Bu ülkede ne kadar imansız insan varsa, en az o kadar da Allah'ın yolunda yürümeye çalışan insan var.
Umut hiçbir zaman tükenmez.
Bir Umuttur Yaşamak...!
Sadece kendisine Müslüman diyen sadecebcesareti olan bu videoyu sonuna kadar izlesin.
Belki de duyacağımız en ağır cümleler bunlar.
Başı öne eğik değil.
Gururlu.
Çünkü biliyordu ki, yeryüzünde duyulmayan bir feryat gökyüzünde karşılıksız kalmaz.
İnsanlara değil, her şeyi gören ve bilen Allah'a sığınıyor.
"Allah'a şikâyet ediyoruz." sözü, umudunu kaybetmiş bir kalbin değil; adaletin eninde sonunda tecelli edeceğine inanan bir yüreğin haykırışıydı.
Herkes Ateşkes Var Sanıyor ⚠️
İşgal altındaki Batı Şeria'nın El Halil şehrinin güneyinde, siyonist bir yerleşimcinin Filistinli bir aileyi dövdükten ve zehirli gazlarla saldırdıktan sonra tüm aile zehirlenerek hayatını kaybetti.
@eczozgurozel için?;
"Seçilmiş başkan." diyorsunuz...
İyi de...
@RTErdogan da seçilmiş bir Cumhurbaşkanı.
Hem de milletin yarısından fazlasının oyuyla.
Ona gelince seçim meşru değil...
Size gelince "seçilmiş iradeye dokunulamaz."
Demokrasi, sadece işinize geldiğinde mi demokrasi? @herkesicinCHP
İlke dediğin, herkese aynı uygulanır.
Yoksa onun adı ilke değil...
Çifte standarttır.
İşte bu kitle yüzünden dünyadan geride kaldık.
Kime hizmet ettiklerini fark etmeden...
Siyonistlerin kurduğu her yapının ATI oldular.
Gazze'nin çocukları, haber bültenlerindeki rakamlardan ibaret değil; yaşamayı ve güven içinde olmayı hak eden masum canlardır.
Çocuklarımız işgalin amaçları uğruna daha ne kadar bir bedel olarak kullanılacak?
Dünya, öldürme, yaralama ve acılar karşısında daha ne kadar sessiz kalacak?
Dünyanın diğer çocukları hayallerle büyürken, Gazze'nin çocukları bombardıman ve korku altında büyüyor.
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.
"Türk Devleti güçlüdür." diyoruz.
Bir cümle...
Ne eksik, ne fazla.
Ama yorumlara bakınca anlıyorsun.
Bu devletin gücünden rahatsız olan ne çok kişi varmış.
Sözle cevap veremeyenler...
Üsluplarıyla kendilerini ele veriyor.
Devlet düşmanlarını gördük...
Peki ya dostlarımız?
Onlardan beklediğimiz kavga değil.
İki cümle...
İki kelam...
Hakikatin yanında duracak kadar bir irade.
İslâm'a saldırılıyor, sessizlik...
Türk Devleti'ne hakaret ediliyor, yine sessizlik...
Unutmayın...
Bir milleti yalnızca düşmanları yormaz.
Dostlarının sessizliği de en az düşmanın gürültüsü kadar ağırdır.
Katar?
Suriye?
Belki de Filistin...
S-400’ler nerede olursa olsun...
Ne fark eder ki?
Yunanistan’a karşı daha iyilerini yapmadık mı?
İsrail’in paçası yerse nükleerle gelir.
Ama İngiltere’nin buna gücü yok.
Bazıları gücünü göstererek büyür.
TÜRKİYE ise gösterdiği gün, konuşacak kimse kalmaz.
Seri Devam...
Daha önce de defalarca dile getirmiştim.
Trump ile Erdoğan arasında kamuoyunun gördüğünden daha derin, daha sessiz ve daha stratejik bir iletişim var.
Trump'ın Amerika'da yürüttüğü mücadeleyi yalnızca bir seçim yarışı olarak görmeyin.
