Hayat bazen en büyük dersleri üniversitelerde vermez.
Kürsülerde de vermez.
Bazen bütün bildiklerinizi, enkazın başında bekleyen bir çocuk değiştirir.
Gazze'ye ilk gittiğim gün...
Yıkılmış evler...
Toza bulanmış sokaklar...
Sessizlik...
Ve bütün bu sessizliğin ortasında ellerini açmış küçük bir çocuk...
Dua ediyordu.
Ne dediğini merak ettim.
Yanına yaklaştım.
Kendisi için dua ediyordu.
Sonra annesi için...
Babası için...
Ve ardından öyle bir cümle geldi ki, uzun süre ona bakakaldım.
"Allah'ım bütün müminleri bağışla..."
İçimden şu geçti:
"Neden?"
Evi yıkılmıştı.
Oyuncakları yoktu.
Belki annesini ya da babasını kaybetmişti.
Belki açtı.
Belki korkuyordu.
Belki de o gece uyuyacak bir çatısı bile yoktu.
Ama duası kendisinde bitmiyordu.
Sonra aklıma yıllardır okuduğumuz bir ayet geldi.
"Rabbenağfir lî ve li-vâlideyye ve lil-mü'minîne yevme yekûmul hisâb."
O an fark ettim...
Kur'an bize sadece nasıl dua edeceğimizi öğretmiyormuş.
Kalbimizin ne kadar geniş olması gerektiğini de öğretiyormuş.
Çünkü insan en zor gününde gerçek karakterini gösterir.
Rahatı yerindeyken herkes başkalarını düşünebilir.
Asıl mesele, kendi acının ortasında başkası için de dua edebilmektir.
Gazze'deki o çocuk bunu yapıyordu.
Kendi yarasını anlatmadan önce, başkalarının affını diliyordu.
Ben ise yıllardır bu duayı okuyordum.
Ama belki de hiç anlamıyordum.
Meğer mesele sadece bağışlanmak değilmiş.
Mesele, affedilmeyi isterken kimi yanında görmek istediğinmiş.
Önce kendin...
Sonra seni büyüten anne ve baban...
Sonra hiç tanımadığın insanlar...
Aynı duanın içinde...
Ne büyük bir medeniyet terbiyesi...
Bugün dünya bize sürekli "önce sen" diyor.
Kur'an ise "kendini unutma ama başkalarını da unutma" diyor.
Aradaki fark belki de bütün bir insanlık kadar büyük.
O gün anladım.
Bana bu dersi ne bir kitap öğretti...
Ne bir konferans...
Ne de uzun bir vaaz...
Bunu bana, ellerini gökyüzüne açmış Gazze'li bir çocuk öğretti.
Belki de bazı insanlar konuşarak öğretmez.
Yaşayarak öğretir.
Rabbena Âtinâ Duası
Rabbenâ âtinâ fid-dünyâ haseneten ve fil-âhireti haseneten ve kınâ azâben-nâr.
"Rabbimiz! Bize dünyada iyilik, güzellik ve hayır ver; ahirette de iyilik, güzellik ve hayır ver. Bizi cehennem azabından koru."
Rabbenağfir Lî Duası
Rabbenâğfir lî ve li-vâlideyye ve lil-mü'minîne yevme yekûmul hisâb.
"Rabbimiz! Beni, anne ve babamı ve bütün müminleri, hesabın görüleceği günde bağışla."
Hayat bazen en büyük dersleri üniversitelerde vermez.
Kürsülerde de vermez.
Bazen bütün bildiklerinizi, enkazın başında bekleyen bir çocuk değiştirir.
Gazze'ye ilk gittiğim gün...
Yıkılmış evler...
Toza bulanmış sokaklar...
Sessizlik...
Ve bütün bu sessizliğin ortasında ellerini açmış küçük bir çocuk...
Dua ediyordu.
Ne dediğini merak ettim.
Yanına yaklaştım.
Kendisi için dua ediyordu.
Sonra annesi için...
Babası için...
Ve ardından öyle bir cümle geldi ki, uzun süre ona bakakaldım.
"Allah'ım bütün müminleri bağışla..."
İçimden şu geçti:
"Neden?"
Evi yıkılmıştı.
Oyuncakları yoktu.
Belki annesini ya da babasını kaybetmişti.
Belki açtı.
Belki korkuyordu.
Belki de o gece uyuyacak bir çatısı bile yoktu.
Ama duası kendisinde bitmiyordu.
Sonra aklıma yıllardır okuduğumuz bir ayet geldi.
"Rabbenağfir lî ve li-vâlideyye ve lil-mü'minîne yevme yekûmul hisâb."
O an fark ettim...
Kur'an bize sadece nasıl dua edeceğimizi öğretmiyormuş.
Kalbimizin ne kadar geniş olması gerektiğini de öğretiyormuş.
Çünkü insan en zor gününde gerçek karakterini gösterir.
Rahatı yerindeyken herkes başkalarını düşünebilir.
Asıl mesele, kendi acının ortasında başkası için de dua edebilmektir.
Gazze'deki o çocuk bunu yapıyordu.
Kendi yarasını anlatmadan önce, başkalarının affını diliyordu.
