Ve bulduğu şey hiç kaçmasını gerektirmeyecek kadar sıradan, o kadar da yeterliymiş.
Neden insanın en büyük kırığı, en büyük kırığı değildir biliyor musun? Bir kere kırılan yer, bir daha hiç eskisi gibi olmaz. Sonra hayat sana ne kadar nazik dokunursa dokunsun, her dokunuş yine oraya gider, yine oradan sızlar. O kırık, orada sessizce büyür, büyür, bir gün öyle bir hale gelir ki, artık kırığı değil, kırığın seni ne hale getirdiğini taşırsın. Ve en çok da onu unutmaya çalıştığın anlarda, o en çok hatırlar seni…
@ineoyas2 İyi gelen şeyler genelde bizden bir şey ister emek, sabır, değişim gibi. Kötü gelen şeyler ise hiçbir şey istemez, sadece orada durur ve bizi yutar. Biz tembelizdir. Kolay olanı iyi olana tercih eder, sonra da hayat zor deriz.
@frdsadikoglu Kitapta kuru duran “kıymet bil” sözü ancak vücudun sana bir şeyleri hatırlatmaya başladığında et ve kemik kazanıyormuş. Feride hoca anlayabiliyor. Ve anlayan biri, kıymetini bilerek yürüsün bundan böyle.
@kpehlivanoglu Bilim nasıl oldu diye sorar. Peki bilimin kendisi nasıl oldu? Hangi deneyle doğa düzenlidir önermesini kanıtladın? Hiçbiri. Onu da kabul edersin. Yani bilim de bir yerden sonra iman eder. Sadece nesnesi farklı.
Seni sevdim de ne oldu? Sevmek mi zor, sevilmek mi, ikisi de değil. Bırakmak zor. Ama bıraktın işte, ya da bırakıldın, ne fark eder, sonuç aynı kapıya çıkıyor. Kapı kapandı. Dramatik mi? Evet, biraz. Ama dramatik olmayan hangi ayrılığı gördün sen, anlat bakalım.
Acı çektin. Tamam. Herkes çekti. Bu seni özel yapmıyor bu seni insan yapıyor. İnsan olmak ödül değil ki zaten.
Şimdi o insanı düşünüyorsun, değil mi? Düşünme desen ne olur, daha çok düşünürsün. Düşün o zaman. Düşün de bitsin. Bitmez. Peki ne olacak? Bitecek. Nasıl? Bilmiyorum. Ne zaman? Onu da bilmiyorum. Ama bitecek, çünkü her şey biter, bu da biter, sen de biliyorsun bunu, sadece inanmak istemiyorsun şu an.
Sevmek güzeldi. Kabul. Acı çekmek çirkin. O da kabul. İkisi aynı paketin içindeydi ama, ayrı satılmıyor bu iş. Aldın, kullandın, garanti bitti.
Bırak gitsin. Gitmiş zaten. Sen hâla elini tutuyorsun boşluğun.
Elmayı yıkayıp kaş, göz, burun, ağız çizdin üzerine. Boş bir su şişesi alıp masada karşına diktin, kaşlı gözlü elma arkadaşını da üstüne koydun. İyi bir akşamdı, televizyon açmadınız, radyo dinlemediniz ve elma arkadaşınla sohbet ettin… Arada seni yemediği için teşekkür ederim de dedi tabi. Sorun değil canım. Yalnız, neyini yiyeyim senin. Güldün sonra tüm bu olanlara. Belki hayat da aynı sebepten kıyamıyordur sana. Yaşa lan yaşa.
İnsanların çoğunun telefonda alo demeden önce sesini düzelttiğini, buzdolabını açınca karar değiştirme yeteneğinin geçici olarak kaybolduğunu, herkesin en az bir kere yanlış kişiye mesaj atıp kalp krizi geçirdiğini, şarj %1’deyken telefonun Nasa teknolojisiyle çalıştığını ama %100’de hemen bittiğini, birinin konuşmamız lazım mesajının nabzı otomatik hızlandırdığını, bunu okuyanların son cümleyi beklediğini biliyor olmak.
Kadının kendi odası nehir manzaralıydı. Cebine taş koyup atladığı nehir, evinin önünden geçiyordu. Yani oda, manzara, para vardı.Ama kendi değildi.
Kadın intihar notunu eşine değil kız kardeşine yazdı. Notun son cümlesinde,
kocama de ki, onu sevdim. Ama bu sevgi yetmedi.
Yani o meşhur feminist yazar, en son bir erkeğin sevgisine muhtaç hissetti kendini. Ve bunu itiraf edemedi ona.
Köprü dar, tahta, tehlikeli. Köprünün üzerinde yürürken, öbür yakaya varacağını sanmak. Nilgün, Toole, Woolf... Hepsi köprüyü yazdı. Hiçbiri karşıya geçmedi.
Biz hâla köprünün üzerindeyiz, ne güzel yazmışlar diye.