İMAM HATİP KÖKENLİ BİR PROFESÖR NE SÖYLÜYOR?
ODTÜ öğretim üyesi, felsefe profesörü Yasin Ceylan, Habertürk’te Kübra Par’ın sorularını yanıtlıyor.
Ceylan’ın bir özelliği de imam hatip lisesi mezunu olması.
Söz gençliğe gelince Prof. Ceylan, “başarılı gençlik” yerine “dindar gençlik” yetiştirmenin doğru olmadığını söylüyor ve gerekçesini şöyle açıklıyor:
“Çünkü Müslüman, dünya mutluluğu peşinde değildir; öbür dünya mutluluğunu hedefler. İmam hatipte okudum, medreseden geliyorum. İslam’ın öngördüğü dünya, öbür dünyaya yatırımdır; buraya geçici bakar. Dünya mutluluğu ikinci plandadır, asıl mutluluk ertelenmiş mutluluktur. Bir insanın zihninde bu varken neden bu dünyada bu kadar başarılı olsun? Yatırımı öbür tarafa yapar.
İslam’ın Batı tipi bir medeniyet kurma ideali yoktur, ihtimali de yoktur. Batı medeniyetinde bilim, sanat, edebiyat, refah, neşe, şiir vardır. İslam böyle bir toplum öngörmüyor.
Ben de iddia ediyorum ki dünya mutluluğu olmadan başarı olmaz; dünya mutluluğu olmadan ahlak da olmaz. Mutsuz insan ahlaklı olamaz, sevemez. Mutsuzlar arasında dayanışma da olamaz.”
📌 “Ya o insanlar ahirete çalıştıkları için mutlularsa?”
📌 “Bu, insan tabiatına aykırıdır. İnsan tabiatı bu dünyaya yönelik mutluluk ister. Dünyasını mükemmelleştirmeyen insan, kim olursa olsun mutsuzdur.”
genuine question and i genuinely don't understand why nobody is talking about this
how does a NATO member state become a full dictatorship without a single tank rolling through the streets?
because that's what just happened in Turkey. and most people missed it.
while everyone was glued to Ukraine or the chaos in Iran, Erdoğan quietly finished what he started. no dramatic coup. no emergency declaration. just courts.
just paperwork. just riot police showing up to evict an opposition leadership that won a legal election.
that court ruling wasn't some rogue judge having a bad day. this was the system working exactly as designed.
after the 2016 purges he replaced roughly a third of the judiciary. not with experienced legal minds. with young loyalists who know who signs their future. he's been using those lower courts like a scalpel ever since, cutting off rivals one by one, quietly, legally, slowly.
Ekrem İmamoğlu, the Istanbul mayor who beat him twice, the one man Erdoğan genuinely fears, is sitting in a cell right now. and while he sits there, Erdoğan's judges handed the main opposition party back to a puppet nobody wanted and nobody voted for.
clean. surgical. deniable.
but here's the part that actually keeps me up at night:
Brussels is silent. Berlin is silent. Paris is silent.
why? these are the same governments that lecture the world about rule of law and democratic values. so why are they still signing trade deals? still shaking hands? still pretending?
because they can't afford not to.
Russian energy is gone. The Middle East is on fire. And somewhere along the way Europe quietly handed Erdoğan control over two things it cannot function without. Its border and its energy supply. He decides how many refugees reach Vienna. He decides whether certain pipelines keep flowing.
that's not a partnership. that's leverage. and he knows exactly how to use it.
so what we're watching right now isn't complicated. it's just honest in a way nobody wants to say out loud:
the EU traded its moral authority for energy security and a border guard.
European values aren't gone. they're just negotiable. turns out the price was right.
Ne demişti ABD'nin yeni dünya düzeni kuramcıları Paul Henzeler, Samuel Huntingtonlar, Graham Fullerler?
"Atatürk'ün mirası laik Cumhuriyet'ten vazgeçin! Yeniden Osmanlı'ya dönün! Yüzünüzü Orta Doğu'ya çevirin!" demişti.
Ne diyor ABD'nin Ankara Büyükelçisi T. Barrack?
