Almanca B2 - C1 ileri seviye gramer konularını Türkçe açıklamalı olarak anlattığım online kursum, Udemy’de yayımlandı:
(Udemy sitesindeki eğitimler ücretli. Ama birkaç dersin ücretsiz önizlemesi mümkün):
https://t.co/qlPEWmz1Hq
🔴 Bir klitorisin hikâyesi değil, ataerkilliğin tarihi
Asıl mesele, kadının cinsel dürtülerini kontrol altına alarak evlilik öncesi bekareti ve evlilik içi sadakati, yani erkeğin mülkiyet zincirini güvence altına almak.
✍️ Atiye Kalkan yazdı
https://t.co/9XqMHpwSRD
Joel Kovel'ın bu vakada ortaya koyduğumuz analizinin yani psikolojinin ve arzunun sömürgeleştirilmesi fikrinin merkezinde yer alan başucu kitabı Arzu Çağı: Psikanaliz, Politika ve Toplum Üzerine Düşünceler adlı eseridir.
Kovel bu kitabında tam olarak şunu yapar: Kapitalizm, sadece fabrikadaki işçinin fiziksel emeğini ve zamanını sömürmekle kalmaz insanın en derin en mahrem katmanını yani arzusunu, bilinçdışını ve öznelliğini de (psyche) sömürgeleştirir.
— Geleneksel psikanaliz arzuyu (libidoyu) biyolojik ve içsel bir dürtü olarak görür. Kovel ise arzunun tarihsel ve toplumsal olarak inşa edildiğini söyler. Kapitalizm, insanın özgürleşme, sevilme, takdir edilme ve anlam bulma gibi saf insani arzularını yakalar, onları söküp alır ve piyasanın ihtiyaçlarına göre yeniden paketleyip metalaştırır.
— Klasik Marksizmde artı-değer işçinin ödenmemiş emeğinden elde edilir. Kovel, geç kapitalizmde sermayenin artık psişik artı-değer (psychic surplus value) ürettiğini savunur. Şirketler işçinin sadece kas gücünden değil; onun duygusal enerjisinden, narsistik ihtiyaçlarından, sabrından ve ruhsal dayanıklılığından kâr devşirir. İşçi, ruhsal bütünlüğü pahasına sisteme duygusal artı-değer pompalar.
— Kovel'a göre bilinçdışı, toplumsal iktidar ilişkilerinden bağımsız yalıtılmış bir kara kutu değildir. Fabrikadaki bant sistemi ofisteki denetim mekanizmaları ve dijital panoptikon, bireyin bilinçdışını işgal eder.
Joel Kovel, bir psikiyatrist olarak psikoterapi endüstrisinin en sinsi işlevini açıkça ifşa eder: İnsan ruhundaki çatlakları sıvayarak işçiyi pazartesi sabahına yeniden sömürülebilir kılmak.
Yani Kovelcı eleştiri.. Terapistin önerdiği "Öfke yönetimi, nefes egzersizleri ve bilişsel yeniden çerçeveleme (üzerine alınma)" teknikleri, danışanın ruhundaki sınıfsal antagonizmayı (çelişkiyi) boğma aparatlarıdır. Terapist danışana "Karşıdaki sana değil kuruma öfkeli" diyerek yapısal şiddeti rasyonalize eder. Bu hamle işçiyi sömüren sisteme karşı patlaması gereken öfkeyi evcilleştirir onu uysallaştırır. Terapi odası bu haliyle bir şifa merkezi değil panoptikondaki çarkların dönmesini sağlayan bir "ruhsal bakım ve ayar istasyonu" olarak işlev görür.
📌Üsküdar Surp Garabet Mezarlığı tahrip edildi
▪️Üsküdar Bağlarbaşı’nda bulunan Surp Garabet Ermeni Mezarlığı’nda altı mezar ve bir çeşme kimliği belirsiz bir kişi tarafından tahrip edildi. Olayla ilgili emniyet birimleri çalışma başlattı.
https://t.co/SM0cXirk4a
Vaka: "Tükenmişlik mi, Yoksa Performans Kırbacı Karşısında Bedenin Grevi mi?"
