Elimizde Olan Tek Şey: Şimdi
Granada Belediye Binası’nın üzerinde yer alan bir heykelin önünde rehberimiz bize beklenmedik bir soru sordu:
“Bu eser size ne anlatıyor?”
İlk bakışta herkes farklı yorumlar yaptı. Dört kürenin üzerinde duran güçlü bir at… Atın üzerindeki kişinin gözleri kapalı… Ayağının altında küreler, elinde ise bir başka küre…
Kimimiz bunu gücün simgesi olarak yorumladı. Kimimiz dünyaya hâkim olma arzusunu gördü. Gözlerin kapalı oluşunu cesaret olarak değerlendirenler oldu.
Rehber ise bambaşka bir yorum yaptı.
“Geçmişe bakmıyorum. Geleceği bilmiyorum. Elimde olan tek şey şu an.”
O an bu cümle beni derinden etkiledi.
Seyahat bitip Türkiye’ye döndükten sonra bile o heykel zihnimden çıkmadı. Çünkü aslında yalnızca bir sanat eserini değil, içinde yaşadığımız çağın ruhunu anlatıyordu.
Geçmiş değiştirilemez.
Gelecek ise henüz yazılmadı.
İnsanın gerçekten etkileyebildiği tek zaman, içinde bulunduğu andır.
Fakat bu düşünce, geçmişi unutmak ya da geleceği önemsememek anlamına gelmiyor. Tam tersine; geçmişten ders çıkararak bugünü doğru yaşamak ve geleceği bugünden inşa etmek anlamına geliyor.
Son yıllarda dünyada ve Türkiye’de yaşanan gelişmeleri düşündüğümde bunu daha net hissediyorum.
Bilgiye ulaşmanın hiç olmadığı kadar kolay olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Artık insanlar yalnızca kendilerine sunulan bilgilerle yetinmiyor; farklı kaynakları karşılaştırıyor, araştırıyor ve sorguluyor.
Elbette herkes aynı sonuca ulaşmıyor.
Ancak sorgulama isteğinin arttığını görmek mümkün.
Bence bunun en önemli sonuçlarından biri de insanların yalnızca izleyen değil, yönetime ve toplumsal hayata daha fazla katılmak isteyen bireyler hâline gelmesi.
Eskiden birçok kişi siyasetin yalnızca siyasetçilerin işi olduğunu düşünürdü.
Bugün ise hayat pahalılığı, eğitim, adalet, güvenlik, çevre ya da gençlerin geleceği gibi konular insanların günlük yaşamının ayrılmaz bir parçası hâline geldi. Bu nedenle “Ben siyasetle ilgilenmiyorum.” diyen biri bile, yaşadığı sorunları konuşurken aslında kamusal meseleler hakkında görüş ortaya koyabiliyor.
Bu, siyasetin toplumun gündelik hayatına daha fazla temas ettiğinin bir göstergesi.
Öte yandan insanların siyaset kurumuna ve siyasetçilere duyduğu güven konusunda da önemli tartışmalar yaşanıyor. Farklı araştırmalar zaman zaman kurumlara duyulan güvenin değiştiğini gösteriyor; bunun nedenleri üzerine ise toplumda çok farklı değerlendirmeler yapılıyor.
Benim dikkatimi çeken ise başka bir nokta.
İnsanlar artık yalnızca seçim günü oy vermekle yetinmek istemiyor.
Sosyal medyada, sivil toplumda, sokakta ya da günlük hayatın içinde fikirlerini daha görünür kılmaya çalışıyorlar. Karar vericilerin kendilerini dinlemesini, taleplerini dikkate almasını bekliyorlar.
Bu beklenti yalnızca Türkiye’ye özgü değil.
Dünyanın birçok ülkesinde vatandaşlar artık yönetime daha fazla katılmak, daha şeffaf süreçler görmek ve seslerinin daha güçlü duyulmasını istiyor.
Sosyal medya da bu dönüşümün önemli araçlarından biri hâline geldi.
Elbette sosyal medya tek başına toplumun tamamını temsil etmez. Orada yankı odaları oluşabilir, bazı görüşler olduğundan daha baskın görünebilir. Ancak milyonlarca insanın deneyimlerini, beklentilerini ve eleştirilerini görünür kılan önemli bir kamusal alan olduğu da inkâr edilemez.
Bugünün insanı yalnızca daha fazla kazanmanın peşinde değil.
İyi bir kariyere sahip olduğu hâlde her şeyi bırakıp dünyayı gezenler, şehir hayatını terk edip daha sade bir yaşamı seçenler ya da yaşamının anlamını yeniden sorgulayan insanlar bunun örnekleri.
Ortak soru hep aynı:
“Nasıl daha anlamlı bir hayat yaşayabilirim?”
Belki de Granada’daki heykelin anlatmak istediği tam olarak buydu.
Geçmiş bize tecrübe verir.
Gelecek bize umut verir.
Ama harekete geçebileceğimiz tek zaman bugündür.
Bugünü doğru değerlendiren toplumlar geleceği şekillendirir.
Bugünü kaçıranlar ise geleceği yalnızca uzaktan izlemek zorunda kalır.
