Doğrusunu söylemek gerekirse evliliğe dair konuşan hocaların çoğu ortaya bir şey koymuyor. Klasik kitaplarda yer alan ve herkesin bildiği soyut şeyleri sürekli tekrar edip duruyorlar.
"Dindar olanı tercih edin"
Bugün dindarlığın ölçüsü nedir?
Bir defa bu, cevabı verilmiş bir soru değil ve bütünüyle şekle sıkıştırılmış sorunlu bir kabuldür. Dikkat ediyorsanız evlilikle alakalı en çok konuşanlardan biri olarak bu cümleyi kurduğumu hatırlamıyorum. Çünkü altı boş.
Evlilik sürecinde cümleler sürekli dindarlık üzerine kuruluyorsa tedirgin olun. Gerçek anlamda dindar birinin dindarlığı sözlerinde değil eylemlerinde olur. Dindarlık konsepti üzerine gerçekleşen evlilik görüşmelerinde genellikle ahlaki zafiyetler örtülür.
Mesela bir kadın sürekli tesettürün muhafazasına vurgu yapıyor, haremlik selamlığa vurgu yapıyorsa bu illa onun dindarlığına delalet etmez basit bir cemaat taassubu da olabilir.
Bir erkek sürekli saliha kadın, itaatkar kadın vurgusu yapıyorsa bu onun illa dindarlığına delalet etmez; kıskançlığından ya da kültürel taassubundan da kaynaklanabilir.
Örnekleri çoğaltabilirsiniz. Evlilikte esas alacağımız öncelikli şey geçimdir. Geçinebilir bir eş, sürdürülebilir bir evlilik elde etmektir. Dini denklik elbette bunun bir parçasıdır ama yeter unsuru değildir. Düşünün ki Yahudi Hristiyan kadınlarla bile evlenmeye cevaz verilmiş. Dün Hadâne (çocuk bakımı) konusunu okurken Hristiyan annenin çocuğu inkara sürüklemesinden korkulmazsa bakımı öncelikli olarak o anneye aittir, hükmünü okuduk. Yani Müslüman babaanne talep etse çocuğu alamaz. Ve dahi din konusu İmam Muhammed gibi pek çok alim tarafından salt Müslüman olmak olarak anlaşılmış, aleni olarak içki içmek, sokaklarda ayyaş bir şekilde dolaşmak gibi fısk fücur işlemedikten sonra Müslüman Müslümana denktir denilmiştir.
Bu dindarlık konusu gereksiz ve altı boş bir biçimde sürekli evlilik gündeminde tutuluyor. Altında yatan sosyolojik etken de büyük ölçüde cemaatlerdir. Dini eğitim almış, tesettürlü hanım kızları köye dönünce sırf köylüleri diye bînamaz insanlarla evlendirmesinler diye buna vurgu yapıyorlardı. Çünkü cemaatte o kızlara denk erkekler var, doğru olan böyle olmasıdır. Kendi bağlamında haklı bir vurgu ama bugün toplumun umumu için ben böyle bir vurgu yapmıyorum. Her ikisi de Müslüman ortalama iki Anadolu insanı birbirine denktir. Ki bunu bile bulmak çok kolay değil bugün, itiraz edecek olmanız bunun farkında olmadığınız içindir.
Öncelikle ahlak ve mizaç analizi üzerinde duruyorum. Soyut bir şeyden bahsetmiyorum; diğer insanlarla ilişki kurma biçimi nasıl, anormal durumlarda nasıl tepki veriyor, ütopik bir hayat tasavvuruna mı sahip yoksa gerçekçi şeyler mi konuşuyor. Yolda yürüme şekli, garsonla muhatap olma biçimi bile bir bilgi verir bize. Bütün bunları incelemek gerekir.
Bakınız eskiden görücü geldiği zaman onu araştırma imkanınız kolaydı. Mahalle kültürü vardı. Ben, benim mahallemdeki çocukları yeni doğmuş leğende yıkandıkları andan itibaren tanıyorum, bugün üç çocuk babası olan var. Siz mahallenizden falanca kızımıza talip oldu dediğiniz zaman o aileye ve o çocuğa dair uzun vadeli bir gözlemin raporunu alabiliyordunuz. Ben görücü gelenleri soran birine bizzat "Aman! Beni düşmanın bil evden ocaktan ırak. Sakın semtinize kasabanıza sokmayın onları" diye cevap verenleri duydum. Ya da "Yıllardır tanırız, adet töre bilen, hatır gönül sayan, kimsenin tavuğuna kış dememiş halim selim insanlardır" denildiğini.
