Presidente Meloni,
bene condannare Ben Gvir per l’umiliazione dei membri della Flotilla (un trattamento di lusso rispetto a quanto inferto ai palestinesi nelle carceri israeliane).
Ma le parole non bastano: l’Italia smetta di opporsi alla sospensione dell’Accordo UE-Israele.
BREAKING: The Israeli naval vessel that abducted the 180 Sumud Flotilla crews off the coast of Crete (an act of piracy and a gross violation of the Law of the Sea) is intend on victimising two of them: Saif Abukeshek, a Spanish citizen of Palestinian origin, and Thiago Ávila, a Brazilian citizen who has distinguished himself with repeated attempts to break the illegal, genocidal, Israeli blockage of Gaza.
Unlike the remaining abducted members of the Sumud Flotilla crew, which the Israeli navy disembarked in Crete, Saif and Thiago are detained and bound for an Israeli prison. This is a double violation of International Law: First, Israel abducted them illegally at sea. Second, Israel is now transporting them, violently, illegally, to one of its notorious prisons.
Meanwhile, the Greek government is cooperating fully in Israel’s criminal behaviour, effectively surrendering its search and rescue obligations and conniving with Israel to victimise the brave crews of the Sumud Flotilla who are steadfastly, through their activism, defending International Law as well as the verdict of the International Court of Justice which has clearly and unequivocally declared Israel’s continued naval blockade of Gaza and its occupation of the Palestinian territories illegal.
Through their complicity and their silence, the Greek government, the European Union, the mainstream media, the West more generally, are flouting, indeed they are trashing, their supposed, much publicised, ‘Western values’. Let us all demand:
· The immediate release of Saif and Thiago
· An end to Israel’s criminal behaviour in international waters
· The termination of Israel’s illegal Gaza blockade
· That the Greek government and the European Union cease and desist from lending logistical and moral support to Israel’s genocide in Gaza and its ethnic cleansing campaigns in E. Jerusalem and the West Bank
Amen! And that goes for all religions, Islam, Christianity or Judaism as I know many of my own faith will applaud these words of the Pope in this context but will then not hesitate to do the same with their own endeavors.
Woe to those who manipulate religion and the very name of God for their own military, economic, and political gain, dragging that which is sacred into darkness and filth. #ApostolicJourney#Cameroon https://t.co/bKteFZ3iWE
As Jewish Australians, we are devastated to learn of the Israeli assault on Lebanon yesterday. We urge @AlboMP and @SenatorWong to speak out against Israel's violent escalation and call on the Government to take decisive action by demanding an immediate ceasefire.
"Israel wants to live in peace with its neighbours" is the biggest lie of all time.
This is the West Bank.
No Hamas, no war, yet attacked like this daily by "settlers" backed by the IDF.
A savagely violent Jewish supremacy armed by the EU/UK/US
I join UN experts in urging Türkiye to remedy the arbitrary arrests and abusive prosecutions under counter-terrorism laws of over 260 mainly women, students and young people for alleged social of family links to the Gülen (Hizmet) movement https://t.co/XuskhZoEMW
Arada kaynamasın...
Antep'te korkunç bir hukuk katliamı devrede...
Çoğunluğu kadın 320, belki de daha fazla genç gözaltında ve gençlere suç bulmaya çabalıyorlar...
Sessizlik suça ortak olmaktır...
"Düalizm, Ahmet Dönmez’in Yazıları ve M. Fethullah Gülen Hocaefendi"
Son yazılıp çizilenleri okuyunca, özellikle de “Hocaefendi ve Fethullah Gülen” ayırımı içeren cümleleri duyunca, birkaç paragrafla da olsa düşüncelerimi özetlemeyi gerekli gördüm.
My name is Dr. Dallas Duncan. I am an Anesthesiologist.
I am calling for the immediate release of Dr. Hussam Abu Safiya. He was abducted by the Israeli forces.
