Batuhan’a…
Uzun yıllar önce okuduğum bir deneme kitabında, yazarın hayatını kaybeden genç bir adam için kurduğu cümleyi hiç unutamıyorum.
“Yukarılarda bir yerde bir Tanrı varsa, ona yalvarıyorum, Tanrım lütfen artık gençlerin canını alma”…
Her kayıp çok zor elbette ama gençlerin kaybı bir başka…
Hoca olarak bizim öğrencilerimizle kurduğumuz enteresan bir ilişkidir, onlar yolcudur, biz hancı. Her geçen yıl, geçen nesillere dönüşür, birler, onları, yüzleri, binleri bulur ama her birinin bıraktığı iz ayrıdır, o izler bizi şekillendirir, bütünler, tamamlar, var eder, o denli kıymetlidir.
Her bir öğrencimizin hayata atılması, aile kurması, meslek hayatında, iş dünyasında, sporda, siyasette başarılar kazanması, hepsi ayrı ayrı mutlu eder, kıvanç ve iftihar vesilesi olur. Ama bir haber vardır ki, onu asla duymak istemeyiz, bütünlüğümüz ortadan kalkar, eksiliriz, kanarız ve o yaranın izi hep kalır.
Bu acıyı ilk Ünsal’ı kaybettiğimizde hissetmiştim. Ünsal Kirmit, nasıl güzel, nasıl efendi, nasıl yiğit bir adamdı. Danışmanı olduğum için gel git bir hukukumuz oluştu, hâkim olmayı çok istiyordu. Alevi olduğu için olmayacağına emindi, ne yazık ki çok haksız da değildi. Mezun oldu, memleketine döndü ve bir sabah çalıştığı ofiste canına kıydı. O gün benim de bir parçam eksildi, o izi kapanmayan yara, ilk o gün kanamaya başladı.
Ve şimdi Batuhan.
Sevgili öğrencim ve meslektaşım Batuhan Özer.
Geçen hafta sonu gece uyudu ve sabaha uyanamadı.
Öyle özel, öyle güzel bir adamdı ki Batuhan.
Bir kere çok ama çok yakışıklıydı.
Hatta onun bu fizik avantajını gören üniversitenin kurumsal iletişim birimi fırsatı kaçırmayıp, onu daha hazırlıkta asistan öğrenci olarak işe almıştı.
Tanışmamız da öyle olmuştu zaten.
Üniversite Ankara’daki bir eğitim fuarına beni ve mühendislik fakültesinden Prof. Dr. Veysel Gazi hocayı göndermişti. Sözde tanıtımı biz yapacaktık ancak bütün işi Batuhan yapmıştı. O sıralar “Adını Feriha Koydum” isimli bir dizi oynuyordu, başrolde de Çağatay Ulusoy isimli yakışıklı bir model. Batuhan işte bu Çağatay’ın kopyası gibiydi, fuar alanına giren liseli kız öğrenciler uzaktan Batuhan’ı görünce şaşkınlıkla birbirlerine işaret ediyor, sonra standımıza gelip ona -sözde üniversiteyle çok ilgiliymiş gibi- sorular soruyor, sonunda da mutlaka fotoğraf çektiriyorlardı:) Fuarın açık ara en popüler standı bizimkiydi ve onlarca liseli kıza izahat verip, fotoğraf çektiren Batuhan’da, bırakın en ufak kibiri, ukalalığı; aksine bir mahcubiyet egemendi. Hatta günün sonunda bizi kalacağımız yere kadar bırakıp, bir kusur işlediyse affetmemizi istemişti.
Sonrasında Fakültede 3 yıl derslerine girdiğim Batuhan da, aynı karakterdi. Hep coşkulu, neşeli ama her daim çok saygılı ve efendi.
Mezuniyet sonrası ortak dostlarımızın ofisinde çalışırken de, yolunun kesiştiği herkesin sitayişle bahsettiği “iyi insan” olma vasfını hissettiren insandı Batuhan.
Öğrencimiz İrem Uzer’in maruz kaldığı trafik suçunun yargılamasında da destek için yanımıza koşanların arasındaydı, her daim iyinin, doğrunun, haklının yanında olma idealimizi özümsemiş örnek bir genç kardeşimizdi.
Özel hayatında da çok farklıydı, kısıtlı imkanlarıyla orta Amerika’ya gidip, Nikaragua ve Kosta Rika gibi haritada yerini bulmakta zorlanacağımız ülkelerden selam gönderen çok özel bir ruhtu.
Ve ömrünün baharında, daha nice özgün işlere imza atmasını, meslekte haksızlığa uğrayan nice mazlumun hakkını savunmasını, bizleri gururlandıracak nice başarılara ulaşmasını beklerken; bir gece, uyudu ve uyanamadı Batuhan.
Geriye sadece “ iyi ki yaşamış, iyi ki bu dünyadan geçmişsin ve iyi ki hayatlarımıza dokunmuşsun” dedirtecek çok güzel bir adamın izlerini bıraktı.
“Yukarılarda bir yerde bir Tanrı varsa, ona yalvarıyorum, Tanrım lütfen artık gençlerin canını alma”…