Siz bugün görücü usulünün en mütemmim unsuru olan bu bilgiyi alamıyorsunuz, insanlar kapı komşusunu tanımıyor artık. (Cemaat, dernek, vakıf gibi sosyal yapılar müstesna) Onun için evlenecek kız ve oğlan bizzat birbirini tanıyacak. Bir defa gördük, konuştuk değil. Tanışmayı uzun bir sürece yaymalı, gerekirse yanınıza bir çocuk alarak belli aralıklarla dışarı çıkmalı, çarşıda pazarda dolaşmalı ve tavırlarınızı gözlemlemelisiniz.
Bir defa görmek görünüş olarak dahi bilgi vermez size, bana kitabımın kapağı ilk geliyor, hoşuma gitmiyor. Bir gün sonra bakıyorum aslında bayağı güzelmiş diyorum. Ya da Youtube'da birini izliyorum, tipi konuşması tuhafıma gidiyor, sanki ağzı bir tarafa gözü bir tarafa gidiyor gibi duruyor, bir müddet izledikten sonra normalleşiyor. Onun için bir defa görmek bize hiçbir konuda bilgi vermez.
Bu iş ne zaman flörte dönüşür. Kesin kararlar verildikten sonra. Bu karar verilinceye kadar buna flört diyemeyiz. Karar verildikten sonra da aileler birbirini araştırmaya başlar, aynı şekilde aileler de bir kere değil bir kaç kere birbirine gidip gelmelidir. Tecrübe sahibi yakınlarımızdan bu görüşmelerde kritik noktaları yakalayanla mutlaka oluyor. Modern dünyanın oluru budur arkadaşlar. Bu olmadan insanlar birbirine güven duyamıyor, güven duymadan da evlenmek istemiyor. Bu usulü yaygınlaştırmak gerekir. Şu meşhur muhafazakar oğlanların seküler kız alma meselesi tamamen bununla alakalı. Aslında seküler kız değiller sadece başları açık ve biraz daha rahat hareket edebildikleri için tanışıp, görüşüp bu güveni sağlıyorlar ve işi evliliğe götürüyorlar. Bilinçli bir seçim değil yani.
Biraz serbest kalem bir yazı oldu, hepinizin işini görmeyebilir ama pek çoğunuzun derdine derman olacağını düşünüyorum.
Bir arkadaşım görücü usulü görüşmeye gitti yemek yapamadığını söylemiş, oğlan da "bu yaşınıza kadar ne yaptınız" demiş. bu sahne canlandı gülmemek için zor tuttum kendimi diyor xhssjsl birlikte öğreniriz sıkıntı olmaz demediği için elendi kardeş iyi de oldu
Türkiye ve insanlık, sizin bayağılığınızdan, görgüsüzlüğünüzden, vasatlığınızdan, avamlığınızdan, cehaletinizden, saygısızlığınızdan, ilkelliklerinizden kurtulduğu gün, İlber Ortaylı da yerinde huzura erecektir…
İnsanların çoğu ilkokul propagandalarıyla hayatını idame ettirmeye çalışıyor yemin ediyorum ya. "Aşırı verimli" diye övdüğü coğrafyanın Avrupa'ya kıyasla bitki örtüsü ve yükseklik haritası da aşağıdaki gibi ha aslında.
Arkadaşlar Anadolu coğrafyası tarım verimliliği açısından dünyada ortalama ülkelerden birisidir, bilmiyorsanız öğrenin artık şunu. Sadece Marmara'nın çevresindeki belli bölgeler ve Çukuruova'dır Anadolu'nun ana tarım bölgeleri. Bunlar dışında tarıma elverişli çok alanları yoktur. Kara parçasının büyük kısmını yüksek irtifada bozkır alanlar oluşturur ve her şey yetişmez buralarda. Fazla su istemeyen, dirayetli tahıllar falan yetişir sadece, ki onları da hayvan gibi yetiştiriyoruz işte. Günde 12 milyon tane ekmek çöpe gidiyor bu ülkede. Sorumsuz bile üretip tüketiyoruz.