Siyasi Partiler Geçicidir, İlkeler Kalıcıdır
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”
Bu söz yalnızca bir yönetim biçimini değil, hiçbir kişi, kurum ya da siyasi partinin millet iradesinin üzerinde olamayacağını anlatır. Bu yüzden siyasete hep partilerden önce ilkeler üzerinden bakmaya çalıştım.
Siyasete ilgim 2002’de ilk oyumu kullanınca başlamadı. Lise yıllarında TBMM TV’yi izler, tartışmaları anlamaya çalışırdım. O günlerde sorunların sadece siyasetçiler değişince çözüleceğini sanıyordum. Zamanla anladım ki mesele kişiler değil; hukuka, adalete, özgürlüğe ve insana bakıştı.
Ben hiçbir zaman bir partinin değil; hukukun üstünlüğünün, adaletin, liyakatin, özgürlüğün ve farklı yaşam tarzlarına saygının tarafı oldum. Çünkü partiler değişebilir, ilkeler değişmemelidir.
Atatürk’e ilgim de buradan doğdu. Onu ezberlemek yerine anlamaya çalıştım. Cumhuriyet’in ilk yıllarını bugünün şartlarıyla yargılamanın doğru olmadığına inanıyorum. Yeni kurulmuş, savaşlardan çıkmış, yoksul bir ülkede modern bir devlet kurulmaya çalışılıyordu. Buna rağmen bazı uygulamaların toplumun farklı kesimlerinde acılar bıraktığını da inkâr etmiyorum. Bu hafızayı anlamadan toplumsal barış kurulamaz.
Ancak unutulmaması gereken bir gerçek var: Atatürk, CHP’nin kurucusuydu ama çok partili hayata geçmek için de girişimlerde bulundu. Çünkü güçlü devletin, farklı fikirlerin özgürce yarışabildiği demokratik bir ortamla güçleneceğini biliyordu.
CHP, Cumhuriyet’in kurucu partisidir ve bu tarihî değeri tartışılmaz. Fakat Atatürk’ün mirası yalnızca bir parti değildir. Onun mirası Cumhuriyet, milli egemenlik, laiklik, hukuk, bilim, akıl ve çağdaşlaşmadır. Bu değerlere sahip çıkan herkes, hangi partiye oy verirse versin bu mirasın parçasıdır.
Son dönemde en çok düşündüğüm konu ise siyasetin kendini yenileme zorunluluğu oldu. Kurucu partiler de dâhil hiçbir siyasi yapı eleştiriden muaf değildir. Partiler millet için vardır; millet partiler için değil.
Seçmeni küçümseyen, “Nasıl olsa bize oy verir.” anlayışı hiçbir demokraside kalıcı olamaz. Türk milleti kimin ne söylediğini de ne yaptığını da görür; kararını günü geldiğinde sandıkta verir.
Çünkü bu ülkenin sahibi partiler değil, millettir.
Ve belki de Atatürk’ün bize bıraktığı en büyük miras budur:
“Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır; fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”
Akdeniz Bereketi
Akdeniz’e kıyısı olan iki ülke; Türkiye ve İspanya…
Aralarında binlerce kilometre olsa da aynı güneşin ısıttığı, aynı rüzgârın serinlettiği, aynı bereketli toprakların hayat verdiği iki ülke.
Katalonya’dan Valencia’ya doğru ilerlerken yol boyunca kilometrelerce uzanan portakal bahçeleri bize eşlik etti. Şehir merkezine yaklaşıncaya kadar neredeyse hiç eksilmeyen bu manzara, Valencia’nın neden dünyanın en önemli narenciye merkezlerinden biri olduğunu anlatmaya yetiyordu. Rehberimiz, Valencia portakalının dünya çapında tanınan bir marka hâline geldiğini, birazdan geçeceğimiz Murcia’nın ise Avrupa’nın meyve ve canlı çiçek bahçesi olarak kabul edildiğini anlattı.
Camdan dışarı bakarken kendimi bir an Türkiye’nin Akdeniz kıyılarında hissettim. Antalya’nın, Mersin’in, Adana’nın, Hatay’ın narenciye bahçeleri gözümün önüne geldi. Aynı iklim, aynı güneş, aynı bereket…
İki ülkenin birbirine bu kadar benzeyen doğal şartlara sahip olması düşündürücüydü.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Mustafa Kemal Atatürk de bu bereketin farkındaydı. Tarımın geliştirilmesini yalnızca ekonomik bir faaliyet değil, ülkenin geleceğine yapılan bir yatırım olarak görüyordu. Bu anlayışla örnek çiftlikler kuruldu, modern üretim yöntemleri desteklendi, farklı meyve çeşitleri ve nitelikli fidanlar ülkeye kazandırıldı. Akdeniz kıyılarında narenciye üretiminin gelişmesi için yapılan çalışmalar da bu uzun soluklu vizyonun bir parçası oldu.
Bugün İspanya’nın Valencia ve Murcia bölgeleri Avrupa’nın önemli narenciye merkezleri arasında yer alırken, Türkiye de portakal, mandalina, limon ve diğer turunçgil ürünlerinde dünyanın önde gelen üreticileri arasında bulunuyor. Akdeniz’in iki yakasında yetişen bu meyveler, aslında ortak bir coğrafyanın insanlara sunduğu bereketi temsil ediyor.
