Bir çocuk...
En fazla ne isteyebilir ki?
Bir oyuncak.
Sıcak bir yatak.
Annesinin saçlarını okşaması.
Babasının omzunda uyuyakalmak...
Bizim çocuklarımız akşam olunca "Anne, biraz daha oynayayım." diye pazarlık yapıyor.
Gazze'de bir çocuk ise gece olunca gökyüzüne bakıp sessizce dua ediyor.
"Allah'ım... Bu gece çadırımıza bomba düşmesin."
...
Bir an dur.
Gözlerini kapat.
Ve kendi çocuğunu düşün.
Ya da bir yeğenini...
Ya da sokakta gördüğün herhangi bir çocuğu...
Onun küçücük ellerini düşün.
Sonra hayal et...
O eller, annesinin elini değil; enkazın altındaki taşları tutuyor.
O gözler, çizgi film izlemiyor.
Alevleri izliyor.
O kulaklar, ninni duymuyor.
Patlamaları dinliyor.
Ve en acısı...
Belki de annesinin sesini son kez duyuyor.
...
Dünyanın en ağır sessizliği mezarlıklarda değildir.
Bir çocuğun annesini uyandırmaya çalışırken çıkan sessizliktir.
"Anne...
Kalk.
Bak ben korktum."
Ama anne kalkmaz.
Çünkü artık cevap verecek nefesi kalmamıştır.
İşte o anda...
Bir çocuk, bir gecede büyür.
Oyuncak istemeyi bırakır.
Masal dinlemeyi bırakır.
Çocuk olmayı bırakır.
...
Ben çocukluğumuzu hatırlayınca aklımı bayram sabahları gelir.
Onlar çocukluklarını hatırlarsa...
Hatırlayabilirlerse...
Muhtemelen duman kokusunu hatırlayacaklar.
Çünkü bazı çocukların albümünde (hayalinde) doğum günü fotoğrafları yoktur.
Enkaz fotoğrafları vardır.
...
Allah hiçbir anneye, evladını kefene saracak kadar uzun bir ömür vermesin.
Hiçbir babaya, küçücük bir bedenin mezarını kendi elleriyle kazdırmasın.
Ve hiçbir çocuğa...
"Anne, savaş ne zaman bitecek?"
diye sorup da cevap alamayacağı bir dünya bırakmasın.
İnşaAllah....
Seri Devam...
Kardeşlerim...
Tarih kitaplarını kapatın.
Çünkü bugün anlatacağım şey, satır aralarında kalanlardan ibaret değil.
Bir devletin neden yükseldiğini herkes konuşur.
Ama neden ayakta kaldığını çok az kişi sorar.
İşte bütün mesele burada başlıyor.
Çünkü bir devleti büyütmek başka şeydir...
Onu yüzyıllarca aynı istikamette yürütmek bambaşka...
Bugün size Aziz Mahmud Hüdayî'yi anlatacağım.
Fakat onun doğduğu yılı...
Nerede yaşadığını...
Kaç talebe yetiştirdiğini anlatmayacağım.
Bunları herkes yazar.
Ben başka bir sorunun peşinden gideceğim.
Aziz Mahmud Hüdayî neden devletin en karanlık döneminde ortaya çıktı?
Neden adı, tam da düzen sarsılırken duyulmaya başladı?
Çünkü o yıllar sıradan yıllar değildi.
Osmanlı Devleti artık eski gücünde değildi.
Sınırlar hâlâ genişti.
Ordular hâlâ güçlüydü.
Saray hâlâ ayaktaydı.
Ama görünmeyen bir şey yavaş yavaş tükeniyordu.
Hafıza...
İşte devletler önce burada yorulur.
İnsanlar hep aynı yanlışı yapar.
Bir devlet yıkılınca dönüp son savaşa bakarlar.
Son padişaha bakarlar.
Son anlaşmaya bakarlar.
Oysa çöküş, son gün başlamaz.
Çöküş çok daha önce başlar.
Kimsenin önemsemediği küçük kırılmalarla...
Kimsenin duymadığı sessizliklerle...
Kimsenin ciddiye almadığı uyarılarla...
Eski kayıtlar tam da bu yüzden ilginçtir.
Çünkü onlar savaşlardan çok sessizlikleri anlatır.