Ben ise yıllardır bu duayı okuyordum.
Ama belki de hiç anlamıyordum.
Meğer mesele sadece bağışlanmak değilmiş.
Mesele, affedilmeyi isterken kimi yanında görmek istediğinmiş.
Önce kendin...
Sonra seni büyüten anne ve baban...
Sonra hiç tanımadığın insanlar...
Aynı duanın içinde...
Ne büyük bir medeniyet terbiyesi...
Bugün dünya bize sürekli "önce sen" diyor.
Kur'an ise "kendini unutma ama başkaların�� da unutma" diyor.
Aradaki fark belki de bütün bir insanlık kadar büyük.
O gün anladım.
Bana bu dersi ne bir kitap öğretti...
Ne bir konferans...
Ne de uzun bir vaaz...
Bunu bana, ellerini gökyüzüne açmış Gazze'li bir çocuk öğretti.
Belki de bazı insanlar konuşarak öğretmez.
Yaşayarak öğretir.
Rabbena Âtinâ Duası
Rabbenâ âtinâ fid-dünyâ haseneten ve fil-âhireti haseneten ve kınâ azâben-nâr.
"Rabbimiz! Bize dünyada iyilik, güzellik ve hayır ver; ahirette de iyilik, güzellik ve hayır ver. Bizi cehennem azabından koru."
Rabbenağfir Lî Duası
Rabbenâğfir lî ve li-vâlideyye ve lil-mü'minîne yevme yekûmul hisâb.
"Rabbimiz! Beni, anne ve babamı ve bütün müminleri, hesabın görüleceği günde bağışla."
Ve #Gazze 'miz...
Sadece İnsan Olanlara;
"Gazze'yi nasıl bilirdiniz?" diye soranlara...
Gazze'yi Yusuf'un sabrı diye bilin.
Bir babanın gözünden hiç eksilmeyen evladı diye bilin.
Kardeş ihanetiyle kuyuya atılan ama inancından vazgeçmeyen bir hayat diye bilin.
Firavunların karşısında eğilmeyen Musa'nın cesareti diye bilin.
Ateşin ortasında teslim olmayan İbrahim'in duası diye bilin.
Kerbelâ'nın hüznünü taşıyan bir ümmet yarası diye bilin.
Ve bilin ki...
Gazze sadece bir şehir değildi.
İmanın sınandığı, vicdanın tartıldığı, insanlığın kendini imtihan ettiği yerdi...
*******
Gazze'yi anlamak istiyorsanız, Yusuf'un kuyusuna yeniden bakın.
Çünkü bazen bir kıssa, yalnızca geçmişi anlatmaz.
Bazen bir kıssa, asırlar sonra yaşanacak bir hakikatin aynası olur.
Yusuf'u kuyuya atanlar uzak diyarlardan gelen düşmanlar değildi.
En yakınıydı.
Aynı sofraya oturduğu, aynı babaya "baba" dediği kardeşleriydi.
İhanet bazen kapıyı dışarıdan çalmaz.
İçeride büyür.
Bugün Gazze'ye bakarken önce bunu hatırlayın.
Her yara yabancı bir elden açılmaz.
Bazı yaralar, en yakından gelir.
Yakup'un gözleri, evladına duyduğu hasretten beyaz oldu.
Yıllar geçti.
Ama ümidini kaybetmedi.
Bugün de nice anne, nice baba, enkazın başında bir ses duymayı bekliyor.
Nice çocuk, babasının döneceğine inanarak geceyi sabahlıyor.
Acının dili değişmiyor.
Sadece isimler değişiyor.
Yusuf zindana atıldı.
Çünkü suçlu olduğu için değil...
Doğru olduğu için.
Hakikati taşıyanlar, çoğu zaman önce yalnız bırakılır.
Sonra susturulmak istenir.
Bugün de mazlum olmak, çoğu zaman suçlu ilan edilmekten daha ağır bir imtihan hâline geliyor.
Ama kıssa burada bitmiyor.
Çünkü Allah'ın yazdığı son, insanların kurduğu tuzaklardan her zaman daha büyüktür.
Yıllar geçti.
Kuyu geride kaldı.
Zindan geride kaldı.
Ve bir gün...
Allah, Yusuf'u hiç kimsenin hesap edemeyeceği bir makama çıkardı.
Kardeşlerinin attığı kuyu, kaderin sonu olmadı.
Tam aksine...
Yeni bir başlangıcın ilk basamağı oldu.
İlahi adalet, insanların acele ettiği vakitte değil...
Allah'ın takdir ettiği vakitte tecelli eder.
İşte bu yüzden Gazze'ye sadece yıkılmış binalar olarak bakmayın.
Sadece duman görmeyin.
Sadece enkaz görmeyin.
Bazen bir kuyu, bir sarayın başlangıcıdır.
Bazen en karanlık gece, en yakın sabahın habercisidir.
Yusuf kıssası bize şunu öğretir:
İhanet olabilir.
Kuyu olabilir.
Hasret olabilir.
Zindan olabilir.
Gözyaşı olabilir.
Bekleyiş olabilir.