Danışan: 31 yaşında, uluslararası bir danışmanlık şirketinde Kıdemli Analist olarak çalışan, prestijli bir üniversiteden dereceyle mezun olmuş bir kadın.
Klinik Teşhis: Majör Depresif Bozukluk ve Burnout (Tükenmişlik Sendromu).
Semptomlar: Yataktan kalkamama, kronik yorgunluk, anhedoni (hayattan zevk alamama), derin bir anlamsızlık hissi, iş maillerine bakarken gelişen mide bulantısı.
Klinik Yanılgı: "Sınır Çizememe" ve "Mükemmeliyetçilik" Şablonu
Terapist, danışanın durumunu tamamen bireysel psikodinamik süreçlerle açıklar. Ona çocukluğunda ebeveynleri tarafından başarı odaklı büyütüldüğünü bu yüzden "mükemmeliyetçi bir şema" geliştirdiğini söyler.
Çözüm olarak: İş hayatında hayır demeyi öğrenmesi, iş-yaşam dengesini kurması ve öz-şefkat (self-compassion) pratikleri yapması önerilir. Terapiste göre sorun, genç kadının kendi sınırlarını koruyamamasıdır.
Oysa Sınıfsal Gerçek Tablo Şöyledir: Danışanın gecenin 11'inde maillere cevap vermesi içsel bir başarı tutkusu veya şema sorunu değildir. Şirketin uyguladığı Yukarı çık ya da dışarı çık (Up or Out) politikası ve çalışanları sürekli birbirine kırdıran performans metrikleridir. Sınır çizmek o vahşi kurumsal eko-sistemde doğrudan Gözden çıkarılabilirsin sinyali vermektir. Dolayısıyla ortada bireysel bir sınır çizememe sorunu değil sınır çizeni sistemin dışına fırlatan yapısal bir zorbalık vardır.
Yataktan kalkamamak, hiçbir şey yapmak istememek klinik olarak 'depresyon' diye etiketlenir. Oysa bu yabancılaşmış emeğin zirve noktasıdır. Ürettiği artı-değerin hazırladığı yüzlerce sayfalık slaytların toplumsal hiçbir karşılığı olmadığını sadece bir üst yöneticinin bonus almasına yaradığını gören zihin ve beden anlamsızlığa karşı tek silahını çeker: Fişi çekmek. Beden sömürüye daha fazla yakıt taşımamak için kendini sabote etmekte yani bir nevi pasif grev yapmaktadır.
Haftada 70 saat çalışan birine "kendine şefkat göster, banyo köpüğü yap, meditasyon yap" demek yapısal şiddeti estetikle maskelemektir. Sistem, çalışanı posası çıkana kadar sıkar, terapist ise ona hafta sonu kendini tamir etme yolları sunar ki pazartesi günü aynı verimlilikle sömürülmeye devam edebilsin.
Burada "öz-şefkat" işçinin pazartesiye hazırlanma bakım maliyetini yine işçinin kendi omuzlarına yükleme aracına dönüşür.
Ek Açıklama: Popüler kişisel gelişim retorikleri bireye sürekli olarak "kendi sınırlarını korumayı" ve "toksik olanı hayatından çıkarmayı" öğütler. Bu ilk bakışta sağlıklı bir bireyselleşme gibi görünse de aslında kolektif dayanışmayı imkansızlaştıran atomizasyon (parçalara ayırma) sürecidir.
Sistem, bireyleri birbirine karşı güvensiz, sürekli tetikte ve yalnız bırakarak yapısal sorunlara (örneğin güvencesiz çalışmaya, sömürüye geleceksizliğe) karşı ortak bir ses çıkarılmasını engeller.
Dayanışmanın yerini "kendi bacağından asılan" ve diğer herkesi potansiyel bir "toksik tehdit" olarak gören yalıtılmış bireyler alır.