"Ulus devletten vazgeçin! Osmanlı millet sistemine dönün!" diyor.
"Orta Doğu'da güçten anlarlar! Burası için en iyisi merhametli monarşi ve meşruti monarşi!" diyor.
Ne diyor AKP iktidarının önde gelenleri "Artık Yeni Türkiye var, Eski Türkiye yook!" diyor.
Nedir "Yeni Türkiye?"
Atat��rk'ün kurduğu üniter, laik, çağdaş ulus devletin yerine bir ABD Projesi durumundaki "Yeni Osmanlıcılık" çerçevesinde laiklikten, ulus devletten ve hatta demokrasiden vazgeçip yüzünü Orta Doğu'ya dönmüş Türkiye'dir. Son zamanlarda AKP Genel Başkanı Erdoğan'ın Türk-Kürt-Arap vurgusu da buna yöneliktir.
Şimdi de Kılıçdaroğlu, "Türkiye Osmanlı coğrafyasında gitmek zorundadır!" diyor. " Küçülerek değil, büyüyerek gitmek zorundayız. Osmanlı coğrafyasında Türkiye olmalı," diyor.
Evet, özellikle Atatürk'ün CHP'sinin çok yönlü bir dış politikası vardı. Bu kapsamda Atatürk'ün CHP'si 1934'te Balkan ülkeleriyle Balkan Paktı, 1937'de İslam ülkeleriyle Sadabat Paktı'nı yapmış, İran'dan Afganistan'a İslam dünyası ile iyi ilişkiler kurmuştu. Doğrusu da buydu.
Ancak Kılıçdaroğlu'nun bugünkü söylemi, bugünün koşulları çerçevesinde Atatürk'ün CHP'sinin çok yönlü dış politikasının yeniden hatırlanması olarak değerlendirilemez. Bence Kılıçdaroğlu'nun bugünkü söylemi, altını çizerek vurguladığı " "Osmanlı Coğrafyası" , "Osmanlı'nın toprakları" ifadesi, CHP'yi, dış politikada iktidarla ve Cumhur ittifakıyla hizalama söylemiydi.
Görülen o ki, Kılıçdaroğlu ile CHP'nin de BOP planına, "Yeni Osmanlıcılık"a, "Yeni Türkiye" kurgusuna katılması amaçlanıyor.
Gerçek şu ki, hedef sadece CHP değil, hedef Atatürk'ün kurduğu üniter, laik Cumhuriyet'tir.
İstanbul Üniversitesi'nin Ekrem İmamoğlu'nun diplomasının hukuksuzca iptal edildiğinin itirafı niteliğindeki evrağı:
“Diploma iptali hangi belgeye dayanıyor, biz de bilmiyoruz!”
Ekrem İmamoğlu’na talimatla yapılan ve insanların buna çaresizce evet demiş olması insanlık adına, adalet adına, demokrasi adına üzücü…
🔴Eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç'tan mutlak butlan yorumu: Yüksek Seçim Kurulu'nun görevi, yetkisi gasp edilmiştir
📌"Kapatılma kararından çok daha ağır bir kararla karşı karşıya kaldık. Bundan sonra hiçbir parti güven içerisinde faaliyetlerini sürdüremeyecek"
🎙️@tugbaaozerr
📹 Özgür Söylemez
Bugün Çorum’dan Nevşehir’e uzanan yolumuzda gördük ki…
Adalete duyulan inanç; kurulan tüm hesapları boşa çıkaracak güçtedir.
Bir yolu yürümeye başladık.
Yeni mücadelemizin parolası yürüyüştür.
Pusulası millettir.
Rotası 86 milyondur.
Damla damla, köy köy, belde belde, şehir şehir kazanacağız!
Deniz Zeyrek'ten Mehmet Şimşek'e:
"Onu izlerken öfkemden çıldırdım."
"Yabancılara, 'Türkiye'ye gelin, 20 sene vergisiz para kazanın' diyor."
"20 sene ne demek ya?"
"Sen burada 3 sene varsın, yoksun..."
"2028'deki seçimi kazanamazsan gideceksin."
"İngiliz vatandaşısın, İngiltere'de yaşamaya devam edeceksin."