Yolculuk boyunca zihnimde tek bir düşünce dolaşıp durdu: Doğa, iki ülkeye de cömert davranmış. Aynı güneşi vermiş, aynı iklimi sunmuş, aynı bereketli toprakları armağan etmiş. Farkı oluşturan ise bu mirası koruyabilmek, geliştirebilmek ve gelecek nesillere aktarabilmek.
Valencia bana sadece portakal bahçelerini göstermedi.
Toprağın, doğru değerlendirildiğinde bir milletin kimliğine dönüşebileceğini gösterdi.
Belki de bu yüzden yol boyunca gördüğüm her portakal ağacı bana yalnızca bir meyveyi değil; emeği, sabrı, üretimi ve Akdeniz’in iki kıyısını birbirine bağlayan ortak kültürü hatırlattı.
Bazen şehirleri birbirine bağlayan yollar değildir.
Aynı denize bakan topraklardır.
Valencia’ya ilk adım attığım anda, Akdeniz’in sıcaklığını ve şehrin düzenini aynı anda hissettim. Bir yanda yaklaşık iki bin yıllık tarihiyle Roma’dan Müslümanlara, Aragon Krallığı’ndan günümüz İspanya’sına uzanan bir miras; diğer yanda geleceği temsil eden modern mimari… Valencia, geçmiş ile geleceği aynı şehirde buluşturan önemli Akdeniz kentlerinden biri.Şehrin temelleri Romalılar tarafından atıldı. Daha sonra Müslümanların hâkimiyetine giren Valencia, 1238 yılında Aragon Kralı I. Jaime tarafından fethedilerek Hristiyan yönetimine geçti. İlk yerleşim surlarla çevriliydi. Nüfusun ve ticaretin gelişmesiyle 14. ve 15. yüzyıllarda yeni surlar inşa edildi. Günümüzde bu surların büyük bölümü kaldırılmış olsa da, dönemin ihtişamını simgeleyen Serranos Kuleleri ayakta kalmayı başardı. Bu dönem aynı zamanda Valencia Gotiği adı verilen mimari anlayışın doğduğu yıllar olarak kabul ediliyor.Şehrin kalbi ise Meryem Ana Meydanı’nda atıyor. Meydanın hemen yanında bulunan Valencia Katedrali, Romanesk, Gotik, Rönesans ve Barok mimarisini aynı yapı üzerinde buluşturuyor. Katedralin en dikkat çekici bölümlerinden biri, Hristiyan dünyasının en önemli kutsal emanetlerinden biri olduğuna inanılan Kutsal Kâse’nin korunuyor olması. Pek çok araştırmacı bunun Hz. İsa’nın Son Akşam Yemeği’nde kullandığı kâse olabileceğini savunurken, bu iddia kesin olarak kanıtlanmış değil. Katedralin simgesi hâline gelen El Miguelete Çan Kulesi ise yüzyıllardır Valencia’nın siluetini tamamlıyor.Valencia’nın zenginleşmesini sağlayan en önemli unsurlardan biri Akdeniz ticaretiydi. Bunun en önemli simgesi, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan İpek Borsası (La Lonja de la Seda). 15. yüzyılda inşa edilen bu yapı, Valencia’nın Avrupa’nın en önemli ipek ticaret merkezlerinden biri olduğu dönemin gücünü ve ekonomik zenginliğini yansıtıyor. Hemen yanında bulunan Mercado Central ise Avrupa’nın en büyük ve en eski kapalı pazarlarından biri olarak bugün de taze sebze, meyve, et, balık ve yöresel ürünlerin satıldığı canlı bir ticaret merkezi olmayı sürdürüyor.Rehberimizin anlattığı bir diğer ilginç ayrıntı ise Valencia’nın armasındaki yarasa figürüydü. Rivayete göre Kral I. Jaime şehri fethetmeden önce çadırına konan bir yarasa yaklaşan tehlikeyi haber vermiş ve bu olay zaferin sembolü olarak kabul edilmiş. Bu nedenle yarasa figürü günümüzde de Valencia’nın armasında ve birçok tarihi yapıda görülüyor.Valencia sadece tarihiyle değil, modern mimarisiyle de dikkat çekiyor. 1957 yılında Turia Nehri’nin büyük taşkınından sonra nehrin yatağı değiştirildi. Eski nehir yatağı kilometrelerce uzunluğunda yeşil bir yaşam alanına dönüştürülürken, bu alanın bir bölümüne dünyaca ünlü mimar Santiago Calatrava tarafından tasarlanan Sanat ve Bilim Şehri inşa edildi. Prens Felipe Bilim Müzesi, Agora, Opera Binası ve yaklaşık 110 bin metrekarelik alana yayılan Oceanogràfic bu kompleksin en önemli yapıları arasında yer alıyor. Oceanogràfic’in havuzlarında yaklaşık 42 milyon litre su bulunuyor ve Avrupa’nın en büyük akvaryum komplekslerinden biri kabul ediliyor.
Marina bölgesi ise 33. Amerika Kupası yelken yarışlarına ev sahipliği yapmış. Rehberimizin anlattığına göre bugün görülen bazı yapılar, yarışlara katılan teknelerin bakım ve hazırlıkları için kullanılmış. Bu organizasyon Valencia’nın dünya çapındaki tanınırlığını artıran önemli dönüm noktalarından biri olmuş.