I am calling for protection of hospitals and medical workers in Gaza. And an end to the genocide.
#FreeDrHussamAbuSafiya
Melek İpek
Sofrasında oturdunuz
Elini öpmek için sıra oldunuz
Otelinde misafir olmak için kapısında yattınız
Hayırsever yanından başka neyini gördünüz ?
Bütün çocuklarından ayırdınız
Malına mülküne çöktünüz, evinden attınız
Bunlar da yetmedi, ananız yaşındaki hasta kadını tutukladınız!
Ne diyeyim
Kininizde boğulun
“ÇİÇEK GİBİ İNSANLARI KIRDINIZ
BAHÇELERİNİZ BAHAR GÖRMESİN”
Bu sabah, annem Hacı Melek İpek i de, aldılar...
Yaşı ileri... Kaç hastalığı var, sayısını bilmiyorum.
Hayatının son yıllarını hapiste geçirmesine karar verdikleri Hacı Melek İpek in savunma dilekçesini https://t.co/DwWNuu5Lq3 da yayınladım...
Aranızda aklı başında kimse yok mu?
Those soccer fans - or, more accurately, hooligans - were attacking people, ripping down Palestinian flags, and chanting happily that there are no kids left alive in Gaza. Oh, and it’s you and your administration that helped kill 16,000 Palestinian kids. That’ll be your legacy.
(X'in uzun yazı (makale) özelliğini yeni öğrendim. Okumayı kolaylaştırmak için bu şekilde de paylaşıyorum. Zaten okumuş olanlardan özür dilerim.)
Hocaefendi, Kabir ve Toprak
Çoklarının tecrübe ve ifade ettiği üzere, stadyumdaki cenaze namazı ve sonsuzluğa uğurlama programında sükûtun çığlıkları, vakar ve gözyaşları vardı. Sen herkesin Hocaefendisi ve hepimizin sevdiği idin. Bununla beraber, bütün aczime ve fakrıma rağmen, Hazreti Rahman cismen de olsa senelerce sana yakın bulunmamı ihsan etmişti. Sen bir rehberden çok öteydin; en uzaklarda olduğum zamanlarda bile yakınlığını ve himayeni hissettirirdin. Ruhunun ufkuna yürüdüğün haberini aldığım an, -belki biraz da bencilce- “Artık hem öksüz hem de yetimsin!” dedim yaralı gönlüme. “Bugün ben kimsesiz kaldım; ey Kimsesizler Kimsesi!” Seni ötelere uğurlarken, bendeni ve bütün sahipsizleri O’na emanet ettim! Bu duyguları yaşayan yalnızca ben de değildim, çünkü sen binlercemize o kurbeti lütfettin.
Defin için geçici istirahatgâhına ulaştığımda ne yapacağımı bilemez haldeydim. Birkaç arkadaşımın elimden çekip yanlarına almalarıyla tabutunu omuzlayanlardan biri de bendim. Seni nasıl taşımalıydık? İsteğine uygun şekilde bir an önce ve hızlı hızlı mı, yoksa fizikî yakınlığını bir süre daha uzatmak ve vedalaşmak için usul usul mu? Nasıl yaptığımızı hatırlamıyorum; çünkü o an, zaman ve mekân durmuştu sanki.
Maddi varlığını kabre indirdiklerinde arka saflardan ve omuzlar arasından bakıyordum sana. Bunu da mı görecektim? Gerçek miydi bu? Bir ara az yaklaştım, belki de ruhun duyar düşüncesiyle selam verdim, her zamanki tebessümünü bekledim ve hayal ettim. En son iki ay önce ziyaret etmiştim ve sen o eşsiz gülümseme, şefkat ve alâkanla karşılamıştın. Heyhât, bu sefer hayalim gidip acı ve kara gerçekliğe çarptı. Beklediği ve alıştığı sıcak mukabeleyi göremeyince gözlerim bir kere daha yaş dökmeye başladı.