İşte o kayıtların çoğunda tek bir isim tekrar eder.
Aziz Mahmud Hüdayî...
Kimdi bu adam?
Bir hükümdar mı?
Hayır.
Bir komutan mı?
Hayır.
Bir vezir mi?
Hayır.
Öyleyse neden herkes onun kapısını çalıyordu?
İşte yazının asıl sorusu budur.
Devletin en kritik günlerinden birinde sarayda büyük bir toplantı yapıldı.
Masada komutanlar vardı.
Maliyeciler vardı.
Âlimler vardı.
Devlet adamları vardı.
Herkes aynı soruya cevap arıyordu.
"Bu düzen neden bozuluyor?"
Saatlerce konuştular.
Vergiler konuşuldu.
Ordu konuşuldu.
Hudutlar konuşuldu.
Hiçbiri kimseyi ikna etmedi.
Toplantının sonunda yaşlı bir devlet adamı ayağa kalktı.
Ve yalnızca şu cümleyi kurdu.
"Biz yanlış kapıda cevap arıyoruz."
Ertesi sabah saraydan çıkan küçük bir kafile doğruca Aziz Mahmud Hüdayî'in dergâhına gitti.
İşte o gün ilk kez Sessiz Meclis'ten söz edildiği anlatılır.
Hayır...
Bunu gizli bir teşkilat gibi düşünmeyin.
Çünkü teşkilatlar kurulur.
Dağılır.
Yeniden kurulur.
Sessiz Meclis ise bir bina değildi.
Bir makam değildi.
Bir unvan hiç değildi.
O, devletin vicdanını ayakta tutmak için oluşturulmuş Kadim Hafıza'ydı.
Bugün kulağa şiir gibi geliyor olabilir.
Ama biraz düşünün.
Bir devlet yalnızca kanunlarla yaşayabilir mi?
Kanunu yazarsınız.
Peki onu yaşatacak vicdanı nereden bulacaksınız?
İşte Aziz Mahmud Hüdayî'in bütün meselesi buydu.
O, devlete yeni kanun öğretmiyordu.
Yeni ordu kurmuyordu.
Yeni vergi koymuyordu.
O, unutulan şeyi hatırlatıyordu.
Çünkü unutulan her ilke, gelecekte yaşanacak her krizin ilk adımıydı.
Dergâhının kapısında tek bir cümle yazardı.
"İnsan unutur. Devlet de insanlardan oluşur."
Belki bu yüzden onun yanına gelen devlet adamları cevap almaktan çok soru ile dönerdi.
Çünkü doğru soru, yanlış cevaptan daha değerlidir.
Şimdi burada durun.
Osmanlı Devleti'nin en büyük problemi gerçekten ekonomi miydi?
Ordu muydu?
Saray entrikaları mıydı?
Belki...
Ama Aziz Mahmud Hüdayî bunların hiçbirini ilk sıraya koymadı.
O başka bir yere baktı.
İnsan yetiştiren ocaklara...
Adalet dağıtan mahkemelere...
İlim üreten medreselere...
Çünkü ona göre devletin geleceği sınır boyunda değil, zihinlerde kaybediliyordu.
İşte tam burada Kadim Hafıza devreye giriyordu.
Kadim Hafıza...
Ne bir kitap...
Ne bir sandık...
Ne de gizlenmiş bir belgeydi.
Kadim Hafıza yaşayan bir fikirdi.
Her nesil onu yeniden öğrenmek zorundaydı.
Öğrenmezse unutacaktı.
Unutursa tekrar aynı hataları yapacaktı.
Belki de bu yüzden Aziz Mahmud Hüdayî hiçbir zaman "Devleti ben kurtaracağım." demedi.
Çünkü devleti bir kişi kurtaramazdı.
Ama bir kişi, devleti kurtaracak neslin yetişmesine vesile olabilirdi.
Asıl hedef buydu.
Asıl mücadele buydu.
İşte bugün geçmişe dönüp baktığınızda insanlar yalnızca savaşları görüyor.
Ben ise başka bir şey görüyorum.
Bir tarafta görünen iktidar...
Diğer tarafta görünmeyen denge...
Bir tarafta günü kurtarmaya çalışanlar...
Diğer tarafta yüz yıl sonrasını düşünenler...
Belki de devletlerin gerçek ömrünü belirleyen tam olarak buydu.