Valencia denince akla ilk gelen lezzet paella. Dünyaca ünlü bu yemeğin doğduğu şehir olan Valencia’da ayrıca yalnızca bu bölgede yetişen kaplan yemişinden hazırlanan, serinletici ve besleyici horchata içeceği de geleneksel tatlar arasında yer alıyor.Şehirde dikkat çeken bir başka unsur ise Valencian dili. İspanyolca ile birlikte kullanılan bu yerel dil, tabelalarda ve günlük yaşamda varlığını sürdürüyor. Valencia,Roma’dan Müslümanlara, Aragon Krallığı’ndan modern İspanya’ya uzanan tarihi birikimini; ticaret, mimari, kültür ve Akdeniz yaşamıyla bir araya getirerek ülkenin en karakteristik şehirlerinden biri olmayı sürdürüyor.
Salvador Dalí: Zamanı Eriten Ressam
1904 yılında Katalonya’nın Figueres kentinde doğan Salvador Dalí, sanat tarihinin en sıra dışı isimlerinden biri olarak kabul edilir. Çocuk yaşta resim yeteneğiyle dikkat çekti, Madrid’de eğitim aldığı yıllarda Pablo Picasso ile tanıştı ve kübizmin etkisini eserlerinde hissettirmeye başladı. Ancak onu ölümsüzleştiren, sürrealizme kattığı özgün bakış açısı oldu. Dalí’ye göre sanat, gözün gördüğünü değil; zihnin sakladığını ortaya çıkarmalıydı.
Bugün Figueres’teki Dalí Tiyatro-Müzesi de bu düşüncenin en güçlü yansımalarından biridir. Müze yalnızca eserlerin sergilendiği bir yapı değil, başlı başına Salvador Dalí’nin tasarladığı dev bir sanat eseridir. Çatıyı süsleyen yumurtalar yaşamı, yeniden doğuşu ve üretkenliği simgeler. Cephede yer alan ekmek figürleri, sıradan görünen nesnelerin bile sanata dönüşebileceğini anlatır. Girişte kafasının üzerinde dev bir yumurta taşıyan insan heykeli ise yalnızca düşünen değil, üreten insanın değerli olduğunu vurgulayan güçlü bir metafordur. Dalí, zihnini kullanmadan yaşayan, sadece düşünen ama üretmeyen insanı eleştirisini daha müzenin kapısından itibaren ziyaretçiye hissettirir.
Dalí’nin en ünlü eseri olan Belleğin Azmi, eriyen saatleriyle zaman kavramını sorgular. Saatler aslında zamanın katı ve değişmez olmadığını, insanın psikolojisine göre farklı algılanabileceğini anlatır. Bu düşünce, Einstein’ın görelilik kuramıyla da ilişkilendirilir. Dalí’nin amacı bilimsel bir teori anlatmak değil, zamanın insan zihnindeki kırılganlığını görünür kılmaktır.
Sanatçının eserlerinde sıkça karşılaşılan çekmeceli insan figürleri, bilinçaltında saklanan anıları ve bastırılmış duyguları temsil eder. İncecik bacakları üzerinde yükselen filler, güç ile kırılganlığın aynı anda var olabileceğini gösterir. Yumurta, onun sanatında sürekli tekrar eden yaşamın ve yeniden doğuşun simgesidir. Her sembol, görünenin ötesinde yeni anlamlar taşır.
Müzenin en üst katında ise Dante’nin İlahi Komedya eseri için hazırladığı illüstrasyonlar yer alır. Dalí, Dante’nin cehennem, araf ve cennet yolculuğunu kendi hayal gücüyle yeniden yorumlayarak klasik edebiyat ile modern resmi buluşturur. Böylece yalnızca resim yapan bir sanatçı değil, edebiyatı da görselleştiren bir düşünür kimliği kazanır.
Dalí’nin eserlerine baktığınızda çoğu zaman kesin bir anlam bulamazsınız. Çünkü o, tek bir doğru cevap vermek yerine izleyicinin kendi bilinçaltıyla yüzleşmesini ister. Her tablo, her heykel ve müzenin her köşesi farklı bir soruyla sizi baş başa bırakır.
Figueres’ten ayrılırken insan, Dalí’nin aslında resim yapmaktan çok daha fazlasını başardığını fark ediyor. O, hayal gücünün sınırlarını zorlayarak sanatın yalnızca estetik bir üretim değil, insan zihnini sorgulatan felsefi bir yolculuk olduğunu gösterdi. Belki de bu yüzden Salvador Dalí’nin en büyük eseri, geride bıraktığı tablolar değil; dünyaya farklı bakmayı öğreten düşünce biçimidir.
+++Flamenko’nun köklerinde Endülüs ezgilerini hissediyorsak…Bütün bunların arkasında, Bağdat’tan Córdoba’ya uzanan uzun yolculuğuyla bir medeniyet inşa eden Ziryab’ın izleri vardır.Onu yalnızca büyük bir müzisyen olarak tanımlamak eksik kalır.Ziryab, notalarıyla başlayan ama sofraya, modaya, eğitime, estetiğe ve gündelik yaşama uzanan bir medeniyet inşa etti. Bu yüzden o, Endülüs’ün en büyük sanatçılarından biri olmanın ötesinde, Avrupa kültür tarihinin sessiz mimarlarından biridir.