Bir davranışın "patoloji" mi yoksa "başarı" mı sayılacağını belirleyen şey onun sermaye birikimine olan katkısıdır.
Bir CEO'nun empati yoksunluğu acımasızlığı, çalışanlarını manipüle etme ve sömürme becerisi; finansal raporlarda "liderlik vasfı" "vizyonerlik" ve "rasyonel kriz yönetimi" olarak alkışlanır. Bu "makbul toksisite" sistemin en tepesinde ödüllendirilir.
Ancak aynı sistemin yarattığı ezilme, tükenmişlik ve geleceksizlikle baş edemeyen bir işçinin depresyonu, öfkesi veya adaptasyon sorunu "tedavi edilmesi gereken bir klinik patoloji" olarak etiketlenir. Bireye şu denir: "Sistemde sorun yok, senin kimyan bozuk. İlacını al ve işinin başına dön."
Sistemin şiddeti kategorize etme biçimi, onun kendi bekasını koruma refleksidir:
"Rasyonel Yönetim" Şirketlerin kar marjını artırmak için binlerce insanı bir gecede sokağa atması, kemer sıkma politikalarıyla halkın sağlık ve eğitim hakkının gasp edilmesi "ekonominin gereklilikleri" veya "rasyonel yönetim" olarak sunulur. Bu, sistemik ve yapısal bir vahşettir ancak yasaldır, hatta "akılcıdır".
"Kriminal Patoloji" Bu yapısal vahşetin yarattığı çürümenin yoksulluğun ve çaresizliğin sonucunda sokakta patlak veren bireysel şiddet veya düzeni tehdit eden kitlesel öfke ise anında "kriminalize" edilir, "patolojik" ilan edilir ve canavarlaştırılır.
Ek Açıklama: Eleştirel psikolojinin üzerinde durduğu en büyük trajedilerden biri kapitalizmin insan ilişkilerini nesneler arası ilişkilere dönüştürmesidir. Antisosyal kişilik bozukluğunun en temel semptomu olan "karşısındakini insan olarak değil manipüle edilecek bir nesne/araç olarak görme" eğilimi neoliberal yönetim tekniklerinin (management) temel felsefesidir.
Çalışanlar artık birer insan değil "insan kaynağıdır" (human resources) yani tıpkı hammadde veya bilgisayar donanımı gibi tüketilmesi ve en yüksek verimle sömürülmesi gereken birer girdidir.
Bu sistemde empati kuran işçisinin geçim derdini dert edinen, toplumsal faydayı düşünen bir yönetici 'duygusal' 'irrasyonel' ve 'zayıf' olarak damgalanır ve sistem dışına itilir.
Buna karşın insanı tamamen bir değişim değerine indirgeyen acımasızca rekabet eden ve manipülasyonu stratejik iletişim adı altında profesyonelleştiren figür 'vizyoner lider' ilan edilir.
Vaka: "Anksiyete mi, Yoksa Sınıfsal Hayatta Kalma Refleksi mi?"
Danışan: 28 yaşında, bir zincir markette reyon görevlisi olarak çalışan, üniversite mezunu bir genç.
Klinik Teşhis: Yaygın Anksiyete Bozukluğu ve Sosyal Fobi.
Semptomlar: Sürekli tetikte olma hali, uyku bozukluğu, geleceğe dair yoğun felaketleştirme senaryoları üstleriyle konuşurken ellerin titremesi.
Klinik Yanılgı: Terapist, danışana "Bilişsel Çarpıtmalar" üzerinden yaklaşır. Genç, "Yarın işten atılabilirim, kirayı ödeyemezsem sokakta kalırım" dediğinde; terapist bunun bir "felaketleştirme" olduğunu olasılıkların düşük olduğunu ve "anda kalması" gerektiğini söyler. Nefes egzersizleri ve "pozitif iç ses" çalıştırır.
Oysa Oysa gerçek tablo: Felaketleştirme değil istatistik. Bu genç, sendikasız ve güvencesiz çalışıyor. Mağaza müdürünün bir dudağı arasında olan iş güvencesi, bir düşünce hatası değil acımasız bir iş kanunu gerçeğidir.
