HABER:
“İstanbul'da iki barajdan su tahliyesi yapılacak: Doluluk yüzde 100'e ulaştı…”
Demek ki neymiş?
İklim krizi, küresel ısınma, cart curt!
Yaradan isterse 2 günde dolduruyor…
Eğitimi sadece müfredat yönetmek değil, bir ruh inşa etmek olarak gören bir anlayışla;
ÖZDER İstanbul tarafından düzenlenen “Özel Okullarda Manevi Eğitim Konferansında”kıymetli öğretmenlerimiz ve idarecilerimizle bir araya gelmenin mutluluğunu yaşadık.
İsrail ordusu ağlamaya başlamış.
İran’ın elinde 4000 km menzilli füze var, Avrupa ülkeleri de risk altında diyerek, kendi savaşına ortak arıyor.
Lan alçaklar, siz dünyanın en tehlikeli, en saldırgan milletisiniz!
Gazze’de en az 20 bini çocuk 70 bin sivil insan katlettiniz!
Onlarca hastane, okul vurdunuz!
Sırf zevk olsun diye gıda kuyruğundaki sivilleri öldürdünüz!
Dünyada sizden beter terörist devlet yok!
— Bu savaşın sebebi İsrail
— Amerika, oğullarını ve kızlarını İsrail’e ölüme yollamayı istemiyor
ABD polisi, İran'a saldırıları Kongre binasında protesto eden eski Deniz Piyade Çavuşu Brian McGuinness'i gözaltına almaya çalışırken kolunu kırdı
Burası İran'da vurulan ilkokul!
Yanlışlıkla vurulması mümkün değil.
Tam 150 kız çocuğu hayatını kaybetti.
Bunu İran yapsaydı ne olurdu?
Batı ve medyası bunu görmezden geliyor.
Lanet olsun böyle dünyaya...
Takip eden dostlarımız bilir.
Orman yangınlarının bir “hibrit savaş” yöntemi olduğunu ve “Küresel Isınma” palavrasını desteklemek için ormanların yakıldığını defalarca dile getirdim.
Alın işte Epstein dosyalarında ortaya çıkan gerçek!
Epstein’in Temmuz 2016'da iklim bilimcilerle yaptığı yazışmada; “Belki de iklim değişikliği aşırı nüfusla başa çıkmak için iyi bir yoldur. Orman yangınları türler için potansiyel olarak iyi bir şey….”ifadelerini kullanıyor.
“Komplo teorisi” değil mi?
Şaka gibi geliyor ama inanın, bunların hepsi gerçek.
Düşünün:
Hava buz gibi.
Camiye gittiniz.
Şadırvanda abdest alacaksınız ama buz gibi su içinizi titretiyor.
Tam o anda, elinde ibrik olan bir genç yanınızda beliriyor.
“Buyurun beyefendi,” diyor.
“Abdestinizi sıcak suyla alın.”
Şaşırıyorsunuz.
Sonra gencin yakasındaki karta ilişiyor gözünüz:
“Kışın Abdest Alanlara Sıcak Su Temin Etme Vakfı Görevlisi” yazıyor.
Ya da tam tersi…
Ağustos sıcağı…
Diliniz damağınıza yapışmış.
“Şöyle buz gibi bir su olsaydı,” diye içinizden geçirirken, bir bardak uzanıyor elinize.
Suyu kana kana içiyorsunuz, içiniz ferahlıyor.
Teşekkür etmek ve eline üç beş kuruş tutuşturmak için bardağı uzatan gence dönüyorsunuz.
Ama o, parayı kabul etmiyor.
Daha da şaşırıyor ve soruyorsunuz:
“Sen de kimsin?”
“Ben,” diyor,
‘Yaz Günleri Soğuk Su Dağıtma Vakfı Görevlisiyim.’
Bitmedi…
Çok fakirsiniz.
Evlilik çağına gelmiş bir kızınız var ama çeyizi bile yok.
Bir gün, akşam karanlığı çökmek üzereyken kapınız çalıyor.
Kapıda iki bayan…
Ellerinde paket paket danteller, el işlemeleri, çeyizlik havlular, saten örtüler…
Gözünüz yaşlı, sesiniz titreyerek soruyorsunuz:
“Siz de kimsiniz?”
“Biz,” diyorlar.
‘Fakir Kızlara Çeyiz Hazırlama Vakfı’ndan geliyoruz.’