Ama Allah'ın vaadi de vardır.
Ve Allah'ın vaadi, hiçbir zaman yarım kalmaz.
Belki bugün kuyu konuşuyor.
Belki bugün zindan konuşuyor.
Ama yarın Allah'ın hükmü konuşacak.
Gazze'yi anlamak istiyorsanız...
Bir kez daha Yusuf'un kuyusuna bakın.
Çünkü bazı kıssalar geçmişi anlatmak için değil...
Her çağın mazlumuna umut olmak için anlatılmıştır.
Ve #Gazze 'miz...
Sadece İnsan Olanlara;
"Gazze'yi nasıl bilirdiniz?" diye soranlara...
Gazze'yi Yusuf'un sabrı diye bilin.
Bir babanın gözünden hiç eksilmeyen evladı diye bilin.
Kardeş ihanetiyle kuyuya atılan ama inancından vazgeçmeyen bir hayat diye bilin.
Firavunların karşısında eğilmeyen Musa'nın cesareti diye bilin.
Ateşin ortasında teslim olmayan İbrahim'in duası diye bilin.
Kerbelâ'nın hüznünü taşıyan bir ümmet yarası diye bilin.
Ve bilin ki...
Gazze sadece bir şehir değildi.
İmanın sınandığı, vicdanın tartıldığı, insanlığın kendini imtihan ettiği yerdi...
*******
Gazze'yi anlamak istiyorsanız, Yusuf'un kuyusuna yeniden bakın.
Çünkü bazen bir kıssa, yalnızca geçmişi anlatmaz.
Bazen bir kıssa, asırlar sonra yaşanacak bir hakikatin aynası olur.
Yusuf'u kuyuya atanlar uzak diyarlardan gelen düşmanlar değildi.
En yakınıydı.
Aynı sofraya oturduğu, aynı babaya "baba" dediği kardeşleriydi.
İhanet bazen kapıyı dışarıdan çalmaz.
İçeride büyür.
Bugün Gazze'ye bakarken önce bunu hatırlayın.
Her yara yabancı bir elden açılmaz.
Bazı yaralar, en yakından gelir.
Yakup'un gözleri, evladına duyduğu hasretten beyaz oldu.
Yıllar geçti.
Ama ümidini kaybetmedi.
Bugün de nice anne, nice baba, enkazın başında bir ses duymayı bekliyor.
Nice çocuk, babasının döneceğine inanarak geceyi sabahlıyor.
Acının dili değişmiyor.
Sadece isimler değişiyor.
Yusuf zindana atıldı.
Çünkü suçlu olduğu için değil...
Doğru olduğu için.
Hakikati taşıyanlar, çoğu zaman önce yalnız bırakılır.
Sonra susturulmak istenir.
Bugün de mazlum olmak, çoğu zaman suçlu ilan edilmekten daha ağır bir imtihan hâline geliyor.
Ama kıssa burada bitmiyor.
Çünkü Allah'ın yazdığı son, insanların kurduğu tuzaklardan her zaman daha büyüktür.
Yıllar geçti.
Kuyu geride kaldı.
Zindan geride kaldı.
Ve bir gün...
Allah, Yusuf'u hiç kimsenin hesap edemeyeceği bir makama çıkardı.
Kardeşlerinin attığı kuyu, kaderin sonu olmadı.
Tam aksine...
Yeni bir başlangıcın ilk basamağı oldu.
İlahi adalet, insanların acele ettiği vakitte değil...
Allah'ın takdir ettiği vakitte tecelli eder.
İşte bu yüzden Gazze'ye sadece yıkılmış binalar olarak bakmayın.
Sadece duman görmeyin.
Sadece enkaz görmeyin.
Bazen bir kuyu, bir sarayın başlangıcıdır.
Bazen en karanlık gece, en yakın sabahın habercisidir.
Yusuf kıssası bize şunu öğretir:
İhanet olabilir.
Kuyu olabilir.
Hasret olabilir.
Zindan olabilir.
Gözyaşı olabilir.
Bekleyiş olabilir.
Ama Allah'ın vaadi de vardır.
Ve Allah'ın vaadi, hiçbir zaman yarım kalmaz.
Belki bugün kuyu konuşuyor.
Belki bugün zindan konuşuyor.
Ama yarın Allah'ın hükmü konuşacak.
Gazze'yi anlamak istiyorsanız...
Bir kez daha Yusuf'un kuyusuna bakın.
Çünkü bazı kıssalar geçmişi anlatmak için değil...
Her çağın mazlumuna umut olmak için anlatılmıştır.
Seri Devam...
BÖLÜM 1
Yüz Yıllık Defter
1923...
Dünyanın çoğu savaşı bitmiş sanıyordu.
Gazeteler barışı yazıyor, meydanlarda yeni bayraklar dalgalanıyordu.
İnsanlar kazananları ve kaybedenleri konuşuyordu.
Fakat kimse hesap defterlerini konuşmuyordu.
Çünkü savaşlar cephede değil, kasalarda da kazanılırdı.
Ve kasalar hiçbir zaman manşet olmazdı.
...
Aynı gece...