Sosyal Fobi değil Sınıf Farkındalığı: Üstleriyle konuşurken elinin titremesi özgüvensizlik değil hayatını elinde tutan o hiyerarşik güce karşı duyulan haklı bir korkudur. Karşısındaki adam sadece patronu değil onun ekmeğinin anahtarıdır.
"Anda Kalmak" mı, Gelecek Kaygısı mı? Kirasını ödeyemeyen birine anda kal demek evi yanan birine ateşin turuncu rengine odaklan ne kadar da estetik demekle aynıdır. Çünkü anda kalmak cebinde parası olanın lüksüdür yoksulun zihni hayatta kalmak için gelecekteki tehlikeleri taramak zorundadır.
Terapist, genci sakinleştirip tekrar o markete o sömürü düzenine uyumlu bir şekilde geri gönderir. Genç artık daha az itiraz eder, daha çok nefes egzersizi yapar. Yani klinik olarak "iyileşmiştir." Sınıfsal olarak ise teslim alınmıştır.
İşte böylece psikiyatri, bu gencin anksiyetesini 'tedavi' ederek aslında sistemin yarattığı o büyük korkuyu görünmez kılıyor.
ŞAKA GİBİ!
Bu sabah öğrendik ki DEM Parti, danışmanı Dilan Karaman'ı mobbing ile intihara sürükleyen milletvekili Saliha Aydeniz hakkında başlattığı disiplin soruşturmasını 1 ay önce sonuçlandırmış, duyurmaya tenezzül bile etmemiş.
Sonuç: 6 ay uzaklaştırma ve yoğunlaşma!
Ünye'de bir Rum evinde oturmak bence marifet değil, marifet oturmamakta... Ferhan Şensoy keşke böyle bir durumla, evin sadece Rum evi olduğundan daha fazlasını söyleyebilecek daha eleştirilsel tavır geliştirseydi. Ne yazık yapmamış ve neden yapmadığını anlatacak bir çok yazı var zaten. Sadece karşı örnek olarak Yaşar Kemal'in ailesi var. 'Babasının Arif Beyle yaşadıklarını hatırlıyalım: "Bak Kürdoğlu, sana bir konak veriyorum ki kasabanın en güzel konağı. Sana tarlalar veriyorum ki, ovanın en bereketli toprakları. Sen kardeşimiz, büyük hürmet ettiğimiz Hurşit Beyden geldin çünkü. Ben ona senin gibi bir adam göndersem, o da benim gönderdiğim adamımı baş tacı eder. Ben de sana Semailin konağını, tarlalarını veriyorum."
"istemem."
Arif Bey, bir deri bir kemik bir adam. Sinirli mi sinirli.
"Öyleyse ne için geldin buraya? Bu mektubu. bana niçin getirdin?"
"Beni bir yere yerleştir, diye."
"Yerleştiriyorum ya işte. Hem de en iyi eve."
"Ben ev istemem."
"Niçin?"
"Anam dedi ki?"
Arif Bey küplere biniyor.
"Anan sana ne dedi?"
"Anam dedi ki, yuvasından atılmış kuşun yuvası başka kuşa hayretmez."
"Onlar kuş değil Ermeni."
Babam:
"Kuş,"
Arif Bey:
"Ermeni."
Kuş, Ermeni, Ermeni, kuş, bu tartışma bir süre sürüp gitmiş.
En sonunda Arif Bey çileden çıkmış, ,Hurşit Beyin mektubunu yırtmış,
öfkeyle de çiğnemiş, bütün sesiyle bağırıyormuş, mektubu
ayaklarının altında çiğnerken, "işte böyle olur Hurşit Bey, işte böyle
olur bu vazalak Kürtleri bana gönderirsen. İşte, işte böyle olur."'
Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi'nde öğrenciler Ülkü Ocakları tarafından tehdit ediliyor!