Bu süreç; eski düzenle hesaplaşma, bazı dosyaların açılması ve devlet yapısının yeniden şekillendirilmesi çabası olarak değerlendirin.
Epstein dosyalarının yeniden gündeme gelmesini de bu çerçevede yorumlayın.
Eğer bu süreç başarılı olursa, Amerika'nın kendi içinde yeniden toparlanması mümkün olabilir.
Ancak başarısız olması hâlinde, sistemin mevcut yapısını korumakta zorlanabileceğini ve farklı güç merkezlerinin ön plana çıkabileceğini biliyoruz.
İşte tam bu noktada Teksas ismi dikkatinizi çekmeli.
Enerjisi, ekonomisi, savunma kapasitesi, siyasi ağırlığı ve Trump tabanındaki karşılığı düşünüldüğünde, Teksas bir B planının merkezlerinden biri olabilecek potansiyele sahip.
Bu yüzden NATO'da kullanılan "Teksas'tan Ankara'ya" ifadesini sadece coğrafi bir tanımlama olarak görmeyin.
Bu söz, Washington merkezli alışılmış denklemden farklı bir geleceğe gönderme yapan sembolik bir tercihtir.
Bazen tarih, önce resmî belgelerde değil; seçilen kelimelerde kendini belli eder.
Devletler ise çoğu zaman yarının haritasını, bugünün cümleleriyle çizmeye başlar.
*******
Putin başaramadı ama ağırlığını koydu.
Ülkesi temiz değil ama dizginleri elinde tutabiliyor.
Türkiye 15 Temmuz'da temizlenmişti.
2024/2025 ve 2026 bu temizlikleri devamı oldu.
Şimdi sıra Trump’ta.
Ya bütün olarak ya da texas olarak devam edecek.
Eski yazılarımı okuyanlar ne demek şstediğimi anladı.
Şimdi sıra....
(devam edecek)
KİBARCA ANLATAYIM...
Burada verilen hediye sadece bir silah değil, aynı zamanda bir semboldü.
Bu sembol; ortak güvenlik anlayışını, ortak savunma sorumluluğunu ve gerektiğinde birlikte hareket etme iradesini temsil ediyor.
"Bu sadece bir hatıra değil, aynı zamanda ortak bir sorumluluğun emanetidir." mesajı verilmekte.
Hatta dostluğun yalnızca diplomatik söylemlerle değil, ihtiyaç duyulduğunda omuz omuza durabilme kararlılığıyla anlam kazandığını vurgulayan sembolik bir tercihtir.
*******
"Bu hediyeyi kabul eden, benimle aynı güvenlik anlayışını ve ortak duruşu paylaşmayı kabul etmiş olur; kabul etmeyen ise farklı bir pozisyon almayı tercih eder."
SİLAHI KİMLER ÜLKESİNE GÖRÜRDÜ İSE BİZİMLE AYNI SAFTA OLDUĞUNU BİLDİRMİŞ OLDU.
Seri Devam...
NATO'nun en önemli toplantı konusu.
*******
Ukrayna, yalnızca bir savaş alanı değildi; yeni yüzyılın yönteminin denendiği ilk sahneydi. Orada kurulan düzen, haritaların nasıl değiştirileceğini değil; Rusya'nın nasıl yorulacağını gösterdi. Aynı akıl bugün başka bir coğrafyada, başka gerekçelerle yeniden yürürlükte.
Kuzeybatıda Rusya tehdidi denildi, Dedeağaç büyüdü.
Güneyde İran gerilimi denildi, Doğu Akdeniz savaş filolarıyla dolduruldu.
Sebepler değişti, fakat hat aynı kaldı. Haritaya yukarıdan bakanlar için bunlar iki ayrı gelişme değil; tek bir çemberin birbirine yaklaşan iki ucudur.