Sisle kaplı eski bir Avrupa şehrinde, yerin altına inen taş merdivenlerden siyah paltolu insanlar sessizce yürüyordu.
Ne isim kullanıyorlardı...
Ne de unvan.
Kapının üzerinde tabela yoktu.
Sadece demirden yapılmış eski bir mühür...
Üzerinde tek kelime yazıyordu.
ODA.
İçeri giren herkes cebindeki saati masaya bırakıyordu.
Çünkü burada zaman dışarıdaki gibi işlemiyordu.
Salonun tam ortasında yuvarlak bir masa vardı.
Masanın üzerinde ne altın bulunuyordu...
Ne para...
Ne de silah.
Sadece dosyalar...
Kalın...
Sarı sayfalı...
Yüzlerce yıllık dosyalar...
Yaşlı adam dosyalardan birini açtı.
İlk sayfaya baktı.
Sonra yavaşça konuştu.
"Krallar değişti."
Bir başkası devam etti.
"İmparatorluklar dağıldı."
Üç��ncüsü dosyayı çevirdi.
"Haritalar yeniden çizildi."
Sessizlik...
Sonra en yaşlı üye ayağa kalktı.
"Bunların hiçbiri önemli değil."
Odadaki herkes başını kaldırdı.
"Asıl mesele..."
"...paranın hangi yolu izleyeceği."
İşte o gece yeni bir plan hazırlandı.
Artık ordular önde yürümeyecekti.
Önde şirketler olacaktı.
Önde bankalar olacaktı.
Önde sigorta evleri olacaktı.
Önde liman işletmeleri...
Madencilik ortaklıkları...
Nakliye ağları...
Ve görünmeyen yatırım sandıkları olacaktı.
Çünkü bir ülkeye asker göndermek pahalıydı.
Ama sermaye göndermek...
Neredeyse görünmezdi.
O gece ilk defa "Damar Planı" adı verilen proje mühürlendi.
Kurala göre hiçbir yapı tek başına büyümeyecekti.
Her biri başka biriyle bağlantılı görünecek...
Fakat hiçbir bağ tam olarak çözülemeyecekti.
Her ülkede farklı isim...
Her şehirde farklı ortak...
Her dönemde farklı yüz...
Ama aynı defter.
...
1923...
ŞARK SİGORTA
Resmî kayıtlara göre yeni kurulmuş sıradan bir sigorta şirketiydi.
Halka güven verecekti.
Tüccarları koruyacaktı.
Limanları sigortalayacaktı.
Gemileri güvence altına alacaktı.
Kimse bu şirketin gerçek görevinin para kazanmak olmadığını bilmiyordu.
Asıl görevi...
Yeni kurulacak ticaret ağlarını birbirine bağlamaktı.
1934 Yılına gelindiğinde ilk halka tamamlandı.
Artık bazı ülkelerde bankalar görünüyordu.
Bazılarında sigorta şirketleri.
Bazılarında ticaret odaları.
Bazılarında ise yalnızca danışmanlık büroları.
Hiçbiri birbirini tanımıyormuş gibi davranıyordu.
Ama her yıl aynı tarihte...
Aynı kasaya aynı renkte dosyalar ulaşıyordu.
Dosyaların kapağında şirket isimleri değil...
Kodlar yazıyordu.
K-17
L-42
A-09
Hiçbirinin gerçek anlamını bilen yoktu.
Çünkü sistemi kuranlar çok basit bir kural koymuştu.
"İsimler değişebilir."
"Kodlar değişmez."
...
1947...
Savaş yeniden dünyayı değiştirdi.
İnsanlar şehirlerin yıkıldığını gördü.
Fakat ODA başka bir şey gördü.
Yıkılan şehirler...
Yeni yatırımlar demekti.
Yeni krediler...
Yeni ortaklıklar...
Yeni bağımlılıklar...
Ve ilk kez şu cümle dosyalara işlendi.
"En büyük servet, yeniden inşa etmektir."
...
1958...
Artık ikinci nesil göreve başlamıştı.
Yeni gelenlerin hiçbirine bütün plan gösterilmiyordu.
Herkes yalnızca kendi sayfasını biliyordu.
Kimisi bankacıydı.
Kimisi hukukçuydu.
Kimisi gazeteciydi.
Kimisi akademisyen.
Kimisi sanayici.
Hiçbiri patron değildi.
Hepsi taşıyıcıydı.
Çünkü ODA'nın ikinci kuralı açıktı.
"Lider olmayın."
"Sistem olun."
...
1973...
Enerji...
İlk kez dosyaların en üst sırasına yazıldı.
Çünkü artık savaşın yakıtı barut değil...
Petroldü.
Petrolün yanında doğal gaz...
Maden...
Lityum...
Ve su...
Yeni yüzyılın savaşları başlamadan onlar çoktan hesaplarını yapmıştı.
...
1989...
Duvarlar yıkıldı.
Yeni bir çağ başladığı söylendi.
Fakat ODA'da kimse kutlama yapmadı.
Çünkü onlar için duvarların yıkılması sadece yeni pazarların açılmasıydı.
Haritalar yeniden değişirken dosyalara tek satır eklendi.
"Kapılar açıldı."