Hazreti Ali (ra.) geldi o an aklıma. Fatıma (r.anhâ) annemizin ardından onun yüreğinden dökülenleri hatırladım: “Ne oluyor bana, bu nasıl iş; sevgilinin kabri önünde duruyor ve selam veriyorum ama o selamımı almıyor. Ey sevgili, ne oldu sana, selamımı cevaplamıyor, benden bir selamı bile esirgiyorsun; aramızdaki sadakat, aşk ve iştiyakı, muhabbet bağını, bütün güzel hatıraları ve mübarek anıları unuttun mu?”
Bu sözlerle yüreğim bir kere daha dağlanırken ağabeylerimden birisi gelip sarılıyor; omuzlarımdan tutuyor ve kabre doğru çekiyor. Görevliler yol açıyorlar ve bir kardeşim elime bir kürek uzatıyor. Kendimi akışa bırakmış gibi küreği alıyorum; yerinden kopmak istemeyen sert topraktan bir tutam dolduruyorum ve kabre atıyorum.
Ne yaptın sen?!. Sen, hocanın, mürşidinin, rehberinin, hâmînin, dostunun üzerine toprak saçtın!
Küreği fırlatıyorum elimden. Büyük bir günah işlemiş gibi kaçıyorum mezar yerinden. Otoparka zor atıyorum kendimi; hıçkırıklarla ağlıyorum.
Sen hocanın üzerine toprak attın!..
Neden o güne kadar hiç düşünmemişim: Vefat edenin üzerine toprak atmanın hükmü nedir? Sünnet mi, müstehap mı?
Ey gül, elim nasıl vardı da üzerine toprak attım?!.
Hazreti Fatıma (r.anhâ) bir kere daha geliyor hatırıma. Sevgili Peygamberimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) defni esnasında öylesine büyük ızdırap içindeydi ki, o vazifeyi yapanlardan biri olan vefalı ve sadık sahabîye şöyle seslenmişti: “Ey Enes! Rasûlullah’ın üzerine toprak atmaya gönlünüz nasıl razı oldu?”
Peygamberimize senelerce hizmet etmiş olan Hazreti Enes sonradan şunu demişti: “Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiği gün (Medine'de var olan) her şey aydınlanmıştı. O, vefat ettiği gün ise Medine'de var olan her şey karanlığa gömüldü. Ellerimiz onun cenazesi ve defni ile meşgulken biz kalplerimizi inkâr ediyorduk!”
Elbette!.. Aşk, iştiyak ve sadâkatin en mümtaz temsilcileri Ashâb-ı Kirâm, kalplerini inkâr, iptal ve ta’til etmeden o kedere dayanamazlardı ki! Yapılması gereken bir vazife vardı, akıllarını gönüllerinin önüne perde edip onu tamamlamalılardı.
Fakat o an, küreği kavradığım, toprağı kaldırdığım ve tabutunun üzerine attığım o an; ey gül, o an henüz kalbimi inkâr edecek durumda değildim, aklımı yüreğimin önüne geçirmekten acizdim. Ben senin üzerine toprak atınca ürperdim, utandım, kaçtım ve ağladım.
Ey gül, ben senin üzerine ne cüretle toprak attım?!. Hem de o anı yaşarsam başıma toz toprak saçacağımı sandığım bir zamanda yaptım bunu!
Sen sadece -bir hadis-i şerif gereğince- seni methedenlerin yüzlerine toprak saçacağını söylerdin! Nasıl oldu da ben senin kabrine toprak atabildim?!.
Kaç gündür seni ve toprağı düşünüyorum. Sâdî’nin Gülistan’ındaki “Toprak ol toprak ki gül bitiresin; zira topraktan başkası gül bitirmez.” sözünü çok severdin. Fakat sen zaten bir manevi sera oldun, -Allah’ın inayetiyle- yüz binlerce çiçek yetiştirdin.
