KUR'AN NEDEN Hz. MERYEM'DEN HARUN'UN KIZ KARDEŞİ DİYE BAHSEDER?
KURAN YANLIŞ BİLGİ Mİ İÇERİR?
Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Meryem'e hitaben geçen "Ey Hârûn'un kız kardeşi!" (Meryem 19/28) ifadesi, bazı kimseler tarafından yanlış anlaşılmış ve Kur'ân'ın Hz. Meryem'i, Hz. Mûsâ'nın kardeşi Hârûn ile aynı dönemde yaşamış gibi gösterdiği iddia edilmiştir.
Oysa bu iddia, Arapçadaki akrabalık ve mensubiyet ifadelerinin kullanım özelliklerini dikkate almamaktan kaynaklanmaktadır. Arapçada "kardeş", "baba" ve "oğul" gibi kelimeler yalnızca öz kardeşlik için değil; aynı soydan gelme, aynı kabileye mensup olma veya aynı özellikleri taşıma anlamında da yaygın olarak kullanılmaktadır.
Nitekim Kur'ân'da da birçok peygamber, kavimlerine nispet edilerek "kardeşleri" şeklinde anılmıştır. Dolayısıyla "Hârûn'un kız kardeşi" ifadesi, Hz. Meryem'in mutlaka Hz. Mûsâ'nın kardeşi Hârûn'un öz kardeşi olduğu anlamına gelmez.
Bu konuda Hz. Peygamber'in (s.a.s.) yaptığı açıklama da meseleyi aydınlatmaktadır.
Necran Hristiyanlarının aynı itirazı üzerine Allah Resûlü, Muğîre b. Şu'be'ye, İsrailoğullarının çocuklarına peygamberlerinin ve salih kimselerinin isimlerini vermeyi âdet edindiklerini söylemesini istemiştir. Bu hadis, "Hârûn" adının o toplumda yaygın olarak kullanılan mübarek bir isim olduğunu göstermektedir. Buna göre Hz. Meryem'in Hârûn adında bir kardeşi bulunmuş olabileceği gibi, Hârûn soyuna mensup olması veya takvâ ve ibadetiyle tanınan Hârûn isimli salih bir zata nispet edilmesi de mümkündür. Nitekim klasik müfessirler bu ihtimallerin tamamını zikretmişlerdir.
Sonuç olarak Kur'ân'ın burada tarihî bir yanılgıya düştüğünü iddia etmek ilmî bir temele dayanmaz. Aksine ifade, Arap dilinin ve o dönemin hitap üslubunun tabiî bir kullanımını yansıtmaktadır.
Hz. Meryem'e "Hârûn'un kız kardeşi" denilmesi, onun soyuna, ailesine, ibadet hayatına veya toplumda örnek kabul edilen salih kimselerle olan manevî bağına işaret eden bir nitelemedir.
Bu sebeple söz konusu âyet, Kur'ân'ın tarihî bir hata yaptığına değil;
dilin mecazî ve geniş anlamlı kullanımına güzel bir örnek teşkil etmektedir.
Nalan, bu rejim benim 54 bin 286 silah arkadaşımı gözaltına aldı.
Sevdiklerinizden göz altına alınanların sayısı bu rakama yaklaşıncaya kadar kapa çeneni.
İlkokuldayken Mamak Hafsa Sultan Kolejinin burs teklifini reddeden Deniz Göktaş,
aynı öğretmenlerden yine tam burslu olarak ders almak üzere 31 yaşında Silivri’ye gönderiliyor.
Ama #dövletimiz Gülenist lohusa kovalayıp yeni doğmuş bebeğiyle ters kelepçe takabilir, bebeğini anne sütünden mahrum bırakabilir. Hiç sorun yok, yeter ki komedyen tutuklamasın ;/
İlk bakışta bu ayetler arasında bir çelişki varmış gibi görünebilir.
Bir tarafta, "Biz peygamberler arasında ayrım yapmayız" (Bakara 2/285; Âl-i İmrân 3/84) buyrulurken, diğer tarafta,
"Biz peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık" (Bakara 2/253; İsrâ 17/55) denilmektedir.
Oysa dikkatle bakıldığında bu ayetlerin birbirini tamamladığı görülür.
"Biz peygamberler arasında ayrım yapmayız" ifadesi, müminlerin iman esasını ortaya koymaktadır. Yani biz, peygamberlerden bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmeyiz. Onların hepsinin Allah'ın elçisi olduğuna, vahyi eksiksiz tebliğ ettiklerine, doğruluk ve güvenilirlik sahibi olduklarına, Allah tarafından seçilip görevlendirildiklerine inanır ve hepsine aynı saygıyı gösteririz. Hiçbir peygamberi diğerine tercih ederek birini kabul edip diğerini reddetmeyiz.