...
2001...
Yaşlı üyelerin çoğu artık hayatta değildi.
Masaya üçüncü nesil oturuyordu.
İçlerinden biri sordu.
"Artık dünyayı kim yönetecek?"
En yaşlı kadın dosyayı kapattı.
"Gücü olan değil."
"Veriyi toplayan."
O gün ilk kez eski defterlerin yanına siyah kapaklı yeni klasörler kondu.
Üzerinde tek kelime yazıyordu.
VERİ.
Artık altından daha değerli olan şey buydu.
...
2010...
Toplantılar küçülmeye başladı.
Kalabalık salonlar tarihe karıştı.
Büyük masalar söküldü.
Çünkü sır büyüdükçe insan sayısı azalmalıydı.
Artık beş kişi yeterliydi.
Sonra üç kişi.
En sonunda yalnızca iki kişi.
Bir konuşur...
Diğeri yazardı.
...
2026...
Yerin onlarca metre altında bulunan kasanın kapısı yeniden açıldı.
Tozlu raflardan siyah bir sandık indirildi.
Mühür hâlâ bozulmamıştı.
Sandığın içinde yüz yıllık defter duruyordu.
Son sayfaya yeni bir cümle eklenmişti.
Ne isim vardı...
Ne tarih...
Sadece tek satır...
"İnsanlar hâlâ görüneni tartışıyor."
"Biz ise görünmeyeni devrediyoruz."
Odanın ışıkları söndü.
Defter kapandı.
Demir kapı ağır ağır kapandı.
Ve dışarıdaki dünya...
Yeni bir sabaha uyandı.
Hiç kimse yerin altında bir yüzyılın daha sessizce tamamlandığını bilmiyordu.
*******
1923: Şark Sigorta, İtalyan sigorta şirketi RAS (Riunione Adriatica di Sicurtà) tarafından kuruldu. Yani ilk sahibi İtalyan sermayesiydi.
1974: Şirket, Koç Holding bünyesine geçti.
1988: Alman Allianz SE ile Japon Tokio Marine şirkete ortak oldu.
1998: Şirketin adı Koç Allianz Sigorta olarak değiştirildi.
2008: Allianz, Koç Holding'in hisselerini satın aldı ve şirketin kontrolünü tamamen devraldı. Aynı yıl adı Allianz Sigorta oldu.
Kısacası:
1923–1974: İtalyan RAS'ın şirketiydi.
1974–1988: Koç Holding'in şirketiydi.
1988–2008: Koç Holding ile Allianz ortaklığı vardı.
2008'den günümüze: Alman Allianz Grubu'nun kontrolündedir.
Allianz, Türkiye'de doğrudan kendi şirketleriyle faaliyet göstermektedir.
Bugünkü Allianz Türkiye'nin kökeni 1923 yılında kurulan Şark Sigorta'ya dayanır.
Allianz Sigorta A.Ş. hisselerinin yaklaşık %96,21'i Allianz SE'ye aittir.
Yaklaşık %3,78'i Tokio Marine & Nichido Fire Insurance Co., Ltd.'ye,
Kalan çok küçük kısmı ise azınlık hissedarlarına aittir.
Ve....
Allianz'ın yatırım şirketi olan PIMCO, İsrail devlet tahvillerine (Israel Bonds) yatırım yapmıştır.
Devlet tahvili satın almak, o devlete borç vermek anlamına gelir.
Bu nedenle teknik olarak İsrail devletine borç veren yatırımcılar arasında PIMCO yer almıştır.
"Allianz'ın iştiraki PIMCO, İsrail devlet tahvilleri satın aldı; bu da devlet tahvili mekanizması gereği İsrail devletine finansman sağlamış oldu."
"Allianz Sigorta ile çalışan herkes İsrail'e para veriyor."
Devam Edecek...
Seri Devam...
BÖLÜM 1
Yüz Yıllık Defter
1923...
Dünyanın çoğu savaşı bitmiş sanıyordu.
Gazeteler barışı yazıyor, meydanlarda yeni bayraklar dalgalanıyordu.
İnsanlar kazananları ve kaybedenleri konuşuyordu.
Fakat kimse hesap defterlerini konuşmuyordu.
Çünkü savaşlar cephede değil, kasalarda da kazanılırdı.
Ve kasalar hiçbir zaman manşet olmazdı.
...
Aynı gece...
Sisle kaplı eski bir Avrupa şehrinde, yerin altına inen taş merdivenlerden siyah paltolu insanlar sessizce yürüyordu.
Ne isim kullanıyorlardı...
Ne de unvan.
Kapının üzerinde tabela yoktu.
Sadece demirden yapılmış eski bir mühür...
Üzerinde tek kelime yazıyordu.
ODA.
İçeri giren herkes cebindeki saati masaya bırakıyordu.
Çünkü burada zaman dışarıdaki gibi işlemiyordu.
Salonun tam ortasında yuvarlak bir masa vardı.
Masanın üzerinde ne altın bulunuyordu...
Ne para...
Ne de silah.
Sadece dosyalar...
Kalın...
Sarı sayfalı...
Yüzlerce yıllık dosyalar...
