Her şerde bir hayır var mıdır? Bilinmez. Ama ararsan, her hayırda bir şer de bulabilirsin. O hâlde arayalım.
CHP, Cumhuriyet tarihi boyunca varlığını korumuş bir parti. Ülke yönetiminde bulunduğu yıllar sınırlı olsa da Meclis'in gediklisi olmuş; yerelde ise Kadıköy, ��ankaya, İzmir gibi uzun yıllardır elinde tuttuğu, sandığın sonucunun en karamsar anlarda heyecanla beklendiği birçok il ve ilçeyi yönetmiş.
Böylece uzun süre konfor alanında siyaset yapmış. Etliye sütlüye karışmamış, kimse de ona "kış" dememiş. Hâl böyle olunca da hakiki bir davası olmayan, koltuksever, birçok insana ev sahipliği yapmış. Bunun doğal sonucu olarak da bir arpa boyu yol alınamamış.
Sonra bir Ekrem İmamoğlu çıkmış. Alınamaz denilen Beylikdüzü'nü kazanmış, ardından hayal bile edilemeyen İstanbul'da üst üste üç seçim kazanmış. Öyle ki, ulaşılan her hayal gibi bu da zamanla sıradanlaşmış; insanlar artık ülke iktidarını hayal etmeye başlamış.
İşte tam da bu, birilerinin canını sıkmış. Gözaltılar, tutuklamalar, görevden almalar başlamış. Baskı arttıkça da yıllardır konfor alanında koltuğuna yaslanarak oturanlar birer birer kaçmaya başlamış.
Son tahlilde, bir de gitse bin de gitse, arınmak iyidir; yük atmak iyidir. Sana omzunun üstünden bakanlarla değil, omzuna omuz verenlerle yol yürünür. Saflar sıklaşır. Geçmez denilen günler de gelir, geçer.
O gün geldiğinde de mahpustaki Sinem Dedetaş, Fatma Kaplan Hürriyet, Ekrem İmamoğlu… ve daha nicesi çıktığında; Ali Eren acı bir gülümsemeyle hatırlanınca Ahmet Telli’nin şu dizelerini hatırlarız: “Sen sus artık, bize bundan sonrasını
dövüşen anlatsın”
Kemal Kılıçdaroğlu kendini bitiriyor. Mutlak butlan sonrası CHP seçmeninin çoğunluğu nezdinde hiçbir itibarı kalmadı.
İlk seçimde zaten başarısız olacak. Gerçi derdi siyasi intikam gibi görünüyor. Etrafındakiler ona “vekillerin çoğu ayrılmaz” demiş ama orada da yanıldı. Seçime doğru belediye başkanlarının çoğu ve diğer kalan vekillerin bir kısmı da Yeni Parti’ye geçer.
Kemal bey Türk siyasetinde nasıl başarısız olunur şeklinde üniversitelerde ders olarak okutulmalı.
Deniz Göktaş’ın tutuklanması içime çok fena oturdu. Ülkeye dönmemeyi, 3 puntoluk basın açıklamalarıyla yapmadığı şeyler için özür dilemeyi, hatta iki yıldır kapalı gişe oynayan oyununu paylaşmamayı tercih edebilirdi.
Ama onurlu bir ailenin onurlu bir evladı olarak bunları kendine yediremedi. Bu topraklara dair hala bir umut kırıntısı varsa, böyle insanların yüzü suyu hürmetinedir.
Elimiz kolumuz bağlı şekilde sadece “helal olsun be!” diyebilmek kanıma dokunuyor. Çalamayacaklarını ısrarla vurguladığımız duygu neşemiz değil de öfkemiz olmadıkça, bu aşağılık duyguyu yaşamaya devam edeceğiz.
sanat apolitikleştirilemez ve hayattan koparılamaz. hayatın kendisi politiktir. sanat hayatın kendisini ortaya koyar. apolitik sanatı kabul edersek etliye sütlüye karışmadan para kazanan ticari figürler olur, insanlıktan ve sanatçılıktan çıkarız.
değerlerimiz, inançlarımız elbet ki önemlidir. kendi hayatlarımızda doğruları yaparak değerlerimize ve inançlarımıza sahip çıkmalıyız. "sanatçı sanatını yapsın, beğenmeyen gitmesin" ikliminde yaşamak isterdim.