🔸️Ders çıkışlarında kendilerini ülkücü olarak tanıtan bir grup, öğrencileri ayrı bir dersliğe alarak zorla telefon numaralarını istiyor.
🔸️Telefon numaraları alınan öğrenciler bir gruba eklenip etkinliklere çağırılıyor. Etkinliklere gelmeyen öğrenciler "ceza" ile tehdit ediliyor.
🔸️Dönem boyunca tehdit ve baskılara maruz kalan öğrenciler CİMER ve dekanlığa şikayetlerde bulunuyor.
🔸️Şikayette bulunan öğrenciler kamerasız ayrı bir sınıfa alınarak darp ediliyor. Olay Fransızca bölümü öğrencileri tarafından görülüyor, okul polisi ve güvenlik geleceği sırada ülkücü gruplar silah getirin diyerek kaçıyor.
🔸️Olayın ardından tutanak tutan polisler darp edilen öğrenciyi özel numaradan arayarak "Şikayetçi olursan okulda okutmazlar seni, iki yılın boşa gider, gel konuşup halledelim." diyerek baskı yapıyor.
🔸️Olaydan birkaç gün sonra, kendisini ülkücü avukat olarak tanıtan bir şahıs öğrencilere ulaşarak "Eğer şikayetçi olursan kamu davası açılır, siciline işler ve akademisyen olamazsın" şeklinde asılsız iddialarda bulunarak şikayetten vazgeçirmeye çalışıyor.
Hrant Dink: “Evet biz Ermenilerin bu topraklarda gözümüz var. Var, çünkü kökümüz burada. Ama merak etmeyin. Bu toprakları alıp gitmek için değil. Bu toprakların gelip dibine girmek için.” (2005)
Erdem Yörük/Enes Sarı (2025) yeni çalışmalarında politik iktisadi bir bakışla Kürt Sorunu'nun nasıl neoliberal Türkiye'nin sınıfsal motoru haline geldiğini gösteriyorlar. Kürtlerin zorla yerinden edilmesi neoliberalizmin başarısının görünmeyen sınıfsal altyapısını oluşturuyor. ++
Çalışma 1990'lardaki zorunlu göçü yalnızca bir güvenlik meselesi ya da insani kriz olarak ele almıyor, doğrudan Türkiye'de yeni bir sınıf düzeninin kuruluş anlarından biri olarak okuyor. Bu süreci devlet şiddeti, zorla yerinden edilme ve neoliberal emek rejiminin eş zamanlı kurulumu üzerinden birlikte analiz ediyor.
Makalenin temel iddiası oldukça net. 1990'larda Kürtlerin zorla yerinden edilmesi, Türkiye'de neoliberal dönüşümle birlikte sınıf yapısını kökten yeniden şekillendirdi. Bu süreç Kürtleri kitlesel biçimde kırsaldaki yerleşim yerlerinden kopardı, kentlerde güvencesiz, enformel ve ucuz işgücüne dönüştürdü. Böylece hem neoliberal sermaye birikimi kolaylaştı hem de etnik eşitsizlik doğrudan sınıfın içine kalıcı biçimde yerleşti.
Bu büyük dönüşümün tarihsel zemini son derece sert. Makale bunu da özetlemiş: 1987 ile 2002 arasındaki OHAL döneminde 3000'den fazla köy yakılıyor ve yaklaşık 2.3 milyon Kürt zorla göç ettiriliyor. Göç önce bölge içi kentlere, ardından İstanbul, İzmir ve Mersin gibi batı metropollerine yöneliyor. Bu hareketlilik ekonomik bir tercih olarak gerçekleşmiyor, askeri ve siyasi bir nüfus transferi biçiminde hayata geçiriliyor. Amaç PKK'nın toplumsal tabanını dağıtmak. Ortaya çıkan sonuç ise Türkiye tarihinin en büyük ve en hızlı proletaryalaşma dalgası. Makale 2010 yılı itibarıyla bu zorunlu göçten doğrudan etkilenen nüfusun aileleriyle birlikte yaklaşık 3.5 milyona ulaştığını da not ediyor.