Aziz Mahmud Hüdayî öldüğünde arkasında ne bir ordu bıraktı...
Ne büyük bir hazine...
Ne de bir taht...
Sadece birkaç cümle...
Ve o cümlelerden biri, bugün bile üzerinde düşünmeye değer.
"Bir devleti yıkmak isteyen önce hafızasını hedef alır.
Çünkü hafızasını kaybeden millet, sonunda kendi geleceğini de başkasına yazdırır."
Belki bütün hikâye buydu.
Belki de değildi.
Ama şu soruyu artık görmezden gelmek kolay değil.
Devletleri gerçekten görünen insanlar mı yönetir...
Yoksa görünmeden yalnızca hafızayı koruyanlar mı onları ayakta tutar?
*******
Belki şimdi bana diyeceksiniz ki... "Peki Aziz Mahmud Hüdayî bütün bunları gördü de ne yaptı?" İşte tam burada onu diğerlerinden ayıran taraf ortaya çıkıyor. Çünkü o, devleti yalnızca saraydan ibaret görmüyordu. Ona göre aç kalan bir çocuk, zayıflayan bir devletin ilk işaretiydi. Evine ekmek götüremeyen bir baba, yalnızca kendi ailesini değil, milletin yarınını da kaybediyordu. Bu yüzden önce insanı ayağa kaldırmaya çalıştı. Dergâhının kapısı hiçbir zaman kapanmazdı. Kazanlar gün boyu kaynardı. Yoldan geçen de yerdi, kimsesiz kalan da... Yolcu da otururdu aynı sofraya, yetim de... Kimsenin hangi şehirden geldiği sorulmazdı. Çünkü açlığın memleketi olmazdı. Fakire uzatılan bir tas çorbayı sadaka değil, devletin geleceğine yapılan yatırım olarak görürdü. "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın." sözünü hiçbir zaman yüksek sesle söylemedi belki... Ama yaptığı her iş o cümlenin etrafında şekilleniyordu. O yüzden yardım ederken gösteriş aramaz, dağıtırken isim bırakmaz, verirken borçlu hissettirmezdi. Çünkü ona göre bir elin verdiğini diğer el değil, yalnızca vicdan bilmeliydi.
Şimdi başınızı kaldırın ve bugüne bakın. Takvimler 2026 yılının temmuzunu gösteriyor. Çarşıya çıkıyorsunuz... İnsanların yüzüne bakıyorsunuz... Kimsenin omzundaki yük görünmüyor ama herkes bir şey taşıyor. Bir baba evine dönerken hesap yapıyor. Bir anne pazarda elindeki parayı üç kez sayıyor. Gençler yarınını düşünüyor. Emekliler ay sonunu... Esnaf dükkânını açık tutmanın hesabını yapıyor. Kimse aynı cümleyi kurmuyor ama herkes aynı duyguyu taşıyor. Yorulduk... İşte tam da böyle zamanlarda Aziz Mahmud Hüdayî'nin bıraktığı iz yeniden anlam kazanıyor. Çünkü o hiçbir zaman yalnızca devlet adamlarına seslenmedi. Önce topluma seslendi. "Birbirinizi bırakmayın." dedi. "Bir sofrada iki kişiye yetecek yemek varsa, üçüncü kişiye de yer açın." dedi. Çünkü biliyordu ki millet birbirine sırtını dönerse, en güçlü devlet bile ayakta kalamaz.
Bir de gözümüzü sınırların ötesine çevirelim. Gazze... Bugün dünyanın en çok konuştuğu ama belki de en az anladığı yerlerden biri. Orada yıkılan yalnızca binalar değil. Çocukluklar yıkılıyor. Aileler dağılıyor. Bir annenin duası ile bir çocuğun korkusu aynı gökyüzünün altında buluşuyor. Böyle zamanlarda insan ister istemez düşünüyor. Aziz Mahmud Hüdayî bugün yaşasaydı ilk nereye giderdi? Saraya mı? Yoksa yıkılmış bir mahallenin ortasına mı? Ben cevabın ikinci seçenek olduğuna inanıyorum. Çünkü onun mücadelesi önce insan içindi. Aç kalan bir çocuğun hangi milletten olduğuna bakmazdı. Yetimin hangi dili konuştuğunu sormazdı. Mazlumun hangi şehirde doğduğunu araştırmazdı. Önce yarayı sarardı. Sonra sebepleri konuşurdu. Belki de bu yüzden gerçek büyüklük, en yüksek makama çıkmakta değil; en zor günde en çok ihtiyaç duyulan yerde bulunabilmektedir.