deniz'in ve bugün tutuklanmamış ama otosansür uygulamak zorunda kalmış, yaratıcılığını kısıtlamak zorunda kalmış, belki korkan bütün sanatçılarımızın ve halkımızın yanındayım.
yanında olmam hiçbir şeyi değiştirmez pekala farkındayım. fakat fikirlerimi söylemeden hayatıma devam ettiğimde kendime saygım azalıyor. "sen sanatını yap" diyeceklere de şimdiden sanatçının hayatının sanat olduğunu ve tavrının, duruşunun da sanatçılığının tam da kendisi olduğunu söylemek isterim.
alınacağını bile bile 2 Temmuz gibi siyasi önemli bir günde yurda geri döndü.. Dedi ki dik duruyorum. Ve devlet “bizde devamlılık esastır” diyerek 2temmuzda hem alevi hem solcu bir genci -kendi dönüş yapmasına-rağmen gözaltına aldı
Annesi aslan doğurdum desin. Arkandayız Deniz🫂
A Millî Takımımız için, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatları doğrultusunda, AK Parti Tanıtım ve Medya Başkanlığı tarafından hazırlanan “Siz Hepiniz Biz Türkiye” marşı sizlerle.
Millî Takımımızın Dünya Kupası yolculuğunda birliğimizi, beraberliğimizi ve ortak heyecanımızı yansıtan bu anlamlı çalışma; milyonlarca vatandaşımızı ay-yıldızlı formamızın etrafında buluşturan güçlü bir mesaj taşımaktadır.
Bu kıymetli eser için başta Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere Ak Parti Tanıtım ve Medya Başkanlığı’na, katkı sunan, emeği geçen herkese teşekkür ederiz.
🔴Mansur Yavaş, Özgür Özel’in Düzenlediği Mitingte Konuştu
Yavaş, “Sonuç itibarıyla hem belediyelere yapılan operasyonlar, hem de itibarsızlaştırma çalışmaları, partiyi bölme çalışmaları.
Bugün bu nedenle bazı hususları paylaşmayı bir sorumluluk olarak gördüğüm için buradayım.
Bu insanların değişim umudu, geleceğe bakma isteği ve ülkenin yeniden ayağa kalkacağına dair inancı, daha güzel bir ülkede yaşama umudu, gençler için, emekliler için daha güzel bir ülkede yaşama umudu, benim kişisel vefa duygumun çok çok üzerindedir” dedi.
OKS, Kılıçdaroğlu'na yakın bir isimdi. Ama kimse aptal değil. AKP, CHP birinci parti olmayı sürdürsün diye mi kayyum atamaya çalışıyor? TV100, Barış Yarkadaş'a CHP'yi iktidar yapsın diye mi maaş veriyor? TGRT, Gürkan Hacır'a CHP'nin oylarını artırsın diye mi maaş ödüyor? AKP yargısı, Gürsel Tekin'i CHP'nin İstanbul'da oyları artsın diye mi kayyum atadı?
Özgür Özel'i sevmeyebilirsiniz, parti içi muhalefet haktır. Ama insanları aptal yerine koymasın kimse. Herkes her şeyi çok iyi biliyor.
Kötü haber şu ki, hayatının ne kadar iyi olduğuna inanamayacağın kadar çabuk alışıyorsun.
“Hayatımın neresi iyi ki?” diyorsan…
Mesela sıcak bir duşa giriyorsun.
Ve zamanla bunu sıradan zannediyorsun.
Oysa 100 yıl önce hayranlık duyduğun insanların hiçbiri böyle bir konfora sahip değildi.
Krallar bile değil.
Tarihte yaşamış yaklaşık 100 milyar insan var.
Ve sen, insanlık tarihinin en güvenli, en konforlu, en sağlıklı döneminde doğdun.
Yemeğini kalori hesabı yapmadan bulabiliyorsun.
Çocuğun ilk yıl hayatta kalacak mı diye korkuyla yaşamıyorsun.
Basit bir enfeksiyon yüzünden ölme ihtimalin yok denecek kadar az.
Dünyanın bilgisi, eğlencesi, bağlantısı cebinde.
Objektif olarak bakarsan, krallar gibi yaşıyoruz.