Yazarlar bu zorunlu göçü 1980 sonrası neoliberal dönüşümle birlikte okuyor. Türkiye'de ithal ikame modelinden ihracata dayalı büyümeye geçilirken özelleştirme, taşeronlaşma, sendikasızlaştırma ve deregülasyon hız kazanıyor. Formel işçi sınıfı gerilerken enformel emek patlıyor. Zorla yerinden edilen Kürtler tam bu boşluğa düşüyor. Tarımdan kopmuş, mesleksiz, sermayesiz ve sosyal güvenceden yoksun bu nüfus tekstil, inşaat, gemi yapımı ve benzeri sektörlerde ucuz emek olarak sisteme eklemleniyor. Türkiye'nin küresel rekabet gücünün görünmeyen altyapısında bu Kürt emek gücünün de etkisi yer alıyor.
Makale burada kritik bir kuramsal tercih yapıyor. Enformel proletarya geçici bir işçilik hali olarak ele alınmıyor, yapısal bir sınıf olarak tanımlanıyor. Portes ve Hoffman modelinin tercih edilme nedeni de tam olarak bu. Kapitalist, yönetici, profesyonel, küçük burjuva, formel manuel proletarya, formel beyaz yakalı proletarya, enformel proletarya ve köylülük olmak üzere sekiz sınıf kategorisi kullanılıyor. Türkiye'de işçi sınıfının yalnızca fabrika işçisinden oluşmadığı, geniş bir güvencesiz emek kitlesiyle yeniden kurulduğu bu bakış açısıyla daha kolay anlaşılabilir.
2019 verileri bu dönüşümün ne kadar derin olduğunu ortaya koyar nitelikte. Türkiye'de bugün proletarya toplam nüfusun yarısından fazlasını oluşturuyor, toplam proletarya oranı %57.4 olarak ölçülüyor. Köylülük %10 seviyesine kadar düşmüş durumda. Ebeveyn kuşakta köylülük %35 civarındayken bugün neredeyse tasfiye edilmiş bir sınıfa dönüşmüş durumda. Bu çözülme yukarı doğru bir sınıf hareketliliği üretmiyor. Büyük ölçüde enformel ve manuel işçiliğe doğru gerçekleşiyor.
Kürtlerin bugünkü sınıfsal dağılımı bu tablonun en çarpıcı boyutunu oluşturuyor. Kürtlerin yaklaşık üçte biri enformel proletarya içinde yer alıyor, bu oran Türklerde aynı kategoride %14'ler civarında kalıyor. Formel güvenceli işlerde ve profesyonel mesleklerde Kürtlerin oranı Türklerin üçte biri düzeyinde kalıyor. Yönetici ve kapitalist sınıflarda Kürtler son derece sınırlı bir görünürlüğe sahip. Aile kökenlerine bakıldığında Kürtlerin büyük bölümünün köylü ve manuel emekçi geçmişten geldiği, Türklerde ise profesyonel, küçük burjuva ve beyaz yakalı kökenin çok daha yaygın olduğu görülüyor. Bu da etnik eşitsizliğin nesiller boyunca yeniden üretildiğinin işareti.
Regresyon analizleri bu tabloyu istatistiksel olarak da doğruluyor. Kürt olmak enformel proletaryaya düşme ihtimalini anlamlı biçimde artırıyor, lojistik regresyon modellerinde Kürt olmanın bu geçiş üzerindeki katsayısı pozitif ve istatistiksel olarak anlamlı çıkıyor. Profesyonel sınıfa geçiş olasılığı düşüyor. Kapitalist sınıfa geçiş son derece düşük bir ihtimal haline geliyor. Göç etmek kentte iş bulmayı kolaylaştırıyor ve bu ağırlıklı olarak manuel işçilik üzerinden gerçekleşiyor. Kürt olmak ve göçmen olmak birlikte düşünüldüğünde çifte bir yapısal dezavantaj ortaya çıkıyor.