İşte bütün bunları yan yana koyduğunuzda Sessiz Meclis'in neyi temsil ettiğini daha iyi anlıyorsunuz. O, gizli toplantılar yapan insanlar değildi. O, zor zamanlarda ilk vazifesini unutmayan insanların adıydı. Birisi aşevinin kazanını yakıyordu. Birisi yetimin başını okşuyordu. Birisi ilim öğretiyordu. Birisi adalet dağıtıyordu. Birisi de gece kimse görmeden bir kapının önüne ekmek bırakıyordu. Kadim Hafıza işte böyle yaşıyordu. Büyük sözlerle değil... Küçük ama unutulmayan davranışlarla. Belki bugün en çok ihtiyacımız olan şey de budur. Daha yüksek sesle konuşmak değil... Birbirimizi daha fazla duymak. Daha çok tartışmak değil... Daha çok omuz vermek. Çünkü tarih bize şunu defalarca gösterdi. Devletler bazen savaş yüzünden değil, insanların birbirine yabancılaşması yüzünden yorulur. Ve bir millet yeniden ayağa kalkacaksa, bunu önce vicdanıyla başarır. Gerisi zaten ardından gelir.
Ve şimdi meseleyi bağlayalım kardeşlerim... Çünkü buraya kadar anlatılanların tamamı bizi tek bir kapının önüne getiriyor. O dönem de devlet sarsılıyordu, bugün de dünya sarsılıyor. O dönem de ekonomik daralma vardı, bugün de insanın cebindeki para ateş gibi eriyor. O dönem de sarayın, çarşının, sokağın, sınırın, duanın ve korkunun aynı anda konuşulduğu bir iklim vardı; bugün de Türkiye tam böyle bir eşiğin içinden geçiyor. O dönem de mazlum vardı, muhacir vardı, yetim vardı, sofrasına ekmek koymakta zorlanan insanlar vardı; bugün de var. İsimler değişti. Takvim değişti. Haritalar değişti. Ama imtihan değişmedi. Devlet kendi aklıyla yolunu bulur. HİÇ merak etmeyin. Çünkü devlet, fırtına çıktığında yelkeni indirmeyi de bilir, gerektiğinde rotayı değiştirmeyi de. Büyük devletler böyle ayakta kalır. Fakat asıl soru burada başlıyor. Devlet ayakta kalır da insan ne olur? İnsan kalbini kaybederse, hangi devlet onu kurtarabilir? İnsan Kur’an’dan koparsa, hangi kanun ona yön verebilir? İnsan Allah yolundan ayrılırsa, hangi zenginlik onu doyurabilir? İşte Aziz Mahmud Hüdayî’nin asıl dersi buydu. Mesele yalnız devleti kurtarmak değildi. Mesele insanı düşürmemekti. Çünkü insan düşerse aile düşer. Aile düşerse mahalle düşer. Mahalle düşerse millet yorulur. Millet yorulursa devletin yükü ağırlaşır. Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yalnız ekonomik hesap değil, yalnız siyasi akıl değil, yalnız diplomasi değil. Bunların hepsi olacak. Ama bunların yanında merhamet olacak. Sadaka olacak. Yardımlaşma olacak. Komşunun hâlini sorma olacak. Gazze’ye bakınca yalnız öfke değil, sorumluluk duyma olacak. Kendi fakirine bakınca yalnız şikâyet değil, el uzatma olacak. Çünkü bir milletin gerçek gücü, zor zamanda kimin yanında durduğuyla ölçülür. Bugün bize düşen şey açık. Devlet işini bilir. Biz de insan kalmayı bileceğiz. Kur’an’dan kopmadan, Allah yolundan ayrılmadan, mazlumu unutmadan, fakiri incitmeden, yetimi görmezden gelmeden, soframızı küçültsek bile gönlümüzü küçültmeden yürüyeceğiz. Çünkü sonunda herkes kendi nöbetinden sorulacak.
Devlet kendi nöbetinden...