Ama işte paradoks burada başlıyor.
Hayat hiç bu kadar iyi olmamıştı ama insanlar da hiç bu kadar mutsuz olmamıştı.
Çünkü mesele şartlar değil.
Kıyas.
İnsanın arzuları bulaşıcıdır.
Başkasının standardı senin ihtiyacına dönüşür.
Arabanı komşuna göre öl��ersin.
Başarını arkadaşına göre tartarsın.
Mutluluğunu sosyal medyaya göre değerlendirirsin.
Ve fark etmeden şu denklemi kurarsın:
Mutluluk = Hayat kalitesi – Kıyas
Kaliten yükselir.
Ama kıyas daha hızlı yükselirse, yine yetersiz hissedersin.
Sorun sahip olmadıkların değil.
Sahip olduklarını artık görmemendir.
Bir saniye dur.
Sıcak su omzundan akarken fark et.
Sevdiklerin yanındayken fark et.
Yemeğini yerken fark et.
Çünkü çoğu insanın hayal bile edemeyeceği bir hayatın içindesin.
Ama onu başkasının hayatıyla ölçtüğün sürece,
kendi hayatını kaçırırsın.
Gerçek soru şu:
Gerçekten eksik misin,
yoksa sadece fazlasıyla kıyas mı ediyorsun?
bazı insanlar var hiç yormayan. simit yerine poğaça alıyorsun sorun yok, bugün de poğaça yiyelim diyor. yolu kaçırıyorsun olsun yarım saat geç gideriz ne olacak diyor. istemeden bir hata yapıyorsun olsun dersimizi aldık iyi oldu diyor. kahve yerine çay alıyorsun çay içelim iyi oldu diyor. böylelerine olgun mu,yapıcı mı yoksa düzgün insan mı denir bilmiyorum ama bildiğim bir şey var nezakete, yormayan insana hayranım. inşallah hep yormayan insanlar çıkar her alanda karşımıza.
Geçen gün arabayla eve dönüyorduk. Önümüzdeki araba çok yavaş ilerliyordu.
Düşünmeden öfkeyle söylendim:
“Niye böyle kullanıyor bu arabayı diye”
Arka koltuktan oğlum sakin bir sesle dedi ki:
“Belki de Japon balığını taşıyordur baba. Suyu dökülmesin diye yavaş gidiyordur.”
Bir an duraksadım.
Japon balığı mı?
Ama sonra düşündüm...
Belki de gerçekten öyledir.
Ona dönüp şöyle dedim:
“Belki de en sevdiği dondurmayı yiyordur, elinden düşürmemeye çalışıyordur.”
“EVET! O da olabilir!” diye heyecanla bağırdı.
“Başka ne olabilir sence?” dedim.
Biraz düşündü, sonra şöyle dedi:
“Ya da kucağında bir yavru kedi vardır.”
İşte o an... bütün kızgınlığım geçti.
Çünkü arka koltuktaki bu küçücük insan, empatiyi seçmişti.
Ben de onun gibi yapmak istediğimi fark ettim.
Sonra dedim ki:
“Bir oyun oynayalım. Adı ‘Belki de’ oyunu olsun. Birini anlamadığımız bir şekilde davranırken gördüğümüzde, kötü bir ihtimal yerine iyi bir ihtimal düşünelim.”
“Tamam!” diye sevinçle bağırdı.
Aynı gün markete girdik.
Bir çocuk reyonda çığlık çığlığa ağlıyordu.
Oğluma eğilip fısıldadım:
“Belki okulda zor bir gün geçirmiştir.”
O da bana fısıldadı:
“Belki en sevdiği oyuncağı kırılmıştır.”
Birbirimize baktık, gülümsedik ve yolumuza devam ettik.
O gece yatağına girerken dedi ki:
“Baba, ‘Belki de’ oyununu çok sevdim. Hep oynayalım.”
“Tamam,” dedim.
Ve işte o an... içim sıcacık oldu.
Çünkü açıkçası ben, insanların önce iyi ihtimali düşündüğü bir dünyada yaşamak istiyorum.
“Belki kaba değil... belki zor bir gün geçiriyordur.”
“Belki kötü değil... belki çok yorulmuştur.”