Şaka gibi geliyor ama inanın, bunların hepsi gerçek.
Hem de bundan 500 yıl önce, bu topraklarda yaşanıyordu.
Nereden mi biliyorum?
Vakıflar Genel Müdürlüğü harika bir çalışma yapmış.
Osmanlı’da kurulan vakıfların listesini çıkarmış.
İnsan okudukça çarpılıyor, tüyleri diken diken oluyor.
“Yarabbi, bu nasıl büyük bir medeniyettir, nasıl üstün bir meziyettir?” demekten kendini alamıyor.
Kimisi 15. yüzyılda kurulmuş, kimisi 16. yüzyılda…
Osmanlı’da kurulan bazı vakıflar:
1. Güzel Yazı Öğretme Vakfı
2. Sokak Hayvanlarına Ekmek Verme Vakfı
3. Hastalara Evinde Bakma Vakfı
4. Kızlara Çeyiz Hazırlama Vakfı
5. Duvar Yazılarını Silme Vakfı
6. Kadın Sığınma Evi Vakfı
7. Sıcak Pide Dağıtma Vakfı
8. Yaz Günlerinde Soğuk Su Dağıtma Vakfı
9. Kışın Abdest Alanlara Sıcak Su Temin Etme Vakfı
10. Sıcakta Sebillere Kar Koyma Vakfı
11. Yol Güvenliğini Sağlama Vakfı
12. Helalleşme Vakfı
13. Hristiyan Esirleri Kurtarma Vakfı
14. İlkokul Hocalarına Tütünü Yasaklama Vakfı
15. Yoksul Mahkûmlara Harçlık Verme Vakfı
16. Güvercinhane Yaptırma Vakfı
17. Leylekleri Koruma Vakfı
18. Dara Düşenlerin Vergisini Ödeme Vakfı
19. İflas Eden Tüccarlara Yardım Vakfı
20. İlmi Kitapları Bağışlama Vakfı
21. Şehit ve Sahabe Türbelerini Tamir Etme Vakfı
22. Şehir Estetiğini Koruma Vakfı
23. Hayvanlara Mera Açma Vakfı
Daha onlarcası var…
Ama hepsini yazmaya imkân yok.
Şimdi siz karar verin:
500 yıl önceki Osmanlı mı ileri,
yoksa bugün “çağdaşım” diye kan ve gözyaşıyla beslenenler mi?
Ne sâl iledir ne mâl iledir
Beyim ululuk takva iledir
Şahsen tanımış olduğum Başkan Zeynep Güneş hanım işini tam yapan, haliyle, kıyafetiyle, duruşuyla, vakarıyla tam bir Yörük kadınıdır.
Bölgede Yörük bacılarının başı gibidir.
Kıyafeti yüzünden kendisini aşağılamak sadece onu değil İslam'ı aşağılamaktır ve tam bir ahlaksızlıktır.
Ayrıca inek sağmak aşağılık bir işmidir ki misal gösterilsin. Milletimizi bacılarımızı aşağılayan bu adam mı idarecilik yapacak. Yazıklar olsun!
Mehmet Emin Korkmaz'ı kınıyorum.
@TRmihalgazibel
Arkadaş, meseleyi bilmiyorsunuz fakat cahil cesaretiyle konuşuyorsunuz. Bu özgüven, ilimle değil kahve ağzıyla besleniyor.
Katılım bankaları hayır kurumu değildir. Hiçbir zaman böyle bir iddiaları da olmamıştır. Her ticari işletme gibi faaliyetlerinden kazanç elde ederler. Bunu “hayır yapmıyorlar” diye itham konusu yapmak, meselenin mahiyetini hiç kavrayamamaktır. Bu nedenle bu ifade ilmî değil ve açıkça saçmadır.
Komisyon alınması ise başlı başına meşru bir husustur. İslam’da meşru bir hizmet karşılığı alınan ücret (komisyon) caizdir. Sormak lazım: Bu komisyonu hangi fıkhî delile dayanarak haram ilan ediyorsunuz? Delile dayanmayan söylemleriniz hamasi ve yine saçma ifadelerdir.