ZİRYAB: ENDÜLÜS’ÜN KÜLTÜR MİMARI, AVRUPA’NIN GÖRÜNMEYEN ÖĞRETMENİ
Tarih, bazı insanları yaptıkları savaşlarla hatırlar; bazılarını ise kurdukları medeniyetlerle… Ziryab, ikinci gruba giren nadir isimlerden biridir. Adını belki birçok kişi duymamıştır ama bugün kullandığımız pek çok alışkanlığın köklerinde onun izleri vardır.
Asıl adı Ebû’l-Hasan Ali bin Nâfi olan Ziryab, yaklaşık 789 yılında Irak’ın Bağdat şehrinde doğdu. “Ziryab” lakabı, siyah teni ve güzel sesi nedeniyle kendisine verilmişti. Anlamı, “kara bülbül” ya da “siyah kuş”tur.
Bağdat Sarayı’ndan Endülüs’e Uzanan Yol
Ziryab, Abbasi Halifesi Harun Reşid döneminde saraya kabul edildi. Burada dönemin en büyük müzik üstadı İshak el-Mevsılî’nin öğrencisi oldu. Kısa sürede olağanüstü yeteneğiyle dikkat çekti.Bir gün Halife Harun Reşid’in huzurunda ud çalıp şarkı söyledi. Sesi ve yorumundan çok etkilenen halife onu sarayın seçkin müzisyenleri arasına yükseltti.Ancak bu başarı, hocası İshak el-Mevsılî’nin kıskançlığını körükledi. Saraydaki nüfuzunu kaybetmekten korkan hocası, Ziryab üzerinde baskılar kurmaya başladı. Rivayetlere göre tehditler giderek arttı ve Ziryab can güvenliğinin kalmadığını düşünerek Bağdat’tan ayrılmak zorunda kaldı.
Bu hikâye, birçok kişinin Mozart ile Antonio Salieri arasındaki rekabete benzettiği tarihî olaylardan biridir.
Binlerce Kilometrelik Yolculuk
Bağdat’tan ayrılan Ziryab önce Kuzey Afrika’ya geçti.Mısır, Libya, Tunus ve Fas üzerinden uzun yıllar süren bir yolculuk yaptı.
Sonunda Cebelitarık Boğazı’nı aşarak Avrupa’ya, Endülüs’e ulaştı.
Bu sırada Endülüs Emevî Devleti’nin hükümdarı II. Abdurrahman onun ününü çoktan duymuştu.
Ziryab saraya davet edildi.
Yaptığı ilk konserden sonra II. Abdurrahman onu sarayın baş müzisyeni olarak görevlendirdi.
İşte bugün Avrupa kültürünü değiştirecek büyük hikâye burada başladı.
Müziği Değiştirdi
Ziryab yalnızca iyi bir müzisyen değildi.
O aynı zamanda müzikte devrim yapan bir eğitimciydi.
Udun dört telli yapısına beşinci teli ekledi.Ahşap mızrap yerine kartal tüyünden mızrap kullandı.Böylece enstrümanın sesini daha yumuşak ve daha zengin hale getirdi.Bestecilikte yeni makamlar ve icra teknikleri geliştirdi.Müzik eğitimini sistemleştirdi.
Cordoba’da kadın ve erkek öğrencilerin birlikte eğitim aldığı Avrupa’nın ilk sistemli müzik okullarından birini kurdu.Öğrencilerine yalnızca eser ezberletmiyor;• ses eğitimi• nefes kontrolü,sahne duruşu,yorum teknikleri öğretiyordu.Bugünkü konservatuvar mantığının ilk örneklerinden biri kabul edilir.
Üç Kültürün Müziğini Buluşturdu
Bağdat’ta İslam musikisini öğrenmişti.
Endülüs’e geldikten sonra Yahudi sinagoglarında icra edilen dini ezgileri inceledi.Ardından Hristiyan kiliselerindeki litürjik müzikleri dinledi.
Bu üç büyük müzik geleneğinden aldığı ilhamı kendi üslubuyla birleştirdi.
Ortaya çıkan yeni müzik anlayışı, Endülüs müziğinin gelişmesinde belirleyici rol oynadı.
Yüzyıllar sonra Roman müzisyenler bu mirası kendi ritimleriyle zenginleştirdi.
El çırpmaları (palmas), ayak vuruşları (zapateado), vurmalı çalgılar ve yerel ezgilerle birleşen bu gelenek, zamanla Flamenko adı verilen sanatın doğmasına zemin hazırladı.
Bugün tarihçiler Ziryab’ı “Flamenko’nun mucidi” olarak değil;
Flamenko’nun oluşumunu mümkün kılan en önemli kültür insanlarından biri olarak değerlendiriyor.
Avrupa Sofrasını Değiştirdi
Belki de en büyük devrimi mutfakta yaptı.O döneme kadar sofralara bütün yemekler aynı anda getiriliyordu.