Anlıyorum, Güller Gülü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de toprakta bitmişti; sana benzer milyonlarca güle dâyelik etmiş ve sonra da -bir tohum gibi- ebedi varlığının ilk durağına -maddi yapısı itibariyle- defnedilmişti. Çünkü, Bediüzzaman hazretlerinin yaklaşımıyla, Cenâb-ı Hakk’ın rahmet arşı su üzerinde olduğu gibi, hayat ve ihyâ (hayatı verme) arşı da toprak üstündeydi.. ve toprak her türlü ilâhî tecelliye en parlak, en şeffaf bir aynaydı. Nasıl ki, havada güneşin sadece zayıf bir ziyası görünür, su aynasında ise, daha parlak bir yansıması; toprağa gelince, onda ışık ile beraber, güneşin yedi rengi de temâşâ edilirdi. Şu halde kabir, Güzeller Güzeli’nin binlerce tecellisine açılan bir pencere ve sevgililer diyarına uzanan bir koridordu.
Hani, ömrünün son anlarında, Hazreti Bilal hastalık ızdırabıyla kıvranıyordu. Onun bu halini gören eşi üzüntüyle "Vâ huznây!” (Ah kederim, derin üzüntüm, ne acı bir hal!) dedikçe, Müezzinlerin Efendisi "Vâ ferhây!” (Oh! Huzurum, rahatlığım; ne mutlu bir an!) diye tekrarlıyor ve ekliyordu: “Yarın sevgililerle, Muhammed (aleyhisselam) ve arkadaşlarıyla buluşacağım.”
Ey gül, inanıyorum ki sen de Medine’nin Gülü’ne ve özlem duyduğun selefe kavuştun.
Heyhat, ben senin üzerine toprak attım!
Büyükler, yerküreyi âlemin kalbi gördükleri gibi, toprak unsurunu da arzın kalbi saymışlar. Ayrıca, onu tevazu ve mahviyetin remzi kabul etmişler. Nefs-i emmâre’yi ateşe, nefs-i levvâme’yi havaya, nefs-i mülhime’yi suya ve nefs-i mutmainne’yi toprağa benzetmişler. Öyledir, bir şairin ifadesiyle, kazma veya belle karnını yarana, tırmık ya da tırnakla yüzünü yırtana çiçek ile mukabele eder toprak. Üstünde tepinenlere bile hoşgörülüdür; bağrına her türlü kirli nesnelerin atılmasına rağmen onları sindirir ve sadece güzel koku neşreder. Ona “kara” dense de renk renk ürünler verir.
Sen toprak gibi olmayı tavsiye ile kalmadın, onun gibi davrandın. En çirkin söz ve davranışları insanlık, şefkat, merhamet ve ahiret düşüncesi ile karşıladın. Semtin her zaman ıtır çarşısı kadar bayıltıcı, lale ve
zambakların göz kamaştırıcıydı. Ve sonunda “Ey nefs-i mutmainne, dön Rabbine, sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak; dön ve gir hâlis kullarım arasına, gir Cennetime.” (Fecr, 89/27–30) çağrısına koştun; -hüsnüzannım- saflık ve berraklığın timsali mukarrabîn ile buluştun.
Öyle de olsa, ey gül, üzerine toprak atmak yakışır mıydı bana?!.
“Ey ay yüzlü (sevgili) yolunun tozu göz nurundan azizken ne yazık ki seni mezar toprağı kucaklıyor şimdi.” (Ahmet Paşa) Hâk-i siyâhın etrafında, dünyanın dört bir yanından gelen rengârenk bülbüller senin için ağlıyor. Bilir ve inanırız, ölüm senin için bir şeb-i arûs, bir bayram, iştiyakla beklediğin bir visâl. Vâ esefâ, ayrılığının hüznü bütün tesellileri gölgeliyor. Bir tek ümit ışığı kalıyor geride; öğrettiğin ölçüler içerisinde istikamet üzere yaşamak ve ötede Kevser’in başında sevgili Peygamberimize, selef-i sâlihîne ve sana kavuşmak.