Millet kendi nöbetinden...
İnsan da kalbinin nöbetinden...
Belki de asıl mesele, tarihin bize ne anlattığı değildir.
Asıl mesele...
Bizim tarihten ne anladığımızdır.
Allah, bu millete bir daha aynı acıları yaşatmasın inşallah.
Mazlumun duasını, yetimin gözyaşını ve fakirin hakkını unutanlardan eylemesin inşallah.
Kalbimizi Kur'an'dan, yolumuzu hakikatten ayırmasın inşallah.
Çünkü devletler ayakta kalabilir...
Ama insan, ancak imanıyla ayakta kalır.
Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.
Seri Devam...
1517 yılında Osmanlı İmparatoru, Mısır Seferi'nin ardından Kutlu Emanetleri başkente getirdi. Bu emanetler arasında Peygamber'imizin Hırkası, Sakal-ı Şerif, kılıçlar, mektuplar ve devlet tarafından en kutsal kabul edilen diğer emanetler bulunuyordu. Emanetler, Saray-ı Âlî'nin Has Odası'nda, yani Kutlu Emanetler Dairesi'nde muhafaza edilmeye başlandı.
Aynı dönemde Osmanlı İmparatoru'nun emriyle Has Oda'da yirmi dört saat boyunca kesintisiz Kur'an-ı Kerim okunması geleneği de başlatıldı.
Bu geleneğin 1571 yılından 1918 yılına kadar hiç kesintiye uğramadan devam etti. 1918 yılında işgalin ardından sona erdi.
1918'den 1950 yılına kadar Kur'an-ı Kerim okunmadı. 1950 yılında yeniden iktidara gelen Adnan Menderes döneminde gelenek tekrar başlatıldı ve 1960 yılına kadar sürdü. 1960 yılında ise yeniden durduruldu.
1960 ile 1974 yılları arasında yine sessizlik hâkim oldu. 1974 yılında Başbakan Yardımcısı Erbakan Hoca döneminde nöbet yeniden başlatıldı. Ancak yaklaşık on ay sonra, 1975 yılında tekrar sona erdi.
1975 ile 1983 yılları arasında Has Oda yeniden sessizliğe büründü. 1983 yılında devlet yönetimini devralan Turgut Özal döneminde Kur'an-ı Kerim yeniden okunmaya başlandı ve bu gelenek 1993 yılına kadar devam etti.
1996 yılında Erbakan Hoca bu kez hükümetin başına geçtiğinde nöbet yeniden başlatıldı. Ancak 1997 yılında bir kez daha sona erdi. 1997 ile 2002 yılları arasında Has Oda'da yine sessizlik hüküm sürdü.
2002 yılında yönetimi devralan @RTErdogan döneminde yeniden başlatılan yirmi dört saat kesintisiz Kur'an-ı Kerim okunması geleneği ise bu zaman diliminde hâlâ devam etmektedir.
Peki bu nöbet gelecekte de devam edecek mi?
İşte bu sorunun cevabı sizde...
Seçimlerde Kur'an-ı Kerim yeniden susturulacak mı? Yoksa okunmaya devam edecek mi?
Mirasın Nöbeti'nin asıl anlamı tam olarak budur.
(devam edecek)...
Bugün...
Muharrem ayının onuncu günü.
Asırlardır İslam tarihinde hem rahmetin hem de hüznün birlikte hatırlandığı gün...
Aşure Günü.
Bugün Allah'ın rahmetinin birçok kez tecelli ettiği gündür.
Hz. Âdem'in tevbesinin kabul edildiği...
Hz. Nuh'un gemisinin tufandan sonra selamete ulaştığı...
Hz. İbrahim'in ateşten kurtulduğu...
Hz. Yakup'un oğlu Hz. Yusuf'a yeniden kavuştuğu...
Hz. Eyyûb'un şifaya kavuştuğu...
Hz. Musa'nın Firavun'un zulmünden kurtulduğu...
Bu sebeple Aşure Günü, yüzyıllar boyunca şükürle, ibadetle, oruçla, dua ile ve paylaşmayla anıldı.
Fakat...
Takvimler Hicrî 61 yılını gösterdiğinde...
Aynı gün, İslam tarihinin en büyük acılarından birine de şahitlik etti.
Kerbelâ...
