Değerli komşularım,
Pusulanın önümüze gelmesine artık son 2 gün kaldı. Partileri geçtiğiniz zaman ilk sırada Beşiktaşımızı birlikte yönetmek için mühürü basacağınız halkayı göreceksiniz. Haydi Beşiktaş Ver Elini!
#BeşiktaşaNasuhYakışır#VerEliniBeşiktaş
HAYDİ DOSTLAR!
SESİMİZİ DUYMAYANLARA DUYURALIM.
Değerli dostlar��m, kıymetli takipçilerim.
Beşiktaş bağımsız belediye başkanlığı adaylık sürecimde bana verdiğiniz destek için minnettarım.
Şimdi son bir desteğinize, el vermenize ihtiyacım var.
Seçimlere sadece üç gün kaldı. Müthiş bir enerjiyle final yapmaya hazırlanıyoruz.
Karşımızda milyonluk kurum bütçeleriyle kampanya yapanlar, kiraladıkları ekiplerle gece gündüz, gönüllülerimizin astığı pankartları yırtarak, iftiralarla beni karalayarak sonuç almaya çalışıyorlar.
Bizim ise devasa parasal kaynağımız yok, kurum çalışanları ve araç gereçleri yok. Sizlerin güveni, sizlerin enerjisi ve bana yüklediğiniz coşkuyla, imkansız sanılanı başarmak üzereyiz.
Sizden ricam, son üç gün, haydi telefonlarımıza sarılalım, mesajlarımızı paylaşarak herkese ulaştıralım.
Nerede yaşıyor olursanız olun, atacağınız her destek mesajı, paylaşacağınız her içerik, tanıdıklarınıza açacağınız her telefon, bizi daha güvenli, adil ve eşit hizmet alan Beşiktaş hedefimize bir adım daha yaklaştıracaktır.
Sizlere çok güveniyorum ve bana olan güveninizi asla boşa çıkarmayacağım.
Bu size iyi günde, kötü günde hep halkının yanında olan Nasuh Mahruki’nin sözüdür.
#BeşiktaşaNasuhYakışır #VerEliniBeşiktaş
Bolca tahlil yapan erkeklerin, isteseler dahi tahayyül edemeyecekleri, bir tek bizim tam olarak anlayabileceğimiz baskıları barındıran bir geleceğin önünü alabilmek için, bu defa sadece ve sadece kadınları, bizi düşünerek sandığa gideceğim. Bunu her inanç ve ideolojiden kadının anladığını biliyorum. Kolay ayağa kalkarız çünkü ezelden beri en çok biz düşüyor, en çok biz kalkıyoruz. Hep birlikte sandığa.
Bugünkü kitap alıntımı bile seçimlere bağlayacağım (sabrı olan için en sonda). Bu arada Anna Burns'ün Sütçü'sünü hâlâ okumadıysanız, çok şey kaçırıyorsunuz.
"Alkıştan sonra öğretmen, 'Peki, şimdi siz gökyüzü yalnızca mavi olabilir mi diyorsunuz?' dedi.
'Mavidir zaten,' geldi bizden. 'Başka ne renk olacaktı?'
Elbette ki göğün maviden ötesi, hatta iki ötesi olabileceğini biliyorduk ama ne diye kabul edecektik? Şahsen ben etmemiştim. Bir hafta önce 'belki-erkek arkadaşla' ilk günbatımımı deneyimlerken bile. O akşam gökte kabul edilebilir üç renkten –mavi (gündüz göğü), siyah (gece göğü) ve beyaz (bulutlar)– fazlası olduğu halde ağzımı açıp bir şey dememiştim. İşte şimdi sınıftakiler de –hepsi benden büyük, bazısı otuzunda– demiyorlardı. Kabul etmemek bir âdetti; ayrıntıyı kabullenmemek. Çünkü bu tip bir ayrıntı seçenek demekti, seçenekse sorumluluk; peki, ya sorumluluğumuzda başarısız olursak? Baş edebileceğimizden fazlasını görebilmenin sonuçlarını gereğince sorgulayamazsak? Daha beteri, ya o şey –her neyse– güzel bir şeyse, hoşumuza giderse, ona alışırsak, onunla neşelenmeye başlarsak, zamanla ona bel bağlarsak ama o bir daha dönmemek üzere gider veya elimizden koparılırsa? İyisi mi hiç olmasın hissi, bizim için yaygın olan histi ve işte mavi de bu yüzden göğümüzün olabilecek tek rengiydi. Ne var ki öğretmen işi burada bırakmaya niyetli değildi.
[...]
Mevcut aklımıza göre kadının söyledikleri asla doğru olamazdı, hayır. Doğru olsa ve –orada olan ya da olmayan, neyse artık– gökyüzü herhangi bir renkte olabilse, o zaman her şey herhangi bir renkte olabilirdi, her şey herhangi bir şey olabilirdi ve dünyanın her yerinde herhangi birine, herhangi bir yer ve zamanda, herhangi bir şey olabilirdi. Bu yüzden, hayır. Nesiller ardına nesiller, babalar ardına babalar, analar ardına analar, yüzyıllar ardına bin yıllar boyu resmi olarak tek, gayriresmi olarak üç renkli bilinen gökyüzünün bir çırpıda renklenmesine müsaade edilemezdi."
Gökyüzünün bir çırpıda renklenmesine müsaade edelim. Gerisi yine bizde. #ilkturdabirelim
Yılbaşı geceleri Taksim’de biriken kalabalığı biliyordum ama bunu ilk kez görüyorum…
Ulaşımın bedava olmasıyla bir ilgisi vardır zannederim…
Resmen Ganj Nehri kıyıdındaki Hindular gibi…
Şaka bir yana, çocukluğumuzun gençliğimizin İstanbulu bambaşkaydı be…
Gelmez o günler, dönmez o günler, mazide kaldı dünler…