Yaşlı adam dosyalardan birini açtı.
İlk sayfaya baktı.
Sonra yavaşça konuştu.
"Krallar değişti."
Bir başkası devam etti.
"İmparatorluklar dağıldı."
Üçüncüsü dosyayı çevirdi.
"Haritalar yeniden çizildi."
Sessizlik...
Sonra en yaşlı üye ayağa kalktı.
"Bunların hiçbiri önemli değil."
Odadaki herkes başını kaldırdı.
"Asıl mesele..."
"...paranın hangi yolu izleyeceği."
İşte o gece yeni bir plan hazırlandı.
Artık ordular önde yürümeyecekti.
Önde şirketler olacaktı.
Önde bankalar olacaktı.
Önde sigorta evleri olacaktı.
Önde liman işletmeleri...
Madencilik ortaklıkları...
Nakliye ağları...
Ve görünmeyen yatırım sandıkları olacaktı.
Çünkü bir ülkeye asker göndermek pahalıydı.
Ama sermaye göndermek...
Neredeyse görünmezdi.
O gece ilk defa "Damar Planı" adı verilen proje mühürlendi.
Kurala göre hiçbir yapı tek başına büyümeyecekti.
Her biri başka biriyle bağlantılı görünecek...
Fakat hiçbir bağ tam olarak çözülemeyecekti.
Her ülkede farklı isim...
Her şehirde farklı ortak...
Her dönemde farklı yüz...
Ama aynı defter.
...
1923...
ŞARK SİGORTA
Resmî kayıtlara göre yeni kurulmuş sıradan bir sigorta şirketiydi.
Halka güven verecekti.
Tüccarları koruyacaktı.
Limanları sigortalayacaktı.
Gemileri güvence altına alacaktı.
Kimse bu şirketin gerçek görevinin para kazanmak olmadığını bilmiyordu.
Asıl görevi...
Yeni kurulacak ticaret ağlarını birbirine bağlamaktı.
1934 Yılına gelindiğinde ilk halka tamamlandı.
Artık bazı ülkelerde bankalar görünüyordu.
Bazılarında sigorta şirketleri.
Bazılarında ticaret odaları.
Bazılarında ise yalnızca danışmanlık b��roları.
Hiçbiri birbirini tanımıyormuş gibi davranıyordu.
Ama her yıl aynı tarihte...
Aynı kasaya aynı renkte dosyalar ulaşıyordu.
Dosyaların kapağında şirket isimleri değil...
Kodlar yazıyordu.
K-17
L-42
A-09
Hiçbirinin gerçek anlamını bilen yoktu.
Çünkü sistemi kuranlar çok basit bir kural koymuştu.
"İsimler değişebilir."
"Kodlar değişmez."
...
1947...
Savaş yeniden dünyayı değiştirdi.
İnsanlar şehirlerin yıkıldığını gördü.
Fakat ODA başka bir şey gördü.
Yıkılan şehirler...
Yeni yatırımlar demekti.
Yeni krediler...
Yeni ortaklıklar...
Yeni bağımlılıklar...
Ve ilk kez şu cümle dosyalara işlendi.
"En büyük servet, yeniden inşa etmektir."
...
1958...
Artık ikinci nesil göreve başlamıştı.
Yeni gelenlerin hiçbirine bütün plan gösterilmiyordu.
Herkes yalnızca kendi sayfasını biliyordu.
Kimisi bankacıydı.
Kimisi hukukçuydu.
Kimisi gazeteciydi.
Kimisi akademisyen.
Kimisi sanayici.
Hiçbiri patron değildi.
Hepsi taşıyıcıydı.
Çünkü ODA'nın ikinci kuralı açıktı.
"Lider olmayın."
"Sistem olun."
...
1973...
Enerji...
İlk kez dosyaların en üst sırasına yazıldı.
Çünkü artık savaşın yakıtı barut değil...
Petroldü.
Petrolün yanında doğal gaz...
Maden...
Lityum...
Ve su...
Yeni yüzyılın savaşları başlamadan onlar çoktan hesaplarını yapmıştı.
...
1989...
Duvarlar yıkıldı.
Yeni bir çağ başladığı söylendi.
Fakat ODA'da kimse kutlama yapmadı.
Çünkü onlar için duvarların yıkılması sadece yeni pazarların açılmasıydı.
Haritalar yeniden değişirken dosyalara tek satır eklendi.
"Kapılar açıldı."
...
2001...
Yaşlı üyelerin çoğu artık hayatta değildi.
Masaya üçüncü nesil oturuyordu.
İçlerinden biri sordu.
"Artık dünyayı kim yönetecek?"
En yaşlı kadın dosyayı kapattı.
"Gücü olan değil."
"Veriyi toplayan."
O gün ilk kez eski defterlerin yanına siyah kapaklı yeni klasörler kondu.
Üzerinde tek kelime yazıyordu.
VERİ.
Artık altından daha değerli olan şey buydu.
...
2010...
Toplantılar küçülmeye başladı.
Kalabalık salonlar tarihe karıştı.
Büyük masalar söküldü.
Çünkü sır büyüdükçe insan sayısı azalmalıydı.