Makalenin politik ekonomi açısından en güçlü önermesi burada. Kürt zorunlu göçü Türkiye'de neoliberalizmin başarısının görünmeyen sınıfsal altyapısını oluşturuyor. Eski sendikalı ve örgütlü işçi sınıfı çözülürken yerine Kürtleşmiş, kadınlaşmış, taşeronlaşmış ve informelleşmiş yeni bir emek rejimi kuruldu. Bu dönüşümün sendikaların zayıflaması ve grev hakkının fiilen sınırlandırılmasıyla eş zamanlı ilerlediği belirtiliyor. Bu yapı sermaye açısından esnek üretim, düşük maliyet ve küresel rekabet avantajı sağladı.
Çalışma son bölümde bugüne de uzanıyor. 2010 sonrasında Suriyeli, Afgan ve Afrikalı göçmenlerin gelişi Kürtlerin daha önce yoğunlaştığı enformel alanlarda yeni bir basınç yaratmış durumda. Ücretler daha da bastırılıyor. Enformel emek içinde yeni bir hiyerarşi kuruluyor. Vatandaş Kürt emeği ile vatandaş olmayan mülteci emeği arasında derin bir ayrım var. Yarışan yoksullar sosyolojisi giderek daha görünür hale geliyor.
Makalenin vardığı nihai sonuç çok açık. Kürtlerin zorunlu göçü sadece insani bir trajedi olarak okunabilecek bir mesele değildir. Türkiye kapitalizminin yapısal bir dönüşüm mekanizması olarak işlev görmektedir. Etnik şiddet yalnızca bastırma aracı olarak çalışmaz. Ucuz emek üretme makinesi olarak da işlev görür. Kürt sorunu yalnızca kimlik meselesi olarak kavranamaz. Türkiye'nin neoliberal sınıf rejiminin tam merkezinde yer alır.
Araştırma zorunlu göçün yalnızca belirli bir döneme sıkışmış talihsiz bir olaylar zincirinin sonucu olmadığını, 1980 sonrası Türkiye'nin bütününe damgasını vuran daha geniş bir siyasal ve iktisadi mimarinin kurucu unsurlarından biri olduğunu açıkça gösteriyor. 12 Eylül'le birlikte kurulan yeni rejim yalnızca bir anayasa dayatmadı. Aynı zamanda yeni bir toplumsal mühendislik şeması ortaya koydu. Bu şema, emeğin parçalanması, sendikaların zayıflatılması, toplumsal denetimin yaygınlaştırılması, siyasetin daraltılması ve sermaye birikiminin yeniden yönlendirilmesi gibi birbiriyle bağlantılı süreçlerden oluşuyordu.
Kürtlerin zorunlu göçü ve Güneydoğu'daki çatışma bu bütün içinde tali bir uygulama veya talihsiz bir gelişme değildi. Tam tersine, devletin güvenlik aygıtı ile neoliberal ekonomi-politik aparatının aynı hatta birleştiği kasti bir nokta oluşturdu. Köy boşaltmalarıyla milyonların zorla yerinden edilmesi hem etnik bir alanı disipline etme stratejisiydi hem de yeni emek rejiminin ihtiyaç duyduğu ucuz, örgütsüz ve güvencesiz işgücünü yaratmanın en hızlı yoluydu. Bir talihsizlik değil, fayda sağlanan sistematik bir pratiğe dönüştü ve düzenin işleyişinin tamamlayıcı bir unsuruydu. Bu açıdan çatışma ekonomik ve siyasi elite fayda sağlamayı uzun süre boyunca sürdürdü. Bu da gerçekten bu çatışmayı neden bitirmek istemiş olsunlar ki sorusunu doğurur.