Bu hazırlığın hedefi, ilk gün tank yürütmek değildir. Asıl hedef, nefes alanı daraltılmış bir ülke oluşturmaktır. Çünkü büyük devletler çoğu zaman kurşunla değil, çevrelenerek sınanır. Limanlar genişletilir, üsler çoğalır, adalar silahlandırılır, denizler hareketlenir... Sonra bütün bunların tesadüf olduğuna inanılması beklenir.
Oysa tarihin en büyük hamleleri, başladığında savaş olarak görünmez. Önce lojistik kurulur. Sonra bahaneler yazılır. Ardından ittifaklar yer değiştirir. Ve en son, yıllardır örülen ağın aslında kimin üzerine gerildiği anlaşılır.
Belki de mesele, yarın ne olacağı değildir.
Asıl mesele, yıllardır neyin hazırlandığını görebilmektir.
*******
İlk Konu Açılışı;
"Sayın Genel Sekreter, değerli temsilciler...
Türkiye, bu masaya varsayımlarla değil, haritalarla konuşmaya gelmiştir.
Son yıllarda Rusya tehdidi gerekçe gösterilerek Dedeağaç ve Balkan hattında oluşturulan askerî yığınak ile İran kaynaklı krizler gerekçe gösterilerek Doğu Akdeniz'de artırılan deniz gücü, birbirinden bağımsız iki gelişme gibi sunulmaktadır. Biz ise bu iki hattı tek bir stratejik resmin parçaları olarak görüyoruz.
Hiçbir müttefik, başka bir müttefikin çevresinde bu ölçekte askerî kapasite oluşturulmasını görmezden gelemez.
Dün Rusya deniliyor. Bugün İran denildi. Yarın başka bir gerekçe bulunacaktır. Gerekçeler değişebilir; ancak kurulan askerî altyapı yerinde kalır.
Türkiye'nin itirazı tehdit algısına değil, bu tehdidin oluşturduğu kalıcı askerî düzene yöneliktir.
İttifakın güvenliği, bir müttefikin güvenliği pahasına inşa edilemez.
Bugün Dedeağaç'ta kurulan lojistik ağın, Ege adalarındaki askerî hareketliliğin ve Doğu Akdeniz'deki yoğunlaşmanın yalnızca mevcut krizlerle açıklanmasını yeterli görmüyoruz.
Türkiye bu gelişmeleri dikkatle izlemektedir.
Yanlış hesapların, yanlış coğrafyada telafisi olmaz.
Biz kimseyi tehdit etmiyoruz.
Ancak herkes bilmelidir ki Türkiye, kendisini hedef alabilecek her türlü uzun vadeli askerî planlamayı okuma kapasitesine de, buna karşı gerekli tedbirleri alma iradesine de sahiptir."
Konuşma bittiğinde salonda derin bir sessizlik kaldı. Kimse itiraz edemedi. Çünkü herkes biliyordu: Türkiye masaya bir iddia değil, haritanın kendisini koymuştu.
Avrupa temsilcileri ışık görmüş tavşan misali donup kaldı. Gerçeği söyleyemezlerdi. Çünkü söyleseler, yıllardır “müttefiklik” cümleleriyle örttükleri düzenin asıl mahiyeti ortaya çıkacaktı. Susmaları inkâr değildi; susmaları itiraftı.
Bizim gördüğümüz ise şudur: Türkiye artık yalnızca klasik bir diplomatik baskıyla değil, kademeli biçimde örülen bir vekâlet savaşı mimarisiyle karşı karşıyadır. Cephe doğrudan açılmamıştır; fakat cepheye giden yollar yapılmıştır. Silahlar konuşmamıştır; fakat silahların konuşacağı sahalar hazırlanmıştır. Gerekçeler değişmiştir; fakat çember aynı kalmıştır.
Dedeağaç bir tesadüf değildir. Doğu Akdeniz bir geçici kriz alanı değildir. Ege adalarındaki askerî yoğunluk masum bir savunma refleksi değildir. Bunların tamamı, Türkiye’nin sabrını, refleksini ve stratejik dayanıklılığını sınamak için kurulmuş uzun vadeli bir baskı hattıdır.