Senin irtihâlinin hemen ardından hasımların şamatası kapladı her yanı. Hizmet kervanını yoldan bir çevirebilseler, en azından bir bölebilseler bayram edecekler. Ellerini ovuşturup duruyorlar. Kendi dünyevi ve nefsani ölçüleriyle bakıyorlar senin öğrencilerine. Kavga bekliyorlar, şikâk istiyorlar, çatlak arzuluyorlar. Oysaki sen tevazudan bahsettiğin yerlerde türâbî ve Hasanî olmayı da nazara vermiştin. Hasbî, diğergâm ve fedakâr ruhlar olmanın ve müstağni davranmanın pek çok fitneyi önleyebileceğini hıçkırıklarına karışık yakıcı sözlerinle anlatmıştın. Sadece benim yüreğime değil, ağabey ve arkadaşlarımın ruhlarına kazındı o nasihatin ve gözyaşların.
Affet beni ey gül, haddimi aştım ve senin üzerine toprak attım! Ne ki, o anın dehşetiyle üzerime toprak atılacak güne uyandım!
Belki de senden en çok dinlediğim paragraflardan biri Hazreti Üstad’ın şu sözleri idi: “Bu mühim marazın merhemi ve ilâcı, 'El-hubbu fillâh' sırrıyla, tarik-i hakta gidenlere refakatle iftihar etmek; ve arkalarından gitmek; ve imamlık şerefini onlara bırakmak; ve o hak yolunda kim olursa olsun kendinden daha iyi olduğunun ihtimaliyle enâniyetinden vazgeçip ihlâsı kazanmak; ve ihlâsla bir dirhem amel, ihlâssız batmanlarla amellere râcih olduğunu bilmekle ve tâbiiyeti dahi, sebeb-i mes'uliyet ve hatarlı olan metbûiyete tercih etmekle o marazdan kurtulur ve ihlâsı kazanır, vazife-i uhreviyesini hakkıyla yapabilir."
Bilmem ki, sen bu hakikati izah ederken içimden kaç defa ahd etmişimdir: Liyakatli birine tâbi olmayı, sorumluluk, tehlike ve risk içeren imamete tercih edeceğime söz vermişimdir.
Hatırlıyorsun değil mi, senelerce saklambaç oynadım seninle. Sen öğrencilerinin ardında namaz kılmayı severdin ve her fırsatta bizi öne geçirirdin. Biz senin önünde durmaktan hayâ ederdik, sana namaz kıldırırken tir tir titrerdik. Ben çareyi namaza durulana kadar salona girmemekte ve koridorda beklemekte bulmuştum. İftitah tekbirini duymadan içeri girmezdim. Sen etrafını çok iyi okurdun, benim saklandığımı bir süre sonra fark etmiştin. Bir gün yine ikâmet getirilecekti ki, latife yapmış ve “Çağırın şunu, kapının arkasında tekbirin alınmasını bekliyordur mutlaka!” demiştin.
Kapının arkasındayım ve başlangıç tekbirini bekliyorum sevgili hocam.
Yeter ki, senin de hayatını adadığın ilahi mesaj ve öğretilerin cihanın dört bir yanına ulaşsın, bayrağı önde kim ya da kimler taşırsa taşısın. Yeter ki, Allah bizi bu mübarek kervandan ayrı koymasın!.. Böyle düşünüyor ve bu Hizmet’in her ferdinin de bu duygularla dolu olduğuna inanıyorum.
Osman Şimşek
30 Ekim 2024
Halid b. Velid için 'Fakir olarak yaşadı, İslam'ın yitiği olarak hayata veda etti' , Hz. Ebu Bekir için de 'Arkanda yaşanmaz bir hayat bıraktın' derdi. Aynı sözleri ben onun için söylüyorum. Mekanı cennet olsun.