Toplumsal mühendisliğin bu biçimi ekonomik alanla da sınırlı kalmadı. Siyasetin daraltılması, yerel yönetimlerin zayıflatılması, medya ve kamusal alanın denetimi, yargının yeniden dizaynı, güvenlik kurumlarının güçlendirilmesi ve otoriterliğin giderek keskinleşmesi aynı tasarımın siyasal yönlerini oluşturuyor. Ekonomide güvencesizlik nasıl bir norm haline geldiyse, siyasette de denetim ve korku bir norm haline geldi. Bu nedenle bugün yaşanan ekonomik kriz, demokratik erozyon ve hukuk devleti kaybı "ayrı ayrı kötü gidişler" değiller. Hepsi aynı mühendisliğin farklı çıktıları.
Dolayısıyla Kürtlerin zorunlu göçünü anlamak yalnızca etnik bir adaletsizliği anlamak değildir. Aynı zamanda Türkiye'de bugün birçok insanın neden güvencesiz, borçlu, yorgun, kırılgan ve siyasetsiz bırakıldığını anlamaktır. Ücretlerin neden düşük olduğunu, sendikaların neden zayıf olduğunu, milyonların neden yoksullaştığını, gençlerin neden umutsuz olduğunu, orta sınıfın neden çöktüğünü, otoriterliğin neden sürekli genişlediğini anlamaktır. Çünkü bütün bu sonuçlar aynı tarihsel zincire bağlı.
Bugün Türkiye'nin yaşadığı otoriterlik, ekonomik sıkışma ve toplumsal yorgunluk bir anda ortaya çıkmadı. Bunlar 1980 sonrası kurulan ve zorunlu göç gibi uygulamalarla pekiştirilen uzun vadeli bir rejim mimarisinin birikimli ürünleri. İşte o 1980 sonrası kurulan neoliberal ekonomik mimari ve daraltılmış siyaset alanında bu unsur önemli bir işleve sahipti ve bunlar olmadan o düzen sürdürülemezdi. Ki o düzenin devamı da bugünkü daha da otoriter sömürü düzenine sahip Türkiye'ye çıkmış halde. Yani herkesi olumsuz biçimde etkileyen bugünün ve bu iktidarı yaratan koşulların yapıtaşlarından biri.
Bu yüzden bu meseleyi anlamak, ülkenin bugününü ve geleceğini anlamak ve nasıl bugünkü iktidar koşullarını aşarak herkes için daha iyi koşulların olacağı bir düzen yaratabileceğimizi düşünmek açısından önemli.
Şehir merkezlerinden geçen dereler üzerleri betonla kapatılarak yol yapıldı. Halbuki bu derelerin çevresi tasarlanarak rekreasyon alanları oluşturulmalıydı. Mimar Cengiz Bektaş yaklaşık 30 yıl önce yanlış uygulamayı ve yapılması gerekeni kitabında harika bir çizimle anlatmış.
🟠 Komşuları CAN TV muhabiri Ezgi Soysal’a dört yıldır şiddet uyguluyor
👉 Gazeteci Soysal, on ay önce yapılan şikâyetlerin hâlâ iddianameye dönüşmediğini belirtti ve “27 Ekim’de karakola gittim, ertesi gün evimin önünde pusu kurdular” dedi.
https://t.co/uSC2jN7fSk
ŞU İĞRENÇ DİLİ TERK EDİN!
"Karşıt görüşlü öğrenciler arasında başlayan tartışma arbedeye dönüştü..."
Biz bu pis, bu faşist sevici zehirli dili 1970'li yıllardan, öğrencilik yıllarımızdan çok iyi tanıyoruz.
"Karşıt görüşlüler arasında çatışma" filan yok. Yedeğine/korumasına özel güvenlikçileri ve onlara arka çıkan devletin resmi kuvvetlerini alan faşist saldırganlık, silahlı - palalı taarruz var. Kan döken faşistler var.
Özellikle "iktidar yanlısı olmadığını ve bağımsız yayıncılık yaptığını" varsaydığımız TV - Radyo kanallarının, bu haberlerde kullandıkları dile özen göstermelerini diliyoruz.
Kampüs'teki şu manzara olağanmış, olağan karşılanmalıymış gibi, resmi hiç bir kurumdan açıklama yok henüz.
Ne Valilik'ten ne Emniyet'ten ne de Rektörlük'ten.