Ve o kapalı salonda Türkiye’nin verdiği mesaj şudur:
Biz oyunu gördük.
Haritayı okuduk.
Niyetinizi anladık.
Bundan sonrası sizin ne hazırladığınız değil, bizim ne kadar hazırlıklı olduğumuz meselesidir.
Seri Devam...
Salondaki ışıklar hafifçe kısıldı.
Herkes yeni bir savaş uçağının teknik özelliklerini izleyeceğini sanıyordu.
Ekrana ilk cümle düştü:
"Sadık Kanat Adamı."
Birkaç ülke lideri not aldı.
ABD Başkanı ise sadece başını salladı.
Ama askerî doktrin yazanlar kalemlerini bıraktı.
Çünkü ekranda anlatılan şey bir uçak değildi.
Bir zihniyetti.
Sunum ilerledikçe KAAN artık tek başına savaşan bir uçak olarak anlatılmıyordu.
Sağında ve solunda, yapay zekâ destekli "Sadık Kanat Adamı" görevindeki KIZILELMA'lar vardı.
Senaryo basitti ama ezber bozuyordu.
Tehlikeli bölgeye önce pilot değil, insansız hava araçları giriyordu.
Pilot, kokpitinden sadece komut veriyordu: "Önden gidin... Radarları tespit edin, elektronik karıştırma uygulayın, hava savunmasını üzerinize çekin, hedefleri işaretleyin." KIZILELMA'lar bu emirleri yerine getirirken KAAN güvenli mesafede kalıyor, elde edilen tüm verileri anlık olarak işliyor ve son kararı pilot veriyordu.
Böylece en değerli unsur olan pilot, en büyük riske ilk giren kişi olmaktan çıkıyordu.
Düşman ise karşısında tek bir uçak değil, aynı anda hareket eden bir hava sürüsü buluyor; kime kilitleneceğini, önce hangisini vuracağını hesaplayamaz hâle geliyordu.
Gökyüzündeki savaşın kuralları, işte tam bu noktada yeniden yazılıyordu.
O an salonda sessizlik oluştu.
Çünkü herkes aynı şeyi düşündü.
Bu sistem ile hiçbir pilot yalnız savaşmayacak.
Belki de yıllardır öğretilen hava muharebesi doktrini o gün birkaç dakikalık sunumun içinde eskidi.
Satrançta şah en güçlü taş değildir.
Onu yaşatan, önündeki taşlardır.
KAAN şahsa dönüştü.
KIZILELMA'lar ise gerektiğinde feda edilen değil, oyunu açan vezirlere...
Sunum bitti.
Alkış başladı.
Ama bazı masalarda alkıştan çok hesap vardı.
Çünkü bazen bir ülke yeni bir silah tanıtmaz.
Yeni bir savaş anlayışı tanıtır.
Ve o gün NATO salonunda gösterilen belki de bir uçak değil...
Geleceğin hava savaşlarının ilk sayfasıydı.
Seri Devam...
NATO'da herkes konuşur ama asıl cümleler mikrofondan çıkmaz.
Çünkü devletler, bazen tek bir kelimeyle değil; beş saniyelik bir zamanlamayla, bir marşla, bir üniformayla ve bir yürüyüş düzeniyle konuşur.
Trump'ın "Merhaba asker." sözünden sadece 《5》saniye sonra gökyüzünü yaran savaş uçakları... Ardından Mehteran'ın ezgileri... Hemen sonrasında Yeniçeri kıyafetleri...
Tesadüf mü?
Belki.
Ama diplomaside tesadüf ile plan arasındaki çizgi, çoğu zaman görünenden daha incedir.
Mehter sadece müzik değildir. Yeniçeri sadece tarih değildir. Bunlar, hafızaya bırakılmış sembollerdir. Çünkü semboller, bazen cümlelerden daha uzun yaşar.