“Belki sinir bozucu değil... belki sadece sevgiye ihtiyacı vardır.”
Hepimiz insanlar hakkında varsayımlar yapıyoruz. O zaman neden iyi varsayımlar yapmayalım?
Çünkü bunu yaptığımızda; empati kurabilen, şefkatli ve anlayışlı çocuklar yetiştiriyoruz.
———
Birçok yerde (instagram, facebook, linkedIn) görünce asıl sahibini bulamadım alıntı için referanslayamadım. Son dönemde okuduğum güzel yazılardan.
2014'te Beşiktaş Avrupa'da Tottenham'ı içerde dışarda tokatlayınca ben bir hayal kurdum. Sonrasında Liverpool'u eleyip Brugge'a elenmeyi yarım kalan bir hikaye olarak gördüm. Bir gün o hikayenin tamamlanacağı inancıyla yaşadım. 2017'de Lyon'u konuk ettiğimiz maçta hikaye bir kez daha yarım kaldı. Yine inandım. Hayatımın sonuna kadar inanacağım. O hikaye devam edecek ve son sayfaya Beşiktaş adını Avrupa Ligi şampiyonu olarak yazacak. Fikret Orman sonrası kulübü yöneten, yönetmeye talip olan herkese duyduğum ortak öfkenin sebebi bu. Beni hayallerime yakınlaştırmanızı umarken daha da uzaklaşıyoruz. Serdal Adalı, Avrupa Ligi'ni reddettiği gün benim için bitti. Sergen Yalçın, 2021'de TRT'ye çıkıp UCL'de gruptan çıkamazsak sonuncu oluruz, üçüncü olup Uefa'da devam etmek istemem dediğinde benim için bitti. Bu öfkemi anlayın. Beşiktaş hayallerimizden uzaklaşıyor. Tribünlerinde La Vittoria Sara Nostra yazan devrimci Beşiktaş, bugün savaşma gereği duymadan pes ediyor. Bunu kaldıramıyorum, kabul etmiyorum. Serdal Adalı çıkıp Uefa'da kupa kaldırmak istiyorum en büyük hayalim budur demediği sürece benim için bitmiştir. Bundan sonra gelecek başkan ve hocalara karşı tavrım da aynen bu olacaktır.
Bugün bir söz okudum: “Birisi boğuluyorsa, o an ona yüzmeyi öğretmenin zamanı değildir.”
Bu cümle gün boyu aklımda kaldı. Çünkü bir insan zorlanırken, dağılırken, içi karışmışken etraf bir anda tavsiye verenlerle doluyor. Herkes ne yapması gerektiğini, nasıl düşünmesi gerektiğini, nasıl güçlü olması gerektiğini anlatıyor. Ama insan boğulurken bunları duyamaz.
İçeride fırtına varken dışarıdan gelen her yönlendirme gürültü gibi hissedilir.
Orhan Pamuk'un oynadığı "Masumiyet Müzesi" dizisi 13 Şubat'ta Netflix'te yayınlanacak.
Pamuk, aynı adlı kitabından uyarlanan 9 bölümlük dizide kendisi de ilk oyunculuk deneyimini yaşadı.
Varlıklı bir ailenin oğlu olan Kemal'i Selahattin Paşalı, Kemal'in aşık olduğu yoksul ve uzak akrabası Füsun'u ise Eylül Lize Kandemir canlandırdı.
NBC’nin “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmini ilk çıktığı zaman sinemada izlemiştim.
14 sene önce.
Son 14 senede de defalarca tekrar izlemişimdir.
Dün gece, tam uykuya hazırlanırken filmin “otopsi sahnesi” aklıma geldi ve sahneyi tekrar izledim. Sonra videosunu paylaştığım bir önceki sahnedeki diyalogları tekrar dikkatlice izledim.
14 yıl sonra asıl katilin kadın olduğunu; katil olarak yakalanan kişinin kadının suçunu üstlendiğini, doktorun da otopside durumu anlamasına rağmen kadına ve çocuğuna acıyarak bu durumu görmezden geldiğine kanaat getirdim.
Evet, ben çok dikkatli bir izleyici olmayabilirim ama bu kadar ince detaylarla örülmüş bir filmin bence Türk sinemasında eşi benzeri yok. Muazzam bir başyapıt.