"Bazı peygamberleri diğerlerinden üstün kıldık" buyruğu ise Allah'ın takdirini ve ilahî derecelendirmeyi ifade etmektedir.
Peygamberlerin hepsi Allah'ın elçisi olmak bakımından eşit olmakla birlikte, kendilerine verilen görevlerin kapsamı, gönderildikleri toplumların durumu, üstlendikleri sorumluluklar, maruz kaldıkları imtihanlar, kendilerine verilen mucizeler ve Allah katındaki dereceleri aynı değildir.
Kimi bütün insanlığa gönderilmiş, kimi belirli bir kavme; kimi ağır işkencelere uğramış, kimi yurdundan sürülmüş, kimi de Allah'ın özel lütuf ve ikramlarına mazhar olmuştur.
Bu sebeple Yüce Allah, hikmeti gereği onların bazılarını diğerlerinden üstün kılmıştır.
Nitekim insanlar arasında bilgi, takva ve sorumluluk bakımından derece farkları bulunduğu gibi, peygamberler arasında da ilahî hikmete dayanan derece farklılıkları vardır.
Ancak bu farklılık, onların peygamberliklerini veya Allah'ın elçisi olma vasıflarını ortadan kaldırmaz. Müminin görevi, bütün peygamberlere iman etmek ve hiçbirini inkâr etmemektir;
onların üstünlük derecelerini belirlemek ise tamamen Allah'a ait bir takdirdir.
Dolayısıyla bu ayetler birbirine zıt değil, aynı hakikatin iki farklı yönünü açıklamaktadır:
İnsan açısından bütün peygamberlere iman etmek ve aralarında ayrım yapmamak esastır;
Allah Teala açısından ise hikmeti gereği peygamberlerin derecelerini belirlemek O'nun takdiridir.
Böylece Kur'ân, hem iman birliğini hem de ilahî hikmete dayanan derece farklılıklarını aynı anda ortaya koymaktadır.
AY İKİYE AYRILMADI MI?
Kur'ân-ı Kerîm, Kamer Sûresi'nin ilk âyetlerinde, "Kıyamet yaklaştı ve Ay yarıldı." (Kamer 54/1) buyurarak bu olaya açıkça işaret etmektedir. Devamındaki âyetlerde ise müşriklerin bu mucizeyi gördükleri hâlde "Bu devam eden bir sihirdir." diyerek inkâr ettikleri bildirilmektedir.
Bu ifadeler, açıkça bu olayın Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde gerçekleştiğini göstermektedir.
Sahih hadisler, siyer kaynakları ve İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu, Ay'ın hicretten yaklaşık beş yıl önce, Mekke yakınlarındaki Mina'da Hz. Peygamber'in bir mucizesi olarak ikiye ayrıldığı görüşündedir.
Müşrikler olayı inkâr edememiş, ancak onu "sihir" diye nitelendirmiş; dışarıdan gelen kervanlara sorduklarında onların da aynı olayı gördüklerini öğrenmelerine rağmen inkârlarını sürdürmüşlerdir.
Kur'ân'ın bu olayı açıkça haber vermesine rağmen, Hz. Peygamber'e en küçük bir açık arayan müşriklerin "Böyle bir olay hiç olmadı." diyememeleri, hadisenin yaşandığını gösteren önemli tarihî delillerden biridir. Eğer böyle bir mucize gerçekleşmemiş olsaydı, Kur'ân'ın bu ifadesini en güçlü şekilde yalanlamaya çalışmaları beklenirdi.
Bazı kimseler, "Ay gerçekten yarılmış olsaydı bunu bütün dünya görür ve bütün tarihçiler yazardı." şeklinde itiraz etmektedir.
Ancak mucizelerin amacı insanları zorla inandırmak değil, gerçeği arayanlara delil sunmaktır.
Bu sebeple mucize, belirli bir zamanda ve belirli bir topluluğun şahitliğiyle gerçekleşmiş olabilir. Ayrıca Ay'ın her yerde aynı anda görünmemesi, gece vakti meydana gelmesi, hava şartları ve insanların büyük kısmının o saatte gökyüzünü gözlememesi de olayın herkes tarafından görülmemesini açıklayan makul sebeplerdir.
Tabi ki söz anlayana söylenir.