Ziryab ilk kez;başlangıç,ana yemek,tatlı veya meyve şeklindeki sıralı servis anlayışını yaygınlaştırdı.Bugün dünyanın hemen her yerindeki restoran düzeninin temeli budur.
Sofra Estetiğini Oluşturdu
Yemekler ahşap veya taş masalara doğrudan konulurken;Ziryab ilk kez beyaz keten masa örtüsü
kullanılmasını önerdi.Kristal bardakların kullanılmasını teşvik etti.Böylece içeceğin rengi görülebiliyor, sofralar daha zarif görünüyordu.
Gastronomiye Katkıları
Yeni baharatların kullanılmasını teşvik etti.Yeni yemek tarifleri geliştirdi.+++
Bugün Avrupa mutfağının vazgeçilmez sebzelerinden biri olan kuşkonmazı yaygınlaştıran kişinin de Ziryab olduğu kabul edilir.
Kişisel Bakımın Öncüsü
Ziryab yalnızca sofrayı değil insanın kendisini de değiştirdi.Çiçek özlerinden elde edilen hoş kokuları kullanarak parfüm ve deodorant benzeri ürünleri yaygınlaştırdı.Ağız temizliği için hazırladığı karışımlar, diş macununun ilk örnekleri arasında gösterilir.Temizliğin, güzel kokmanın ve bakımlı görünmenin toplumdaki önemini artırdı.
Modayı Değiştirdi
O güne kadar insanlar yaz kış aynı kıyafetleri giyiyordu.Ziryab;yazın açık renk,ince keten,pamuklu kumaş,kışın ise
koyu renk,yünlü,kalın kumaşlar.kullanılmasını önerdi.Bugünkü mevsimlik giyim anlayışının öncülerinden biri kabul edilir.
Saç Modasını Değiştirdi
yüzyılda erkekler uzun saçlarını omuzlarına kadar bırakıyordu.Ziryab daha kısa,önden perçemli,alnı açık bırakan yeni bir saç modeli geliştirdi.Hem erkek hem kadın saç modasını etkiledi.Şairdi;Ziryab yalnızca müzisyen değildi.
Şiirler yazıyordu.Günümüze ulaşan dizelerinden biri şöyledir:
“Yüreğim fil oldu aşkın ateşinden,
Vefasız sevgilim habersiz benden.
Ey gözümden uzak, kalbimdeki gizli yar,
Seninle daha görülmemiş hesaplarım var.”Endülüs Neden Bu Kadar Önemliydi?
Ziryab’ın yaşadığı Cordoba;Müslümanların,Yahudilerin,Hristiyanların
birlikte yaşadığı dünyanın en büyük kültür merkezlerinden biriydi.Kütüphaneleri,
hastaneleri,üniversiteleri,
rasathaneleri,
müzik okullarıyla Avrupa’nın en gelişmiş şehirlerinden biriydi.
Ziryab bu ortamda yalnızca sanat üretmedi.Toplumun yaşam biçimini değiştirdi.Bugün Hâlâ Yaşıyor
Bir restoranda önce çorba, sonra ana yemek, ardından tatlı geliyorsa…
Mevsimine göre giyiniyorsak…
Kristal bardaklardan içecek içiyorsak…Bir konservatuvarda sistemli müzik eğitimi veriliyorsa…+++
Bir velinin, eğitim-öğretim yılının sonunda çocuğunun öğretmenine, “Çocuğum için gösterdiğiniz emek, sabır ve sevgi için size gönülden teşekkür ederim. İyi ki varsınız.” diyebilmesi, teşekkür etmesi bir öğretmenin alabileceği en büyük ödüldür.
#TürkiyeÖğretmenineTeşekkürEdiyor
Bir Ekonomik Krizden Daha Fazlası: Atatürk’ün Anadolu’da Aradığı Şey
Tarih bize ekonomik krizlerin yalnızca rakamlarla anlatılamayacağını defalarca göstermiştir. Borsalar çöker, fabrikalar kapanır, işsizlik artar ve devletler yeni ekonomik modeller arayışına girer. Ancak bütün bunların arkasında görünmeyen başka bir gerçek vardır: İnsan.
1929 yılında başlayan Büyük Buhran, dünyanın ekonomik düzenini kökten değiştirdi. Serbest piyasanın her sorunu kendi kendine çözeceğine duyulan güven sarsıldı. Devletler ekonomiye daha fazla müdahale etmeye başladı. Türkiye de bu gelişmelerden bağımsız değildi. Genç Cumhuriyet, devletçilik anlayışını güçlendirerek üretimi, sanayileşmeyi ve ekonomik bağımsızlığı önceleyen yeni bir yol izledi.
Fakat beni asıl etkileyen, bu ekonomik tedbirlerden çok, o dönemin liderinin olaylara yaklaşım biçimidir.
Mustafa Kemal Atatürk, ülkenin durumunu yalnızca önüne gelen raporlardan öğrenmek istemedi. Meclisin kapanmasının ardından uzun bir yurt gezisine çıktı. Yanında bürokratlar, uzmanlar ve devlet görevlileri vardı. Onlar rapor hazırlarken Atatürk başka bir şey yapıyordu.
Soruyordu.
Köylüye soruyordu.
Esnafa soruyordu.
Öğretmene soruyordu.
Çocuklara soruyordu.