Çölün ortasında susuz bırakılan canlarımız..
Hz. Hüseyin...
Peygamber Efendimizin aziz torunu...
Yanında kadınlar...
Çocuklar...
Masum insanlar...
Fırat Nehri birkaç adım ötedeydi.
Ama bir damla su bile çok görüldü.
Günler süren susuzluğun ardından Kerbelâ'nın kumları kana bulandı.
O gün sadece insanlar şehit edilmedi.
Vicdan yaralandı.
Merhamet yaralandı.
Ümmetin kalbine hiç kapanmayacak bir yara açıldı.
Bu yüzden Aşure Günü...
Hem şükürdür.
Hem de matemdir.
Ama hepimiz için ortak bir hatırlatmadır:
Zulüm nerede yaşanırsa yaşansın karşısında durmak...
Mazlum kim olursa olsun yanında olmak...
Kardeşlerim...
Bugün...
Sadece hatırlama günü değildir.
Bugün, elindekini paylaşma günüdür.
Çünkü asırlardır Aşure Günü'nde insanlar sofralarını büyütmüş, komşusunu gözetmiş, yetimin başını okşamış, yoksulun kapısını çalmıştır.
Bugün verilen bir lokma...
Sadece karın doyurmaz.
Bir duaya dönüşür.
Bir umuda dönüşür.
Bir kardeşliğe dönüşür.
Öyleyse kendimize şu soruyu soralım...
Bugün sadakamız nereye ulaşmalı?
Bugün bir lokma ekmeğe en çok kim muhtaç?
Bugün bir yudum suyu en çok kim bekliyor?
Cevabı çok uzaklarda değil...
Gazze'de.
Aylar değil, yıllardır bombaların gölgesinde yaşayan çocuklar var.
Bir tas çorbayı bayram gibi bekleyen anneler var.
Bir parça ekmeği kardeşleri arasında bölüşen yetimler var.
Ve en acısı...
Kerbelâ'da susuz bırakılanların acısını anlatırken...
Bugün Gazze'de susuzlukla, açlıkla ve yoklukla mücadele eden insanları görmezden gelemeyiz.
Eğer bugün Allah rızası için bir sadaka verecekseniz...
Bırakın o sadaka, Gazze'de aç bekleyen bir çocuğun sofrasına ulaşsın.
Bırakın bir annenin duasına karışsın.
Bırakın bir yetimin yüzünde tebessüm olsun.
Belki sizin uzattığınız el...
Bir ailenin bugününü kurtarır.
Belki de o mazlumun edeceği bir dua...
Sizin ahiretinizin en kıymetli azığı olur.
Rabbim, Aşure Günü'nün bereketini mazlumların üzerine indirsin.
Gazze'yi özgürlüğüne, huzuruna ve selâmetine kavuştursun.
Âmin.
Sıkıntıların varsa bir kenara bırak.
Bir dakika boyunca sadece şu görüntüye bak.
Yakından bak.
Ellerdeki tencerelere bak.
Boş kaplara bak.
Kalabalığa bak.
İnsanların yüzlerine bak.
Sonra dön ve kendi hayatını düşün.
Canını sıkan şeyleri düşün.
Ertelenen planlarını düşün.
Kırıldığın insanları düşün.
Sonra tekrar bu görüntüye bak.
Çünkü burada insanlar hayallerinin peşinde koşmuyor.
Burada insanlar yarınlarının hesabını yapmıyor.
Burada insanlar sadece bugün hayatta kalmaya çalışıyor.
Bir lokma.
Bir tas yemek.
Bir gün daha yaşayabilmek için...
Bazılarımız nimetlerin içinde eksiklerini sayıyor.
Bazıları ise yokluğun içinde bir lokma nimete ulaşmaya çalışıyor.
İşte dünya bazen bu kadar ağır.
Bir tarafta sofraya ne koyacağını düşünenler...
Bir tarafta sofraya koyacak bir şey bulamayanlar...
Ve insan bazen hiçbir şey söyleyemiyor.
Sadece susuyor.
Çünkü bazı görüntüler konuşularak değil, vicdanla izleniyor.