"Benim adıma yabancılara 20 yıl vergisiz para kazanma hakkını sana kim veriyor?"
Akit TV bugün yanlışlıkla gazetecilik yaptı. Teknik ekip hâlâ sorunun kaynağını araştırıyor. Bilim insanları ise nadir görülen bir doğa olayı diyerek incelemelerine devam ediyor. Moderatörün akibeti ise sabaha belli olur😁
Sadece gazetecilik yaptığım için 75 gün cezaevinde tutuldum. Tek suçum bu ülkede gazetecilik yapmaktı.
Bu hukuksuz süreçte haber alma hakkına ve gazeteciliğe sahip çıkan herkese teşekkür ederim.
Hangi dağ efkarlıysa orada olmaya devam edeceğim. İyi ki varsınız
İzmir'de bir çiftçi, ihracatlık kirazına 15 TL fiyat verilince, kirazını kendisi 35 TL'ye satmaya başladı.
Bu kalitede kiraz İstanbul'da 300-500 TL'ye satılıyor.
Çiftçiden 15 TL'ye alınan ürün, İstanbul'da 500'tl'ye satılıyorsa o ülkede Tarım Bakanlığı diye bir bakanlık yok demektir!
Trabzon’dan Gümüşhane’ye, Tokat’tan Amasya’ya…
Köy köy, belde belde yaktığımız çoban ateşinin Anadolu’nun dört bir yanında gür bir aleve dönüştüğünü görüyoruz.
Mücadelemizin parolası yürüyüştür.
Pusulası millettir.
Hedefi 86 milyona doğrudur.
Bu yürüyüşü millet başlattı, millet tamamlayacak.
Kendimizi millete emanet ediyoruz.
Timur Soykan'dan Kılıçdaroğlu'na tarihi füze
*Yaptığınız ihaneti anlatacak kelime arıyoruz
*Siz tek adam rejiminin en büyük hamlesinin piyonusunuz
*Siz Türk demokrasinin kalbine saplanmış bir hançersiniz
*Sizi ve yanınızdaki hainleri tarih yazacak
*Bunları kimse unutmaz
Sanırım bugün Saray/Cumhur çevrelerinin en azından bir kısmında belirginleşen hava şu:
Bir rejim değişimi yaşanıyor. Bu, onların gözünde jeopolitik bir zorunluluk. Ortaya çıkmakta olan yapı Erdoğan’ın etrafında örülüyor; fakat mesele yalnızca Erdoğan’ın ki��isel iktidarı değil. Onun ötesine uzanan, daha kalıcı, daha kapsamlı bir siyasal düzen ve güvenlik mimarisi tasarlanıyor.
Bu tasarımda demokrasi bütünüyle ortadan kalkmıyor; ancak giderek daha fazla tiyatral bir niteliğe bürünüyor. Seçimler, partiler ve muhalefet varlığını sürdürüyor; fakat bunların işlevi iktidarın gerçekten el değiştirmesini sağlamak değil, rejimin meşruiyetini ve sürekliliğini üretmek haline geliyor. En azından geçiş dönemi için öngörülen model bu.
Devlet siyasetin, “devlet aklı” siyasetçinin önüne geçiriliyor. Siyasal aktörler kendilerine uygun görülen yerlere yerleştiriliyor.
Erdoğan’ın liderliğini yaptığı, Saray’ın merkeze oturduğu, AKP’nin becerebildiği ölçüde siyasal meşruiyet sağladığı bu kompozisyonda MHP ve Bahçeli, yeni mimarinin fikrî kurucuları olarak görülüyor. Öcalan’a ve Kürt siyasetine ayrı bir rol biçiliyor; “bin yıllık kardeşlik”, “önderlik” ve yeni bir mutabakat dili etrafında konumlandırılıyorlar.
CHP içindeki Kılıçdaroğlu ve Butlan girişimine de bir işlev yükleniyor. Kurucu CHP tasfiye edilmiyor; aksine rejimin butik ortaklarından birine dönüştürülmek isteniyor. Bir tür müze, anıt ya da tarihî referans noktası gibi. Kılıçdaroğlu’na da kaybettiği itibarın bu yeni tasarım içinde iade edileceği ima ediliyor.