Vade uzadığında ortaya çıkan fark meselesine gelince: Borçlu taahhüdüne sadık kalmazsa bunun hukuki bir bedeli olur. Bu yalnızca modern hukuk sistemlerinde değil, İslam hukukunda da böyledir. Klasik fıkıhta borcunu kasıtlı olarak ödemeyen kimse hakkında ağır müeyyideler öngörülmüştür. Hz. Peygamber’in, borcunu ödemeyen kişinin cenaze namazını kıldırmadığı vakalar sabittir. Borç ahlâkını bu derece ciddiye alan bir fıkıh geleneğini görmezden gelmek, meseleyi hafife almak ve yine saçmalamaktır.
Ayrıca siz bu konunun haram–helal meselesi olmadığını dahi ayırt edemiyorsunuz. Haram ve helal, nass ile sabit olan meselelerdir. Caiz olup olmama meselesi, nassın açık olmadığı alanlarda müçtehitlerin içtihatlarıyla ortaya çıkan fıkhî değerlendirmeleri ifade eder. Katılım bankacılığına ilişkin tartışmalar da tam olarak bu çerçevede yürütülür.
Biraz ilme saygınız olsun.
İtibar etmek zorunda değilsiniz. Ancak hangi konuda konuşup hangi konuda susmanız gerektiğini bilmek gerekir. Haddinizi hududunuzu bilin.
Bill Gates ile çocuk sapığı Epstein’in pandemiden 5 yıl önceki yazışmaları;
“Pandemilere Hazırlık…”
“Örneğin, DSÖ ve CDC'yi resmi olarak nasıl dahil edebileceğimiz gibi sonraki adımları görüşelim…”
“Umarım bunu başarabiliriz…”
Dünyayı bir avuç masonik küreselci İblis hizmetkarının yönettiğine ve pandeminin bir oyun olduğuna inanmayanlar şimdi başlarını taşlara vurabilir…
Ucu kime uzanırsa uzansın, kime dokunursa dokunsun.
Türkiye’deki kayıp çocuklar konusunda mutlaka geniş çaplı bir soruşturma başlatılmalıdır.
Zira Epstein dosyası gösterdi ki bu sadece bir sapkınlık ve sıradan çocuk kaçırma olayı değil, Küresel çetenin şantaj yoluyla ülkelere sızma operasyonudur.
Epstein dosyalarından sonra şimdi Koronavirüs sürecini hatırlayın!
Bu süreçte bütün doktorlar Bill Gates’in ağzına bakıyordu!
Acaba hangi tedaviyi, hangi aşıyı önerecek diye….
Oysa Epstein dosyaları bu adamın tam bir mal olduğunu ortaya koydu!
Niye mi?
Epstein adasındaki fuhuştan hastalık kapmış diye Epstein'e ne yapması gerektiğini soruyor!
Epstein de eşine “antibiyotik” vermesini öneriyor!
İşte sağlığımız için “en iyi modellemeleri” ve simülasyonları yapan kişilerin zekası…
Ortada pedofili gibi çok ağır bir insanlık suçu var!
Kurbanların ifadeleri ve binlerce belge var!
Eski yeni ABD başkanları ve milyarder işadamları başta olmak üzere suç işleyenlerin kimlikleri de biliniyor.
Ama sözde bir hukuk ve demokrasi devleti olan ABD’nin ilgili makamları yıllardır hiç bir işlem yapmıyor.
Kimse tutuklanmıyor, mahkemeler kurulmuyor!
Dosyalar karşılıklı olarak ABD içindeki iki gücün birbirini sindirmesi için koz olarak kullanılıyor!
Günün sonunda omerta kuralı işliyor, karşılıklı olarak pisliklerin üstü örtülüyor!
Çünkü hepsi kirli, hepsi iğrenç pedofili ağının içinde, hepsi suçlu!
Konya’da bir babanın, kendi oğlunun yumrukları altında yere yığılıp bayıldığı videoyu dehşetle izledim.
Bir evin içinde, kan bağının en kutsal sayılması gereken yerde, bir genç babasını bayıltıncaya kadar dövüyor. Yetmiyor; telefonu çıkarıyor, o kanlı, o acı dolu anları kaydediyor ve videoyu amcasına gönderiyor. Sesindeki soğukluk, insanın iliklerine işliyor:
“Kardeşin öldü mü kaldı mı bilmiyorum, bunun ölüsünü buradan al.”
Bu cümleleri okurken mideniz kalkıyor mu? Kalkmalı. Çünkü bu sadece bir aile trajedisi değil; bu, toplumun çürümesinin en çıplak, en korkunç hali.
