Telefonunu şu an avucunda tutuyorsun ve katı, gerçek, üç boyutlu bir nesne hissediyorsun ama o telefonun içindeki her atomun yüzde 99.9999 u boşluk geri kalan küçücük kısım ise proton ve nötron yani sen hiçbir şeye dokunmuyorsun sadece elektromanyetik alanlar birbirine mesaj gönderiyor ve sen buna katılık diyorsun
Bu sadece bir başlangıç 1973 yılında Bekenstein kara deliklerin entropisini hesaplarken hacimdeki bilginin yüzeye orantılı olduğunu fark etti Stephen Hawking bunu termodinamikle birleştirince ortaya çıkan sonuç şuydu kara deliğin içindeki tüm bilgi, olay ufkunun iki boyutlu yüzeyine sığdırılabilirdi buna Bekenstein sınırı deniyor ve fizikçiler yıllarca bunu sadece tuhaf bir matematik olarak gördü
Gerard t Hooft ve Leonard Susskind bunu ciddiye aldı eğer kara delik böyle çalışıyorsa evren de böyle çalışıyor olmalıydı holografik ilke doğdu 1997 de Juan Maldacena AdS/CFT korrespondansı ile bunu matematiksel olarak kanıtladı artık bu felsefe değil hesapları tutan bir fizik teorisi
Şimdi düşün etrafındaki her şey derinlik, hacim, mesafe, doku eğer holografik ilke doğruysa bunların hiçbiri temel gerçeklik değil uzayın sınırındaki iki boyutlu bir kuantum veri tabakasının içeriye doğru yansıması madde dediğin şey bu yüzeydeki verilerin etkileşiminden doğan türetilmiş bir serap
Ve en garip kısım burası sen bu serabın içinde kanlı canlı bir varlık olduğunu iddia ediyorsun, acı çekebildiğini, karar alabildiğini, derinlik hissedebildiğini savunuyorsun ama belki de olan şey şu iki boyutlu bir kod yüzeyine yazılmış gölgelerin gerçek olduğunu düşünmesinden ibaret
Derinlik diye bir şey yok belki de sadece verinin sana yansıttığı en ikna edici yüzey var