Belki de kimseye "Biz Viyana'ya kadar yürüyen milletin hafızasını taşıyoruz." denmedi.
Belki de buna hiç gerek duyulmadı.
Çünkü bazı mesajlar yazılmaz.
Gösterilir.
Ve en ilginç olanı...
O mesajı herkes görür.
Ama yalnızca kime gönderildiğini bilenler anlamını çözer.
(devam edecek)
Seri Devam...
NATO'da kapalı kapılar ardında kritik görüşmeler yapıldı.
ABD, İran'a yönelik operasyon planının başladığını bildirdi.
İsrail'in güvenliği için bölgedeki gerilimin düşürülmesi ve nüfuz mücadelesinin sonlandırılması talep edildi.
Türkiye ise bölgesel rekabetin sona ermeyeceğini, yeni dönemde vekil aktörler üzerinden devam edeceğini ifade etti.
Masada en fazla konuşulan başlık Suriye oldu.
Türkiye ile İsrail'in Suriye sahasında karşı karşıya gelme ihtimalinin artık göz ardı edilemeyeceği değerlendirildi.
Toplantıda dikkat çeken değerlendirme ise şuydu:
"Önümüzdeki yıllarda Ortadoğu'nun en kritik fay hattı İran-İsrail değil, Türkiye ile İsrail arasındaki stratejik rekabet olacak."
Yunanistan dosyası da masaya geldi.
Doğu Akdeniz'de yaşanabilecek herhangi bir yanlış hesaplamanın, Avrupa'yı da içine çekebilecek Rusya savaşını tetikleyebileceği vurgulandı ve Yunanistan uyarıldı.
(devam edecek)
Başlangıç...
Herkes NATO Zirvesi'nde hangi liderin kiminle tokalaştığına, hangi fotoğrafın servis edildiğine, hangi cümlenin kurulduğuna bakacak.
Bence yanlış yere bakıyor olurlar.
Asıl hikâye kameraların önünde değil, kapalı kapılar ardında yazılıyor.
Türkiye artık otuz yıl önceki Türkiye değil.
Eskiden masaya davet edilen ülkeydi.
Bugün ise masanın kurulabilmesi için varlığı hesaplanan ülkelerden biri.
Çünkü Karadeniz'in güvenliği konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Boğazlar konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Rusya'nın çevrelenmesi konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Doğu Akdeniz konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Suriye konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Irak konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Kafkasya konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Enerji koridorları konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Tahıl koridorları konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Göç baskısı konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Terörle mücadele konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Avrupa'nın güneydoğu savunma hattı konuşulacaksa Türkiye olmadan olmaz.
Ve son olarak...
Savunma sanayii konuşulacaksa artık Türkiye sadece müşteri değil, üretici olarak masada oturuyor.
İşte bu yüzden birçok kişi NATO Zirvesi'ni yanlış okuyor.
Mesele Türkiye'nin ne isteyeceği değil.
Mesele, Türkiye'nin hangi taleplerini hangi pazarlık gücüyle masaya koyacağıdır.
Ben, kapalı kapılar ardında bu ve buna benzer sert bir yaklaşımın konuşulmasının şaşırtıcı olmayacağını söylüyorum:
"Ben Karadeniz'in yükünü taşıyorum.
Boğazları ben koruyorum.
Güney sınırında yıllardır terörle mücadeleyi ben yürütüyorum.
Milyonlarca düzensiz göçün Avrupa'ya ulaşmasını büyük ölçüde ben engelliyorum.
NATO'nun ikinci büyük ordusuna sahibim.
Savunma sanayiimi her yıl büyütüyorum.
Enerji ve ticaret koridorlarının merkezindeyim.
Eğer bu ittifakın güvenliğine bu kadar katkı sağlıyorsam, güvenlik kaygılarım da aynı ciddiyetle karşılanmalıdır."
Devletlerin pazarlık mantığına baktığımızda, masaya oturan her ülke elindeki stratejik değeri en yüksek seviyede kullanmaya çalışır.