Herkes için bir yer var; yeter ki oyunun kurallarını kabul etsin ve kendisine verilen rolü oynasın.
Fakat bu tasarımın ciddi çelişkileri ve kırılganlıkları var. Rejim içindeki herkes aynı pozisyonda değil. İktidar alanının kendi içinde farklı beklentiler, fanteziler ve tahayyüller mevcut.
Ama en önemlisi, siyasal aktörlüğünü ve iradesini terk etmesi beklenen toplumun büyük çoğunluğunun buna gönüllü olmaması. Ekonomik çöküntünün yükünü taşıyan geniş toplumsal kesimler değişim istiyor. Geleceksizlik duygusuyla kuşatılmış genç kuşakların önemli bir bölümü ise bu siyasal düzene karşı derin bir hoşnutsuzluk duyuyor.
Bu nedenle asıl mesele, halkın siyasal iradesinin nasıl yönetileceği, denetleneceği ve gerektiğinde nasıl etkisizleştirileceği.
Bu çevrelerde hâkim görünen düşünce şu sanki: Seçimlere kadar olağanüstü yöntemlere ihtiyaç duyulacak. Yargı müdahaleleri, siyasi operasyonlar ve yoğunlaşmış istisna hâlleri bu dönemin araçları olacak. Çünkü bu bir inşa süreci. Acılar yaşanacak, bedeller ödenecek, tatsızlıklar olacak; fakat bunlar daha büyük bir dönüşümün kaçınılmaz maliyetleri olarak sunulacak.
Amaç, seçimlerde bir “kaza” ihtimalini ortadan kaldırmak.
Bu perspektiften bakıldığında bugünkü sert müdahaleler kalıcı değil; yeni düzenin kuruluş sürecinin zorunlu araçları olarak görülüyor. Tasarım, seçimlerden sonra siyasetin yeni bir normale kavuşacağı, toplumun zamanla bu yeni durumu kanıksayacağı ve bugünün çalkantılarının unutulacağı varsayımına dayanıyor.
Ama asıl mesele burada başlıyor: Halkın iradesini askıya alarak kurulan bir düzen, zorla istikrar kurabilir mi? Yoksa “geçici” diye sunulan olağanüstü yöntemler, yeni rejimin kaçınılmaz olarak ve kalıcı (hatta artarak devam eden) işleyiş biçimine mi dönüşür? Ya da çok daha kötü ihtimallere mi gebe bu yorgun ülke.
Özgür Özel’in demokrasi ve güvenlik ilişkisinin altını çizdiği Newsweek’teki yazısındaki ifade bence önemli bir uyarı niteliğinde. Öyle bitirelim:
“Demokrasi, vatandaşların iktidarı barışçıl yollarla değiştirebileceği güvenilir kanalları korumak demektir. Bu kanallar ortadan kalktığında, siyasal hoşnutsuzluk da ortadan kalkmaz. Yüzeyin altında birikir ve sonunda infilak eder.”
BORSANIN ÖZETİ(!):
500 milyon₺ zor edecek şirketini değerleme raporları ile 3 milyar ₺ piyasa değerinde göster. Daha sonra 3 milyar ₺ lik şirketinin %25 paylarını 750 milyon₺ karşılığında halka arz et.
Halka arz sonrası 500 milyon ₺ zor eden şirketine karşılık cebine 750 milyon ₺ para koy. Halka arz sonrası şirketin hisse fiyatını halka arz fiyatı altına indir. Gelen 750 milyon₺ para ile halka arzda yukarıdan sattığın %25 lik payları %50 -60 aşağıdan geri al ve tahtayı daha sonra dipten 3-5 kat yukarı sürüp bu süreçte tipe dönüştürdüğün yeni lotları da %400-500 kârına sat.
Şirketin %25 olan halka açıklığını pay sata sata %99 a çıkar ve operasyondan gelen parayı şirketten kaçır. Parayı kaçırdıktan sonra içi boşalan şirket için konkordato ilan et tamamen kaç...
Nihayet,
İstiklal Marşı ve kapanış.