Günümüz evlilikleri neden eskisi kadar tatmin edici değil? Bu soruyu cevaplamak için Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisini kullanan evlilikte boğulma teorisine başvurabiliriz. Bu teoriye göre evliliğin doyurucu olması o evlilikten hangi ihtiyacımızın karşılanmasını beklediğimize bağlıdır. 100 yıl öncesine kadar insanların bir evlilikten beklentileri daha çok temel ihtiyaçlar ile sınırlıydı. Yeme-içme, barınma ve üreme gibi biyolojik ihtiyaçların karşılanması bir kişinin evlilikten beklentilerinin karşılanması anlamına geliyordu. Kadınların ekonomik özgürlüklerini sağlamasından sonra günümüzdeki evliliklerin konumu Maslow'un piramidindeki daha üst alanlara kaymaya başladı. Teorideki ifadesiyle, evliliğin piramitteki bağımlılık bölgeleri (marital dependence zones) değişti. Bu da artık evliliklerin ihtiyaç temelli olmasından çıkıp partner temelli olmasına yol açtı. Artık evlilikler için eşlerin arkadaşlığı ve birbirine olan ilgisi çok daha önemli bir konumda. Bu dönüşüm sadece bekar ve boşanmış kişilerin oranlarının artması değil aynı zamanda evliliğin bireyler için artık daha merkezi bir konumda olması anlamına da geliyor; çünkü evlilik fizyolojik ihtiyaçlarımızı gideren bir kurumdan çok kendimizi gerçekleştirmemizi ve ihtiyacımız olan sosyal desteği sağlayan en önemli kaynak haline geldi.
Yoksulların zenginlerden daha tutkulu hedefleri var.
Hedeflerine ulaşamama sebebi irade zayıflığı veya günübirlik yaşamaları değil. İş iradeye kaldığında zenginlerle aynı başarıyı gösteriyorlar (p=0.99).
Asıl fark, kontrol edemedikleri hayat şartlarının hedeflerini baltalaması.
Fevzi çakmak "ben başka çare göremiyorum" deyip de gözünü sana diktiğinde ne düşündün bilmiyorum. Yakup Sevki Subaşı "bu kararın vebali büyük olur" diyerek defaatle "ihtiyat" kelimesini tekrarladığında, bir zamanlar ondan aldığınız harp derslerinin tam olarak hangi aşamada aklınızda hükümsüz kaldığını da bilmiyorum. Ismet Inönü " vereceğiniz karar ne olursa olsun canla başla yerine getireceğiz" dediğinde, onu duyup duymadığını hatta orda olduğunu gördünmü kestiremiyorum. peki ya sabahın köründe üstünüze inen sise karşılık içtiğin tütünün verdiği sıkıntı neye benzer? toplar yağmur olup kocatepe'ye yağdığında nasıl bir heyecan vermiştir yüreğine? imkanı yok tahmin edemiyorum. ama zaferin neye benzediğini biliyorum.
Vaktiyle bir Mustafa Kemal varmış!
Var olsun...
Bu malların anlamadığı nokta şudur
1- Rus'un alfabesi kendisinindir, diline uygundur
2- Yunanistan'ın alfabesi kendisinindir, diline uygundur
TÜRK'ün alfanesi arap, fars kırma saçma sapan bir şeydi amk. Bugün dünyada 3 yaşında çocukların bile sadece bir iki örnek ile okuma yazma öğrenebildiği kaç dil var? Peki kaç tane alfabesini başka bir dil grubundan almış millet var?
Altay dilini konuşup sami diliyle yazmanın aptallığını anlamamalarının nedeni aptal olmalarıdır.
7 düvelle savaşmışsın, üzerinde güneş batmayan imparatorluğu İstanbul’dan sktir etmişsin ve halkın arasına korumasız çıkıyorsun. İşte gerçek bir lider.
Liselerden mantık dersinin kaldırılmasının sonuçları bunlar
İspat yükü basit bir mantık kuralıdır:
İddiayı kim kuruyorsa yük ondadır.
“Allah vardır” diyen, varlık iddiasında bulunur ve delil sunmalıdır.
“Ben bu delillere ikna olmadım” diyen ateistin ispat yükü yoktur. Çünkü o yeni bir varlık iddiası kurmuyor; sunulan iddiayı reddediyor.
Biri “Bu odada görünmez bir ejderha var” derse, “ben buna inanmıyorum” diyen kişi ejderhanın yokluğunu ispatlamak zorunda değildir.
İspat yükü ejderhayı iddia edendedir.
Aynısı Tanrı iddiası için de geçerlidir:
“Allah vardır” diyen delil getirir.
“Getirdiğin delil beni ikna etmedi” diyen kişi ayrıca evrenin her köşesini tarayıp Allah’ın yokluğunu ispatlamak zorunda değildir.