Çünkü biliyordu ki bir ülkenin gerçek fotoğrafı, çoğu zaman resmî raporlarda değil; insanların cümlelerinde saklıdır.
Lord Kinross’un aktardığı anılardan biri de bu yaklaşımı çok güzel özetler.
Atatürk bir okulda ders kitaplarını incelerken kitaplardan birinde hâlâ bazı Arapça terimlerin bulunduğunu fark eder. Kitabın yazarı genç eğitimci Hasan Âli Yücel’dir. Akşam yemeğinde onu yanına çağırır. Sohbet sırasında konu matematiğe gelir ve ardı ardına sorular yöneltir. Son sorusu ise oldukça ilginçtir:
“Sıfıra ne derler?”
Hasan Âli Yücel’in cevabı zekâ doludur:
“Sizin karşınızda bana derler Paşam.”
Atatürk ise gülümseyerek şu karşılığı verir:
“İyi ama sıfırın da bir önemi vardır.”
Bunun üzerine Hasan Âli Yücel,
“Sizin karşınızda olduğuma göre ben de öyle olmalıyım Paşam.”
der.
Atatürk gülümseyerek,
“Sınavı kazandın Hasan Âli.”
ifadelerini kullanır.
Bu hikâyede dikkatimi çeken yalnızca zekice verilmiş cevaplar değil.
Bir cumhurbaşkanının, ülke büyük bir ekonomik sıkıntının içindeyken bile okulları dolaşması, öğrencilerle konuşması, öğretmenleri dinlemesi ve ders kitaplarını incelemesidir.
Çünkü o, ekonomik kalkınmanın fabrikalardan önce zihinlerde başladığını biliyordu.
Belki de bu yüzden öğretmenlik, onun hiçbir zaman üzerinden çıkarmadığı bir kimlikti.
Bugün geriye dönüp baktığımızda devletçilik politikalarını, sanayi planlarını ya da ekonomik kararları konuşuyoruz. Oysa bu kararların arkasında sürekli gözlem yapan, soru soran, dinleyen ve öğrenmeye devam eden bir lider profili vardı.
Gazi, yurt gezileri boyunca yalnızca halkı dinlemekle yetinmedi; demokrasinin yalnızca hak talep etmek değil, sorumluluk almak olduğunu da anlatmaya çalıştı. İzmir’de, “Bir vatandaş ‘Ben şunu isterim, ben bunu isterim.’ dediği vakit, bu aynı zamanda ‘Ben şunu ya da bunu yapmalıyım.’ demektir.” sözleriyle vatandaşlık bilincini vurguladı. Gittiği her yerde gördüğü aksaklıklara anında müdahale etti; yöneticileri değiştirdi, üretimi destekleyecek kararlar aldı, kurumları denetledi ve ekonomik hayatı yerinde inceledi. İstanbul’a dönüşte hazırlanan raporlar, ekonomik ve sosyal alanda köklü düzenlemelerin gerekliliğini ortaya koydu. Bugün teknoloji sayesinde yöneticilerin önüne sayısız veri ve rapor ulaşabiliyor. Ancak hiçbir veri, insanların yaşadığı sıkıntıları ve beklentileri yerinde yapılan gözlemler kadar doğru yansıtamaz. Atatürk’ün Büyük Buhran sonrasında benimsediği bu anlayış, aradan neredeyse bir asır geçmesine rağmen güncelliğini koruyor. Halkı dinlemek, sorunları yerinde görmek ve kararları sahadan elde edilen gerçek bilgilerle şekillendirmek, dün olduğu gibi bugün de sağlıklı yönetimin en önemli şartlarından biridir
Yeni nesil, artık geçmişten devralınan kalıpların dışına çıkarak kendi toplumsal düzenini kuruyor. Bu düzen, eski klişelere sığmıyor; dünyayı daha geniş bir perspektiften anlamaya ve yorumlamaya çalışıyor. Her toplumun kendine özgü kültürü, değerleri ve kutsalları elbette vardır. Ancak teknolojinin baş döndürücü hızla geliştiği, sosyal medyanın sınırları ortadan kaldırdığı ve insanların dünyanın en uzak köşelerine bile saniyeler içinde ulaşabildiği bir çağda yaşıyoruz. Artık insanın hoşuna giden her fikir, her yaşam biçimi, her duruş ve her değer, coğrafi sınırları aşarak başka toplumları da etkiliyor. Kültürler birbirini dönüştürüyor, toplumlar birbirinden öğreniyor ve medeniyet anlayışı yeniden şekilleniyor.
Bugün artık yalnızca kendi sınırlarımızın içinden dünyaya bakmak mümkün değil. Başka ülkelerin nasıl yaşadığını, hangi alanlarda başarılı olduğunu, hangi konularda geri kaldığını aynı anda görebiliyoruz. Bu da bireyi ve toplumları sürekli sorgulamaya itiyor. Yeni nesil de tam bu sorgulamanın içinde büyüyor; kendisine sunulan doğruları olduğu gibi kabul etmek yerine, dünyanın farklı örneklerini karşılaştırarak kendi bakış açısını oluşturuyor.