Bir evladın babasına el kaldırması zaten başlı başına felaket. Ama bunu kaydetmek, bunu bir zafer videosu gibi yakın akrabaya göndermek, insanlıktan çıkmanın belgesi. Bu genç, babasını döverken sadece yaşlı bir adamı değil, tüm bir neslin saygısını, aile bağını, merhameti yerle bir ediyor. Ve biz, ekran başında izlerken, “Nasıl olur?” diye soruyoruz. Nasıl olur da bir evlat, babasına “ölüsü” diye hitap eder?
Nereye gidiyoruz?
Değerlerimizi kaybettik. Saygı, sevgi, aile kavramı birer birer eriyor. Sosyal medya baş tacı; şiddet normalleşiyor, acı eğlenceye dönüşüyor. Bir genç, babasını döverek “güç” gösterisi yapıyor ve bunu paylaşmaktan çekinmiyor. Çünkü beğeni alıyor, çünkü “viral” oluyor, çünkü bazıları bunu “cool” buluyor. Bu mudur geldiğimiz nokta?
Bu olay buzdağının görünen kısmı. Kaç evde benzer şiddet yaşanıyor da kamera yok diye duymuyoruz? Kaç genç, öfkesini kontrol edemiyor, saygıyı bilmiyor? Eğitim sistemi, aile yapısı, toplum olarak nerede yanlış yaptık?
Bir şeyler yapmalıyız. Artık suskun kalamayız.
- Ailelere, çocuklarına “saygı”yı, “merhamet”i öğretmek zorundayız.
- Okullarda sadece ders değil, ahlak ve empati eğitimi verilmelidir.
- Şiddet içeriklerinin normalleştirilmesine karşı topluca dur demeliyiz.
- Devlet, aile içi şiddete karşı daha caydırıcı cezalar getirmeli, rehberlik hizmetlerini yaygınlaştırmalı.
O baba muhtemelen hastanede yatıyor. Ama asıl yaralı olan biziz; vicdanımız, insanlığımız.
Bu olay unutulmasın. Unutturmayalım. Çünkü bir daha böyle bir video izlemek istemiyoruz. Bir daha bir evlat, babasına “ölüsü” demesin.
Yeter artık. Uyanmamız lazım.
Şöyle bir kriz anında neden kamuoyu doğru düzgün bilgilendirilmez!
Görüntüler ortaya çıktı, vatandaşın tepkisi çığ gibi büyüdü, taş yürekler bile dile geldi tepki gösterdi ama devletten ses seda yok!
İlgili Başsavcılık veya kolluk güçleri yeni bir işlem yaptı mı bilinmiyor, çünkü bir açıklama yok!
Adı batasıca hemşire Sağlık Bakanlığı bünyesinde herhangi bir kurumda çalışmaya devam ediyor mu bilinmiyor, çünkü Sağlık bakanı açıklama yapmadı!
Bu hasta ruhlu hemşire başka bebeklere de bu zalimliği yapmış olabilir mi, geriye doğru araştırma yapıldı mı bilinmiyor çünkü ilgili hastane yönetiminden ses seda yok!
Kamu vijdanının yaralandığı kriz anlarında devlet mekanizması en üst düzeyde alarma geçmeli ve bir koordinasyon içinde tüm ilgili birimlerden veri alınarak resmi açıklama yapılmalı!
Yeni medya imkanlarının gelişmesi ile artık vatandaş anlık olarak her gelişmeyi izliyor, olayları derinlemesine takip ediyor, tepki gösteriyor ve haliyle en kısa sürede doğru bilgiye ulaşmak istiyor.
Ancak devlet bu hıza ayak uyduramıyor, vatandaşın bilgi talebi yerinde ve zamanında etkin bir şekilde karşılanmıyor.
Eksik veya yanlış haberlerin, manipülatif bilgilerin hızla yayılması, dezenformasyonun formasyondan daha hızlı yayılması biraz da bu sebeplerden kaynaklanıyor.
Cumhurbaşkanlığı iletişim merkezi @iletisim ve dezenformasyonla mücadele merkezinin @dmmiletisim olaylara biraz da bu bakışla bakması yerinde olur...