Asıl soru şu değil:
NATO Türkiye'ye ne verecek?
Asıl soru şudur:
Türkiye, elindeki jeopolitik ağırlığı önümüzdeki yıllarda hangi kazanımlara dönüştürmeye çalışacak?
Zirvenin gerçek sonucu şudur. Kameraların önündeki açıklamalarda değil, aylar sonra ortaya çıkacak kararların içinde saklı olacak.
(başlangıç devam edecek)
1888…
Sarayburnu açıkları…
Osmanlı, dünyanın sayılı denizaltılarından ikisine sahipti.
Bunlardan Abdülhamid (Nordenfelt II), su altından hareketli hedefe torpido atışı yapıyordu.
O gün için bu, dünyada bir ilkti.
Ve tekti.
O yoklukta, o kuşatma çağında devlet, geleceğin savaşını görmüştü.
Sonra Abdülhamid indirildi.
Hafıza koptu.
Teknoloji zinciri kırıldı.
Aradan geçen yıllar boyunca sadece fabrikalar değil, fikirler de sustu.
Şimdi asıl soru şu:
Bir devletin en büyük kaybı, bir silahı kaybetmesi midir... Yoksa o silahı geliştirecek aklı ve devamlılığı kaybetmesi mi?
Çünkü tarih bazen aynı olayı tekrar etmez.
Ama aynı hatayı tekrar ettirir.
Seri Devam...
1517 yılında Osmanlı İmparatoru, Mısır Seferi'nin ardından Kutlu Emanetleri başkente getirdi. Bu emanetler arasında Peygamber'imizin Hırkası, Sakal-ı Şerif, kılıçlar, mektuplar ve devlet tarafından en kutsal kabul edilen diğer emanetler bulunuyordu. Emanetler, Saray-ı Âlî'nin Has Odası'nda, yani Kutlu Emanetler Dairesi'nde muhafaza edilmeye başlandı.
Aynı dönemde Osmanlı İmparatoru'nun emriyle Has Oda'da yirmi dört saat boyunca kesintisiz Kur'an-ı Kerim okunması geleneği de başlatıldı.
Bu geleneğin 1571 yılından 1918 yılına kadar hiç kesintiye uğramadan devam etti. 1918 yılında işgalin ardından sona erdi.
1918'den 1950 yılına kadar Kur'an-ı Kerim okunmadı. 1950 yılında yeniden iktidara gelen Adnan Menderes döneminde gelenek tekrar başlatıldı ve 1960 yılına kadar sürdü. 1960 yılında ise yeniden durduruldu.
1960 ile 1974 yılları arasında yine sessizlik hâkim oldu. 1974 yılında Başbakan Yardımcısı Erbakan Hoca döneminde nöbet yeniden başlatıldı. Ancak yaklaşık on ay sonra, 1975 yılında tekrar sona erdi.
1975 ile 1983 yılları arasında Has Oda yeniden sessizliğe büründü. 1983 yılında devlet yönetimini devralan Turgut Özal döneminde Kur'an-ı Kerim yeniden okunmaya başlandı ve bu gelenek 1993 yılına kadar devam etti.
1996 yılında Erbakan Hoca bu kez hükümetin başına geçtiğinde nöbet yeniden başlatıldı. Ancak 1997 yılında bir kez daha sona erdi. 1997 ile 2002 yılları arasında Has Oda'da yine sessizlik hüküm sürdü.
2002 yılında yönetimi devralan @RTErdogan döneminde yeniden başlatılan yirmi dört saat kesintisiz Kur'an-ı Kerim okunması geleneği ise bu zaman diliminde hâlâ devam etmektedir.
Peki bu nöbet gelecekte de devam edecek mi?
İşte bu sorunun cevabı sizde...
Seçimlerde Kur'an-ı Kerim yeniden susturulacak mı? Yoksa okunmaya devam edecek mi?
Mirasın Nöbeti'nin asıl anlamı tam olarak budur.
(devam edecek)...