Hasbinallah ve nimel vekil
Hasbinallah ve nimel vekil
Hasbinallah ve nimel vekil
Şeytani sistem, Hristiyanlığı 300 yılda örgütlü bir şekilde paganizme dönüştürdü. Bunu çok planlı ve sinsice yaptı
Siz şimdi "ben Noel kutlamıyorum yeni yılı kutluyorum ne var bunda" diyebilirsiniz ama öyle değil !
İşte pagan tanrısı Mithra nın doğumu ve yıl dönümü kutladığınız
Eskiden insanlar öğrenmek isterdi.
Şimdi haklı çıkmak istiyor.
Bir ömürlük sorulara, on saniyelik cevaplar aranır olmuş.
Herkes hüküm vermeye hazır.
Kimse anlamaya niyetli değil.
Bilgi çağında yaşıyoruz.
Ama düşünmeye ayrılan süre her geçen gün azalıyor.
Türkiye Cumhuriyeti PKK'yı bitirdi;
bölgesel güç oldu.
Tüm siyasi görüşler, ortak milli hedeflerde birleşebilirse;
küresel güç olacak.
Tarihinden aldığı vizyonu, bugünün teknolojisi ve devlet kapasitesiyle birleştirebilirse;
uluslararası bir süper güç olacak.
Çünkü güçlü devletler sadece sınırlarını koruyan değil,
bulunduğu coğrafyaya yön veren devletlerdir.
Gazze'de çocuklarımız okula giderken çantalarında ağır bir şey taşıyor.
Ölüm ihtimalini.
Kimi yetim.
Kimi öksüz.
Kimi hem yetim hem öksüz.
Gökyüzünde drone sesi var.
Her an bir füze düşebilir.
Her an son anları olabilir.
Ama yine de okula gidiyorlar.
Çünkü korkularından daha büyük bir şeyleri var.
İnançları.
Biz hayata tutunmak için sebepler ararken, onlar enkazların arasında Allah'ın verdiği söze tutunuyor.
Rahman onlara bir söz verdi.
Cennet.
Belki bu yüzden dünyanın en ağır yükünü taşıyan çocuklar,
en dik yürüyen çocuklar oluyor.
Esselamu Aleyküm kardeşlerim.
Tarihte bazı yazılar vardır... Yazıldıkları gün kimse dönüp ikinci kez okumaz. Hatta çoğu insan onların sıradan birkaç satırdan ibaret olduğunu zanneder. Fakat yıllar geçer, toz bulutları dağılır, tartışmalar unutulur ve geriye sadece sonuç kalır. İşte o zaman insanlar dönüp o satırlara yeniden bakar. Çünkü bazen bir devletin yönünü değiştiren şey meydanlarda atılan sloganlar değil, sessizce bırakılmış birkaç cümledir.
Hatırlayın...
Bir zamanlar Ankara'nın koridorlarında başka sesler yankılanıyordu. Televizyon ekranlarında başka yüzler vardı. Her şey yerli yerindeymiş gibi görünüyordu. Sonra bir yazı çıktı. Kimi güldü, kimi küçümsedi, kimi ise öfkelendi. Fakat çok az kişi o yazının ne söylediğine değil, neden o gün yazıldığına baktı. Aradan fazla zaman geçmedi. Türkiye yeni bir döneme girdi. O gün birçok insan sonucu gördü ama hazırlığı göremedi.
Devletler bazen kararlarını açıklamaz kardeşlerim. Önce zemini değiştirir. Önce kelimeleri değiştirir. Önce yönleri değiştirir. Sonra bir sabah kalkarsınız ve herkes sonucu konuşmaya başlar. Oysa sonuç dediğiniz şey aylar önce başlamış bir yürüyüşün son adımıdır.
İşte bugünlerde beni düşündüren de budur. Ortada henüz büyük bir olay yok. Fakat bazı cümleler yer değiştiriyor. Dün birbirine uzak duran bazı odaklar aynı noktaya bakıyor. Bazı tartışmalar gereğinden fazla büyütülüyor, bazıları ise olması gerekenden fazla sessiz geçiliyor. Bu yüzden gözümü sonuca değil, işaretlere çeviriyorum.
Çünkü tarih bana şunu öğretti: Büyük değişimler kapıyı çalarak gelmez. Önce gölgesi görünür. Sonra ayak sesi duyulur. En son kendisi gelir.
Ve bazen... Herkes olan biteni anlamaya çalışırken, birileri çoktan bir sonraki sayfayı çevirmiş olur.