Artık beş kişi yeterliydi.
Sonra üç kişi.
En sonunda yalnızca iki kişi.
Bir konuşur...
Diğeri yazardı.
...
2026...
Yerin onlarca metre altında bulunan kasanın kapısı yeniden açıldı.
Tozlu raflardan siyah bir sandık indirildi.
Mühür hâlâ bozulmamıştı.
Sandığın içinde yüz yıllık defter duruyordu.
Son sayfaya yeni bir cümle eklenmişti.
Ne isim vardı...
Ne tarih...
Sadece tek satır...
"İnsanlar hâlâ görüneni tartışıyor."
"Biz ise görünmeyeni devrediyoruz."
Odanın ışıkları söndü.
Defter kapandı.
Demir kapı ağır ağır kapandı.
Ve dışarıdaki dünya...
Yeni bir sabaha uyandı.
Hiç kimse yerin altında bir yüzyılın daha sessizce tamamlandığını bilmiyordu.
*******
1923: Şark Sigorta, İtalyan sigorta şirketi RAS (Riunione Adriatica di Sicurtà) tarafından kuruldu. Yani ilk sahibi İtalyan sermayesiydi.
1974: Şirket, Koç Holding bünyesine geçti.
1988: Alman Allianz SE ile Japon Tokio Marine şirkete ortak oldu.
1998: Şirketin adı Koç Allianz Sigorta olarak değiştirildi.
2008: Allianz, Koç Holding'in hisselerini satın aldı ve şirketin kontrolünü tamamen devraldı. Aynı yıl adı Allianz Sigorta oldu.
Kısacası:
1923–1974: İtalyan RAS'ın şirketiydi.
1974–1988: Koç Holding'in şirketiydi.
1988–2008: Koç Holding ile Allianz ortaklığı vardı.
2008'den günümüze: Alman Allianz Grubu'nun kontrolündedir.
Allianz, Türkiye'de doğrudan kendi şirketleriyle faaliyet göstermektedir.
Bugünkü Allianz Türkiye'nin kökeni 1923 yılında kurulan Şark Sigorta'ya dayanır.
Allianz Sigorta A.Ş. hisselerinin yaklaşık %96,21'i Allianz SE'ye aittir.
Yaklaşık %3,78'i Tokio Marine & Nichido Fire Insurance Co., Ltd.'ye,
Kalan çok küçük kısmı ise azınlık hissedarlarına aittir.
Ve....
Allianz'ın yatırım şirketi olan PIMCO, İsrail devlet tahvillerine (Israel Bonds) yatırım yapmıştır.
Devlet tahvili satın almak, o devlete borç vermek anlamına gelir.
Bu nedenle teknik olarak İsrail devletine borç veren yatırımcılar arasında PIMCO yer almıştır.
"Allianz'ın iştiraki PIMCO, İsrail devlet tahvilleri satın aldı; bu da devlet tahvili mekanizması gereği İsrail devletine finansman sağlamış oldu."
"Allianz Sigorta ile çalışan herkes İsrail'e para veriyor."
Devam Edecek...
Bugün...
Muharrem ayının onuncu günü.
Asırlardır İslam tarihinde hem rahmetin hem de hüznün birlikte hatırlandığı gün...
Aşure Günü.
Bugün Allah'ın rahmetinin birçok kez tecelli ettiği gündür.
Hz. Âdem'in tevbesinin kabul edildiği...
Hz. Nuh'un gemisinin tufandan sonra selamete ulaştığı...
Hz. İbrahim'in ateşten kurtulduğu...
Hz. Yakup'un oğlu Hz. Yusuf'a yeniden kavuştuğu...
Hz. Eyyûb'un şifaya kavuştuğu...
Hz. Musa'nın Firavun'un zulmünden kurtulduğu...
Bu sebeple Aşure Günü, yüzyıllar boyunca şükürle, ibadetle, oruçla, dua ile ve paylaşmayla anıldı.
Fakat...
Takvimler Hicrî 61 yılını gösterdiğinde...
Aynı gün, İslam tarihinin en büyük acılarından birine de şahitlik etti.
Kerbelâ...
Çölün ortasında susuz bırakılan canlarımız..
Hz. Hüseyin...
Peygamber Efendimizin aziz torunu...
Yanında kadınlar...
Çocuklar...
Masum insanlar...
Fırat Nehri birkaç adım ötedeydi.
Ama bir damla su bile çok görüldü.
Günler süren susuzluğun ardından Kerbelâ'nın kumları kana bulandı.
O gün sadece insanlar şehit edilmedi.
Vicdan yaralandı.
Merhamet yaralandı.
Ümmetin kalbine hiç kapanmayacak bir yara açıldı.
Bu yüzden Aşure Günü...
Hem şükürdür.
Hem de matemdir.
Ama hepimiz için ortak bir hatırlatmadır:
Zulüm nerede yaşanırsa yaşansın karşısında durmak...
Mazlum kim olursa olsun yanında olmak...
Kardeşlerim...
Bugün...
Sadece hatırlama günü değildir.
Bugün, elindekini paylaşma günüdür.