Bu nedenle günümüzde hâlâ her değişimi “Batılılaşmak” ya da “Batı özentisi” kavramlarıyla açıklamaya çalışmanın artık demode bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Evet, bir dönem Batı; bilimde, hukukta, sanatta ve teknolojide birçok toplum için örnek alınan güçlü bir medeniyet modeli olmuş olabilir. Ancak artık bilgi ve gelişim tek bir coğrafyanın tekelinde değildir. Bugün yenilik Asya’dan doğabiliyor, teknoloji Amerika’da gelişebiliyor, eğitim modeli Kuzey Avrupa’dan ilham verebiliyor, üretim kültürü başka bir kıtada şekillenebiliyor. İnsanlık artık tek bir merkezin peşinden gitmiyor; dünyanın ortak birikiminden besleniyor.
Teknoloji, sosyal medya ve insanın bitmeyen keşfetme arzusu geçmişten bugüne taşınan birçok tabuyu birer birer yıkıyor. Medeniyetin tanımı da değişiyor. Artık medeniyet, belirli bir coğrafyaya benzemek değil; insan onurunu koruyan, özgürlüğü önemseyen, bilimi üreten, hukuku güçlendiren ve yaşam kalitesini yükselten değerleri nerede buluyorsak onları alabilme cesaretidir.
Belki de çağımızın en büyük yanılgısı, dünyayı hâlâ eski kavramlarla okumaya çalışmaktır. Oysa yeni kuşak, dünyayı eski gözlüklerle değil, küresel bir bakış açısıyla algılıyor. Geleceği anlayabilmek için de gençleri geçmişin kalıplarına uydurmaya çalışmak yerine, değişen dünyayı onların gözünden okuyabilmeyi öğrenmek gerekiyor.
Yeni nesil, artık geçmişten devralınan kalıpların dışına çıkarak kendi toplumsal düzenini kuruyor. Bu düzen, eski klişelere sığmıyor ve dünyayı daha geniş bir perspektiften anlamaya çalışıyor. Her toplumun kendine özgü değerleri ve kültürü elbette var; ancak teknoloji sayesinde dünyanın en uzak noktalarına bile ulaşabildiğimiz bu çağda, farklı yaşam biçimleri ve düşünceler hızla yayılıyor ve birbirini etkiliyor.
Bugün artık sadece kendi sınırlarımız içinde düşünmek yeterli değil. Teknoloji ve iletişim araçları sayesinde başka ülkelerin nasıl yaşadığını, neleri başardığını ve nerelerde geri kaldığını görebiliyoruz. Bu da insanı ister istemez kendi ülkesinin neler yapabileceğini sorgulamaya itiyor. Yeni nesil, bu sorgulamalarla büyüyor; dünyayı daha geniş bir çerçevede değerlendiriyor ve geleceği buna göre şekillendirmeye çalışıyor.
Bu nedenle günümüz dünyasında hâlâ her tartışmayı “Batılılaşmak” ya da “Batı özentisi” kavramları üzerinden okumaya çalışmanın çağın gerisinde kaldığını düşünüyorum. Bir dönem Batı; bilimde, sanatta, hukukta ve teknolojide birçok toplum için güçlü bir referans noktası olmuş olabilir. Ancak bugün bilgi tek bir coğrafyanın tekelinde değil. Yenilik Asya’dan çıkabiliyor, teknoloji Amerika’da gelişebiliyor, eğitim modelleri Kuzey Avrupa’dan ilham verebiliyor, üretim kültürü başka bir kıtada şekillenebiliyor. Artık medeniyet belirli bir yönü takip etmek değil; insan onurunu, özgürlüğü, bilimi, üretimi ve yaşam kalitesini nerede daha iyi inşa edebiliyorsak oradan öğrenebilmektir.
Çağın yeni medeniyet anlayışı, bir coğrafyaya benzemeye çalışmak değil; dünyanın ortak birikiminden beslenebilmektir. Bu yüzden mesele Batı gibi olmak ya da Doğu gibi kalmak değildir. Mesele, değişen dünyanın gerçeklerini doğru okuyup kendi kimliğini koruyarak daha iyi bir gelecek inşa edebilmektir.
insanın hoşuna giden her söz, her duruş, her yaşam biçimi ve her fikir sınırları aşarak başka toplumlara da dokunuyor. Böylece ülkeler, kültürler ve alışkanlıklar birbirini dönüştürüyor.
Teknoloji, sosyal medya ve insanın bitmeyen keşfetme arzusu, geçmişten bugüne taşınan pek çok tabuyu birer birer kırıyor. Artık dünyayı anlamak için eski ezberlerle yetinmek mümkün değil. Gençleri, onların kurduğu yeni dili, yeni değerleri ve dünyayı algılama biçimlerini anlamadan geleceği okumak da mümkün görünmüyor. Belki de bugün yapılması gereken, yeni kuşağı eski ölçülerle yargılamak değil; değişen dünyayı onların penceresinden okuyabilmeyi öğrenmektir.
Türkiye’nin önde gelen tarihçilerinden Prof. Dr. İlber Ortaylı’yı kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyoruz.
Eğitim-İş olarak, İlber Ortaylı’nın tarih ve kültür dünyamıza katkılarını selamlıyor; ailesine, öğrencilerine ve tüm sevenlerine baş sağlığı diliyoruz.
#ilberortayli