Bir insanın ne dediğini anlamak zekâ işidir. Neden söylediğini anlamak empati işidir. Söylediklerinin başkaları üzerindeki etkisini önemsemek ise vicdan işidir. Bu üçünden biri eksik olduğunda iletişim teknik olarak gerçekleşebilir, fakat gerçek anlamda bir bağ kurulamaz.
"Akraban bile olsalar üç kişinin davetine ne gidilir ne de icabet edilir:
- Seni başkası aracılığıyla davet eden.
- Misafirlerini ayarladıktan sonra, geç vakit seni davet eden.
- Davet ederken “Gelebilirsen gel, gelemezsen de mazursun” diyen."
Otuzlu yaşlar, toplumun en acımasız terazisini kurduğu dönemdir. İnsan bu yaşlara geldiğinde, görünmez bir liste önüne konur: sürekli nerede olmalıydın, neyi başarmalıydın, kim olmalıydın… Ve listeye bakıp kendini yargılamaya başlarsın. “Geri kaldım” cümlesi işte tam burada doğar. Oysa kimse sana şunu söylemez: Belki de sen ileri gitmedin, derine indin.
Çünkü otuzlu yaşlar, vitrinleri süslemekten çok temelleri güçlendirme zamanıdır. Artık alkışa göre değil, iç sese göre yaşanır. Birçok insan bu dönemde, çocukluğundan beri taşıdığı yükleri fark eder. Sürekli güçlü olma zorunluluğunu, herkesi memnun etme alışkanlığını, “ayıp olur” diye bastırılmış hayalleri… İşte gerçek yolculuk burada başlar. Dışarıdan bakıldığında duraksama gibi görünen şey, aslında içeride büyük bir temizliktir.
İnsan bu yaşlarda ilk kez kendine dürüst olur. Sevmediği bir işte sadece “güvenli” olduğu için kalmanın bedelini anlar. Her sabah mide ağrısıyla uyanmanın normal olmadığını kabul eder. Bazen bir masadan, bazen bir ilişkiden, bazen de eski bir kimlikten kalkar. Kaybediyor gibi görünür ama aslında kendini geri alıyordur.
Terapiye başlamak mesela… Toplum hala bunu zayıflık sanır. Oysa terapi, cesaretin halidir. İnsan geçmişiyle yüzleşir, anne-babasından kalan kırıkları tanır, “Ben neden böyleyim?” sorusuna ilk defa kaçmadan bakar. Bu yüzleşme kolay değildir. Ama iyileşme zaten rahat bir süreç olsaydı, bu kadar kıymetli olmazdı.
Otuzlu yaşlarda yalnız kalmayı öğrenmek de büyük bir devrimdir. Artık sessizlik düşman değildir. Bir kafede tek başına oturabilmek, bir yolculuğa kimseye ihtiyaç duymadan çıkabilmek, pazar günü evde kalıp kendinle vakit geçirmek… Bunlar yalnızlık değil, içsel bağımsızlık işaretidir. İnsan kendiyle iyi geçinmeyi öğrenmeden kimseyle sağlıklı bağ kuramaz.
Bu dönemde seyahatler de değişir. Kaçmak için değil, anlamak için gidilir. Fotoğraf çekmekten çok bakılır, gezmekten çok hissedilir. İnsan gittiği her yerde kendini biraz daha tanır. Ve bir gün fark eder ki, aslında hiçbir yere geç kalmamıştır. Sadece yanlış kapılarda fazla oyalanmıştır.
Toplum başarıyı hep dışarıdan ölçer: ev, evlilik, unvan, para… Oysa bazı başarılar sessizdir. Kendini sevmeyi öğrenmek mesela. Sınır koyabilmek. “Hayır” demek. Kendi değerini başkasının onayına bağlamamak. Bunlar madalya getirmez ama insanın omurgasını düzeltir.
Otuzlu yaşlar bir çöküş değil, yeniden yapılanmadır. Eski benlik yıkılır, yenisi aceleyle kurulmaz. Tuğlalar tek tek yerleştirilir. Bu yüzden yavaş görünür. Ama sağlamdır.
O yüzden kendine “geride kaldım” dediğin her an dur ve şunu sor:
Ben gerçekten geri mi kaldım, yoksa ilk kez kendim için mi yürüyorum?
Çünkü bazı insanlar yarışta değildir. Onlar dönüşü seçmiştir. Ve dönüş, her zaman ilerlemenin en cesur görünüşüdür.
“Göz değmesi gerçektir.”
(Buhari, Tıbb 39)
Bu flood, nazarın hakikatini, etkilerini ve korunma yollarını arayanlara…
Nazar halk arasında anlatılan bir hurafe değildir. Bizzat Hz. Peygamber (s.a.v.), “Nazar haktır.” buyurarak bu gerçeğe işaret etmiştir.
Sigara içenlere seslenen Yağmur Akşahin isimli doktor:
"Geçen gün gencecik bir hastayı kaybettik. Yıllardır günde 2 paket sigara içiyormuş.
Kalbini bir görün kendisinden 15 yaş büyük birinin kalbi gibi."
Eşim yan odada film izliyorsa ve kahkaha attıysa bilirim ki, sahneyi durdurup yanıma gelecek ve bana anlatacak güldüğü o sahneyi. O filmi durdurduğu zaman gülümsemeye başlıyorum. Paylaşmak biraz da budur bence, büyük büyük şeylerden sıra bunlara geliyorsa da şanslıyızdır.
Bazı kişilerin gece geç yatmalarının sebeplerinden biri de gün içinde hiç kendilerine zaman ayıramamaları haliyle bu zamanın bitmesini istememeleridir. O yüzden gün içinde kendinizi besleyecek alanlar yaratmayı ihmal etmeyin.