Belki de bu yüzden bazı tarihler, yaşanırken sıradan görünür kardeşlerim.
Takvim yaprağında diğer günlerden hiçbir farkları yoktur.
Güneş yine doğar.
İnsanlar yine işe gider.
Televizyonlar yine aynı haberleri verir.
Fakat görünmeyen tarafta bambaşka bir hazırlık vardır.
Bazen fırtına ufukta görünmez.
Önce hava değişir.
Sonra kuşlar yön değiştirir.
Sonra deniz sessizleşir.
Ve en son dalgalar yükselmeye başlar.
Ben son zamanlarda o sessizlikten var.
Sanki uzun süredir birbirinden kopuk duran parçalar yavaş yavaş aynı resmin içine yerleşiyor.
Sanki yıllardır ayrı ayrı akan nehirler aynı yatağa yöneliyor.
Belki yanılıyorumdur.
Belki de sadece tarihin tekrar eden ritmini görüyorumdur.
Ama zihnimde garip bir soru dolaşıyor:
Ya Temmuz 2026'dan sonra bazı kapılar birbiri ardına açılırsa?
Ya bugün önemsiz görülen tartışmalar yarının büyük dönüşümlerinin habercisiyse?
Ya insanlar bugün sadece gündemi izlerken, yarının haritası çoktan çiziliyorsa?
Belki hiçbir şey olmaz.
Belki de çok şey olur.
Fakat tarih bize şunu gösterdi:
En büyük değişimler, gerçekleşmeden hemen önce en imkânsız görünenlerdir.
Bu yüzden ben bugüne değil, ufka bakıyorum.
Çünkü ufukta bazen henüz görünmeyen bir fırtına vardır.
Ve fırtınalar...
İlk önce gökyüzünde değil,
İnsanların zihinlerinde başlar.
Şehitlerimize son veda yapıldı.
Gece geçte olsa hepsi toprağa verilecekler.
Son rakam 47 şehit.
24 tanesi çocuk...
Elhamdülillah
Elhamdülillah
Elhamdülillah
El-Cevazat kampını bugünkü bomnardıman sonrası boşaltmıştık.
İçerisinde bulunan tüm Gazzeli kardeşlerimizi daha güvenli bölgelere nakletmiştik.
Az önce kamp vuruldu.
Çadırlar hedef alındı.
Eğer tahliye gerçekleşmemiş olsaydı, çok daha büyük bir acıyla karşı karşıya kalacaktık.
Elhamdülillah kardeşlerimizi önceden çıkarmayı başardık.
Ancak geride kalan çadırlar, eşyalar ve hatıralar bombardımanın hedefi oldu.
El-Cevazat Kampımız vuruldu...
Fakat Allah'ın izniyle bu defa içindeki canları koruyabildik.
Bu da bizim için en büyük tesellidir.
Gazze...
TS: 17:¹⁶
anlık görsel...
İsrail'e ait bir hava saldırısı gerçekleşti.
Gazze Şeridi'nin Er-Rimal mahallesindeki sivillerin kaldığı El-Cevazat kampını hedef aldı.
Saldırıda 16 kişi hayatını kaybetti, 34 kişi yaralandı.
Şehirlerden 9 tanesi çocuk.
😔 üzgünüm...
Seni dûçar bıraktığı bela ve musibetlerden ötürü Allah'ın kapısından kaçma. Zira hiç şüphe yok ki, Allah senin ihtiyacını, senin işini, senin menfaatini senden daha iyi bilir.
Abdülkadir Geylani (ks)
İsrail ordusu tarafından hedef alınan ve imha edilen "Direniş Filosu" gemilerinin parçalarının Gazze kıyılarına ulaştı.
Gazze kıyılarına vuranlar sadece gemi parçaları değil...
Yarım kalmış umutlar ve Gazze’ye ulaşmaya çalışan insanların sessiz çığlığıdır.
Seri Devam...
Yardım alan Gazzeli annemizin mesajı;
...Devam eden desteğiniz için teşekkür ederim kardeşlerim, bu destek her zaman kardeşimiz Murad'dan geliyor.
Kardeşimiz Murad'a özel teşekkürler; sen olmasaydın aileye yiyecek sağlayamazdık. Teşekkürler.
Elhamdülillah...