Türk sinemasında yerellik, değişen dönemlerle birlikte nasıl yeniden anlam kazanır?
Sevgili Prof. Dr. Ala Hocamla birlikte komedi türü ekseninde hazırladığımız çalışma Anasay’da yayında.
https://t.co/NSGpVpCsQD
Kemal Tahir okumak, sanki etrafımızdaki dünyayla yeniden karşılaşmak gibi. Tanıdığımız insanların konuşmalarına kulak misafiri oluyor, arada bir Yeşilçam karakteriyle karşılaşıyoruz.
İstanbul'u mekân edinip hikâyenin bir parçası haline getiren romanları ayrı seviyorum. Kemal Tahir'in İstanbul'u, onun deyimiyle, "esir İstanbul." Yer yer kahramanlarını evlerinden ya da bir şeyleri değiştirmek için korkusuzca çabaladıkları gazete dairelerinden çıkarıp işgal altındaki İstanbul'un sokaklarında gezdiriyor usulca. Bu yerlerde benim de gezmiş olmam metinle kurduğum ilişkiyi hem güçlendiriyor hem de güzelleştiriyor. Roman okumak biraz da böyle bir şey zaten. Yaşasın roman, yaşasın iyi romancılar.
Gülizar: Birey ve toplumsal dünya
“Bunu ben tercih etmedim, başıma geldi”
Belkıs Bayrak’ın “Gülizar” filmi, cinsel saldırı sonrasında bireysel deneyim ile aile, namus, itibar ve toplumsal beklentiler arasındaki gerilimi görünür kılıyor.
Gülizar’dan geriye, bireysel bir travmanın içinde açığa çıkan daha geniş bir toplumsal dünya kalır. Karakterlerin kararlarında, suskunluklarında, ilişki biçimlerini ve ortak kabulleri görürüz.
"Duyulmasın", "ailenin durumu", "kadının bedeni" ve "erkeğin itibarı" etrafında şekillenen kültürel kabuller, karakterlerin kararlarına yön verir.
“Dünyaya onun bulunduğu yerden bakmaya başlarız.”
Münevver Sofuoğlu yazdı.
İnsan, yaşadığı dünyanın ne kadarını kendi seçer; ne kadarı çoktan bedenine, kararlarına, suskunluklarına yerleşmiştir?
Belkıs Bayrak’ın Gülizar filmi üzerine yeni yazım.
Gülizar: Birey ve toplumsal dünya https://t.co/6AL0JpIUoW
GÖRÜNÜRLÜK FAŞİZMİ ve MAHREMİYETİN YİTİMİ
▶️Kamusal halkla ilişkiler
▶️Takipçi sayısı, beğeni oranı ve görüntülenme istatistiklerinin yöneticilerin başarı ölçütü haline gelmesi
▶️Çocuğun dijital vitrine dönüştürülmesi
▶️Çocuğun üstün yararı ve haysiyeti
https://t.co/v76NlfY6fb
250 milyon doların yarattığı görsel ve işitsel kudret; anlatıya, insana, duyguya ulaşmama engel oldu. Gösteriyi elimle kenara itip hikâyeye ulaşmak, müziği susturup anlatıyı dinlemek istedim. Ama anlatının yerini alan gösteri buna izin vermedi.
Aşırı ilginç ve çarpıcı şeylerin ardında sık sık, yapay zeka veya sahte zeka (yalan, hile) çıkıyor. İstisnalar mevcut şüphesiz ama, estetik konusu da böyle çoğunlukla. Bir film, bir heykel, bir tiyatro oyunu ne kadar gösterişliyse, ardında saklanmaya çalışılan bir şeyler oluyor çoğunlukla. Sadelik, gerçeklik ve mütevazılık çok daha zor yakalanıyor.
Anlamı sırtında taşıyan insan: Bir Tutam Karanfil
“Bizim köy şu tepede.”
“Bir Tutam Karanfil” filmi, göçmen bir dede ile torununun cenazelerini kendi topraklarına defnetmek üzere çıktıkları yolculuğu farklı katmanlarla düşünmeye açıyor.
Göç hikâyesiyle başlayan anlatı, insanın bu kısa dünya serüveninde içinde sakladığı şeyi görünür kılan küçük aynalara dönüşüyor.
İnsan, başına gelen şeylerin içinden nasıl geçer ve oradan ne inşa ederek çıkar?
Yol tamamlanır. Arayış sona erer. Ölüm yerini bulur.
Münevver Sofuoğlu yazdı.
Ölümün ve yasın bile mekânsızlaştığı modern çağda; insanın anlamı kaybetmeme ve ait olduğu meskeni arayış mücadelesi, sinemanın gösterişsiz dilinde hayat buluyor.
Yeni yazım.
Anlamı sırtında taşıyan insan: Bir Tutam Karanfil https://t.co/FvOaU4bVVx