MADURO'YA KURULAN TUZAK, 15 TEMMUZ GECESİ ERDOĞAN İÇİN DENENDİ
Dünyada hiçbir büyük güç, hedef aldığı lideri doğrudan tankla, topla devirmeyi tercih etmez; asıl tercih edilen yöntem, onu meşruiyetsizleştirerek bir dosyaya dönüştürmektir. Venezuela'da Maduro'ya yapılan tam olarak buydu. "Uyuşturucu, kara para, uluslararası suç" başlıkları altında oluşturulan bir algı, ardından yakalama ve ABD'de yargılama senaryoları… Başarılı olup olmaması ayrı bir mesele; önemli olan niyetin açık olmasıydı. Aynı modelin, 15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye'de Erdoğan için denendiğini görmezden gelmek ise artık saflık değil, bilinçli körlüktür.
15 Temmuz'u sadece "iç darbe" diye okumak, fotoğrafın yalnızca görünen kısmına bakmaktır. Oysa perde arkasında çok daha büyük bir planın izleri vardır. Bu planın altyapısı yıllar öncesinden hazırlandı. ABD'de açılan Rıza Zarrab davası, İran ambargosunun delinmesi iddiaları ve Türkiye'nin hedef tahtasına oturtulması, klasik bir yolsuzluk dosyası değil; siyasi liderliğe uzanan bir hukuki aparattı. İddianamelerde Erdoğan'ın adı doğrudan yazılmadı ama oklar sürekli yukarıyı gösterdi. "Yüksek düzey onay, devlet koruması, siyasi irade" gibi ifadeler, ileride kimin hedef alınacağını anlatıyordu.
Bir lideri devirmek için önce suç isnadı gerekir. Suç isnadı için dosya gerekir. Dosya için ise uygun zaman ve kaos… 15 Temmuz tam da bu kaosu üretmek üzere sahneye kondu. O gece Erdoğan'ın Dalaman'da kaldığı otelin basılması, saniyelerle kurtulması, koruma zincirinin delik deşik olması tesadüf değildi. Eğer Erdoğan ele geçirilebilseydi, gazeteler, "uluslararası suçtan yakalanan siyasetçi" manşetleri atacaktı.
İşte burada Maduro benzetmesi anlam kazanıyor. ABD, Maduro'yu meşru bir devlet başkanı olarak değil, "uluslararası suçlu" olarak tanımlamaya çalıştı. Aynı yöntem Erdoğan için de masadaydı. İran ambargosunu delme, kara para aklama, yaptırımları ihlal etme… Zarrab dosyası bunun hukuki altyapısıydı. Geriye sadece Erdoğan'ı ABD yargısının fiziksel erişimine sokmak kalıyordu. Darbe, bu erişimin aracıydı.
Bu tabloyu tamamlayan en kritik detay ise Erdoğan'ın en yakın çevresinde yaşananlardır. Dört kuvvet komutanlığına bağlı yaverlerin FETÖ'nün mahrem yapısı içinde yer alması, dönemin Başbakanlık ofisinde bulunan dinleme cihazları, günlük rutinlerin adım adım izlenmesi… Bunlar klasik bir askeri darbenin değil, istihbarat destekli hedef operasyonunun işaretleridir. Maduro'nun çevresine yerleştirilen, onu izleyen, hareketlerini raporlayan CIA bağlantılı unsurlardan farkı yoktur.
Şu soruyu sormak zorundayız, "Eğer amaç sadece hükümeti devirmek olsaydı, Erdoğan neden öldürülmedi? Neden yakalanmaya bu kadar yaklaşıldı?" Çünkü öldürmek bir lideri ortadan kaldırır, ama canlı ele geçirmek onu küresel bir davaya dönüştürür. ABD'nin tercih ettiği yol budur.
15 Temmuz gecesi başarısız olan şey sadece bir darbe değildir. Başarısız olan, Türkiye'yi liderinden koparıp bir uluslararası mahkeme sürecine sürükleme planıdır. Erdoğan o gece sadece iktidarını değil, ülkenin egemenlik çizgisini savundu. O yüzden 15 Temmuz, basit bir askeri kalkışma değil; Maduro'ya kurulan tuzağın Türkiye versiyonudur.
Bugün hala 15 Temmuz'u yalnızca "iç darbe" diye anlatanlar ya bu büyük resmi görmek istemiyor ya da görülmesini istemiyor. Çünkü gerçek şudur... O gece Erdoğan devrilmek için değil, alınmak için hedeflendi. Dosya hazırdı, senaryo yazılmıştı, sahne kurulmuştu. Plan tutmadı.
Ve belki de ABD'nin asıl yenilgisi, Erdoğan'ı devirememek değil; onu bir sanık haline getirememiş olmasıdır.