Ekrem’di, Özgür’dü, sanmayın bu depar mağduriyetle tetiklendi.
20 yıl önce de kemalizmin planı buydu.
Tayyip’i kullanıp, Tayyip’ten sonra tekrar “Ülkenin Kurtarıcıları” olmak:
Ölmüş ideolojilerini, putlarını kontrollü mağduriyetle diriltmek.
Buna alet olmak vebaldir.
Bu vesileyle yıllarca hapiste zulüm gören komedyen Atalay Demirci’yi hatırlamazsak büyük ayıp etmiş oluruz. Üstelik tek siyasi içerikli veya “rahatsız edici” espirisi olmadığı halde. İnsan haklarında hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. Unutursanız zulüm sizi de bulur!
Herkes haddini bilecekmiş, dini değerlerle alay edilemezmiş...
Peki madem öyle neden bakara-makara diyen adama haddini bildirip ters kelepçe takmadınız ve üstelik büyükelçilikle ödüllendirdiniz?
Böyle bir tivit atacağım hiç aklıma gelmezdi.
Bizim meal yasaklanıca ilahiyatçı arkadaşlardan tepki için imza vermekten çekinenler olunca böylesi bir durum olmuştu.
Şimdi sırada komedyenler var.
Sınav yine çetin.
Genç arkadaşınız için bir şey demeyecek misiniz ustalar?!
Abdestin farziyetini bildiren âyetin Medine'de inmiş olması, abdestin o tarihte ilk defa meşru kılındığı anlamına gelmez.
Hz. Peygamber (s.a.s.) daha Mekke döneminden itibaren Cebrâil'in öğrettiği şekilde abdest alarak namaz kılmıştır.
Medine'de inen Mâide Sûresi 6. ayet ise, zaten uygulanmakta olan bu ibadetin hükmünü Kur'ân'da açık ve bağlayıcı bir şekilde tescil etmiş, ayrıca teyemmüm gibi tamamlayıcı hükümleri de açıklamıştır.
Kur'ân'da birçok hüküm, fiilen uygulanmaya başladıktan sonra âyetle teyit edilmiştir.
Meselâ namazın rekât sayıları, ezanın lafızları, hac menâsikinin pek çok ayrıntısı da Kur'ân'da değil, sünnetle öğretilmiştir.
Abdest de bunun örneklerinden biridir.
Özetle Mâide Suresi 6. ayeti, abdestin başlangıcını değil, Kur'ân'daki hükmünü bildirir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) ve sahâbe, Mekke döneminden itibaren Cebrâil'in öğrettiği şekilde abdest alarak namaz kılıyorlardı.
Bu sebeple "On yıl abdestsiz namaz mı kıldılar?" şeklindeki çıkarım doğru değildir.
BİR CAN’I KALMIŞTI, ONU DA ÇOK GÖRDÜLER!
Zeki Güven Vefat edeli 8 yıl oldu.
Zeki Güven, 28 Şubat 2015’te son attığı Tweet’te ‘Dün mesleğimiz, bugün özgürlüğümüz elimizden alındı, geriye bir tek canımız kaldı’ yazmıştı. Maalesef o can da çok görüldü.
“Terorist” olarak karalanan “müslümanlar”:
En az 150 kişiyi infaz edip, oturdukları evlere gömen Hizbullah
İstanbul’da, Ankara’da, Antep’de, Diyarbakır’da vs yüzlerce sivili öldüren IŞİD
Yalova saldırısı sonrası nasıl geri vites yaptınız ama!
https://t.co/vrB2WP0aa4
Öksürseler aslan parçası oluyorlar.
Şöyle bir 10 yıl hapis yatsın, ne iş ne mal kalsın el koymadık, çıkınca hiçbir işte çalışmasına izin verilmesin.
Ondan sonra bakarız aslan mı, davşan mı.
Bu adamların konuşmalarına bakınca sanırsınız ki,
ashabın arasında dolaşıyorsunuz da onlar konuşuyor.
Ancak yaptıklarına bakınca da Ebu Leheplerden,
Ebu Cehillerden,
Firavunlardan daha aşağı bir yerde konumlanmışlar.
Somali Cumhurbaşkanının oğlu İstanbul’da motokurye Yunus Emre Göçer'e çarparak ölümüne neden olmuş, babasının araya girmesiyle serbest kalıp ülkesine dönmüştü.
Ondan bahsettiğini herkes anladı!
Somali’nin bizimle bir ilgisi yok ondan pek paylaşılmamıştır!
Başka hangi baba olabilir zaten?