Çünkü asırlardır Aşure Günü'nde insanlar sofralarını büyütmüş, komşusunu gözetmiş, yetimin başını okşamış, yoksulun kapısını çalmıştır.
Bugün verilen bir lokma...
Sadece karın doyurmaz.
Bir duaya dönüşür.
Bir umuda dönüşür.
Bir kardeşliğe dönüşür.
Öyleyse kendimize şu soruyu soralım...
Bugün sadakamız nereye ulaşmalı?
Bugün bir lokma ekmeğe en çok kim muhtaç?
Bugün bir yudum suyu en çok kim bekliyor?
Cevabı çok uzaklarda değil...
Gazze'de.
Aylar değil, yıllardır bombaların gölgesinde yaşayan çocuklar var.
Bir tas çorbayı bayram gibi bekleyen anneler var.
Bir parça ekmeği kardeşleri arasında bölüşen yetimler var.
Ve en acısı...
Kerbelâ'da susuz bırakılanların acısını anlatırken...
Bugün Gazze'de susuzlukla, açlıkla ve yoklukla mücadele eden insanları görmezden gelemeyiz.
Eğer bugün Allah rızası için bir sadaka verecekseniz...
Bırakın o sadaka, Gazze'de aç bekleyen bir çocuğun sofrasına ulaşsın.
Bırakın bir annenin duasına karışsın.
Bırakın bir yetimin yüzünde tebessüm olsun.
Belki sizin uzattığınız el...
Bir ailenin bugününü kurtarır.
Belki de o mazlumun edeceği bir dua...
Sizin ahiretinizin en kıymetli azığı olur.
Rabbim, Aşure Günü'nün bereketini mazlumların üzerine indirsin.
Gazze'yi özgürlüğüne, huzuruna ve selâmetine kavuştursun.
Âmin.
Hiçbir Yezid, Sünniliğin arkasına saklanamaz!
Hiçbir Müslüman da Yezid'i kendine örnek gösteremez!
Osman bizimdir!
Ali bizimdir!
Hasan bizimdir!
Hüseyin bizimdir!
Ehl-i Beyt bizimdir!
Sahabe bizimdir!
Bizi ayrıştırmaya çalışanlara inat...
Biz aynı kıbleye dönen, aynı Kelime-i Tevhid'e iman eden, aynı Peygamberin ümmetiyiz.
Adımız ne olursa olsun; Sünni, Alevi, Caferi... Hepimiz önce Müslümanız.
Fitneye değil, kardeşliğe sahip çıkacağız.
Kardeşlerim...
Kerbelâ'nın üzerinden 13 asırdan fazla geçti...
Ama acısı hâlâ taze.
O gün dökülen kan toprağa karıştı.
Fakat ayrılık, kalplere yerleşti.
Hâlâ aynı acıyı farklı anlatıyor, aynı Allah'a inanıp birbirimize mesafe koyuyoruz.
Hâlâ birlik olamıyor, aynı ümmet olduğumuzu zaman zaman unutuyoruz.
Oysa Yezid ne Sünniliği temsil eder...
Ne de Kerbelâ sadece bir mezhebin acısıdır.
Ali de bizimdir.
Osman da bizimdir.
Hasan da bizimdir.
Hüseyin de bizimdir.
Ehl-i Beyt de bizimdir.
Biz, Hz. Muhammed'in ümmetiyiz.
Belki de Kerbelâ'nın bize bıraktığı en büyük ders; acıyı büyütmek değil, kardeşliği yeniden inşa etmektir.
Hiçbir Yezid, Sünniliğin arkasına saklanamaz!
Hiçbir Müslüman da Yezid'i kendine örnek gösteremez!
Osman bizimdir!
Ali bizimdir!
Hasan bizimdir!
Hüseyin bizimdir!
Ehl-i Beyt bizimdir!
Sahabe bizimdir!
Bizi ayrıştırmaya çalışanlara inat...
Biz aynı kıbleye dönen, aynı Kelime-i Tevhid'e iman eden, aynı Peygamberin ümmetiyiz.
Adımız ne olursa olsun; Sünni, Alevi, Caferi... Hepimiz önce Müslümanız.
Fitneye değil, kardeşliğe sahip çıkaca��ız.
Kardeşlerim...
Kerbelâ'nın üzerinden 13 asırdan fazla geçti...
Ama acısı hâlâ taze.
O gün dökülen kan toprağa karıştı.
Fakat ayrılık, kalplere yerleşti.
Hâlâ aynı acıyı farklı anlatıyor, aynı Allah'a inanıp birbirimize mesafe koyuyoruz.
Hâlâ birlik olamıyor, aynı ümmet olduğumuzu zaman zaman unutuyoruz.
Oysa Yezid ne Sünniliği temsil eder...
Ne de Kerbelâ sadece bir mezhebin acısıdır.
Ali de bizimdir.
Osman da bizimdir.
Hasan da bizimdir.
Hüseyin de bizimdir.
Ehl-i Beyt de bizimdir.
Biz, Hz. Muhammed'in ümmetiyiz.
Belki de Kerbelâ'nın bize bıraktığı en büyük ders; acıyı büyütmek değil, kardeşliği yeniden inşa etmektir.