"Tahıl var diyorsun da, saman ithal ediyoruz saman" gibi ucuz propagandalarla da bunlara cevap ürettiğinizi düşünürseniz çok yanılırsınız. Türkiye'nin saman ithalatı yüz bin dolarlarla açıklanan seviyelerde sadece. Ki hala devam ediyor mu bilmiyorum, bir dönem bir hesap hatasından ötürü yaşandı bu fark. Bunun da sebebi daha verimli buğday türlerinin ekilmiş olmasından geliyor. Yani devlet politikası gereği başağı büyük, sapı kısa bir buğday türü ekildi verimi arttırmak için, verim de arttı, ekmek fiyatları bu sayede gözetilebildi, fakat bu sefer saplar kısa olduğu için ihtiyacı karşılayacak saman çıkmadı. Bu kalan açık da ithal edilerek kapatıldı. Buğdaydan elde edilen kar ile samandan edilen zarar karşılaştırılacak bir oranda bile olmadı yani hiçbir zaman.
Hayvancılık konusunda da, özellikle büyük baş için kıyı şeritleri dışında uygun ve geniş meraları çok azdır Anadolu'nun. Zaten 100 sene öncesine kadar büyükbaşlar süt hayvanı olarak kullanılıyordu bu coğrafyada. Et için büyükbaş ile süt için büyükbaş farklıdır diyeyim, bizde süt inekleri yaygındı daha ziyade. Büyükbaşlarımız da cins olarak zaten iyi cinsler değildir. Besili de değildir. Coğrafyanın yapısı gereği Avrupa ve ABD'nindir büyükbaş et endüstrisi. "Hollanda ineği" denir ya mesela, namı ondandır, iyi çünkü hayvanları gerçekten. Anadoluda ise yakın bir geçmişe kadar deve eti gibi sadece makam sahiplerine falan hazırlanırmış dana eti yemekleri. Yani halkın ana tüketim kalemi hiçbir zaman olmadı dana eti burada, çok yeni bir olgu bu.
Anadolu ve Mezapotomya küçükbaş coğrafyasıdır, bunda da Mezapotomya Anadolu'yu arazi şartlarından ötürü alt eder. Bizde Balıkesir kıvırcık özellikle dünyanın en kaliteli kuzu cinslerinden birisi olsa da, üretim alanı azlığından ötürü yeterli değildir. Keçi eti eskiden o yüzden daha yaygındı mesela Türkiye'de, çünkü doğuda dağlık alanlarda bakımı imkanlıydı. Kazanılan, kaybedilen belli şeyler mutlaka var burada, keçi eti artık çok yaygın bulunmuyor, ama bunun arkasında en büyük etkenlerden birisi de şehirleşmenin artışı işte. Eskiden adam çok sevdiği veya karlı olduğu için keçi bakmıyordu, yoksuldu ve keçi bakıyordu. Hatta bugün cağ kebabı dediğimiz şeyin bile esası keçi etinden yapılırmış, bunu yol üzerinde yavaş yavaş kaybettik ve bu alanda hayvancılık politikaları yapılsa iyi olur mutlaka. Gel gelelim "vay şöyle böyle" denecek kadar karanlık değil yani durum, Türkiye hiçbir zaman hayvancılık konusunda dev bir ülke olmadı. Şu anda hatta Avrupa'da birçok yerden daha fazla üretim yapılıyor, gidin verilere bakın, iyi bile bir durumdayız yani. Endüstriyelleşme zayıf olduğu için fiyatlar yüksek, bunun da artı/eksileri uzun bir konu. Kesinlikle et ucuzlamalı bence de, ama etin kalitesinden bu kadar taviz vererek, hayvanlara bu kadar zulmederek de olmamalı bu. Çetrefilli bir konu yani.
Balık konusunda verimliliği orta kalitededir Türkiye'nin ayrıca. Orta kalite derken potansiyelinin altında işlemez yani. 3 tarafımız denizlerle çevrili evet, ama o denizleri onlarca ülkeyle paylaşıyoruz biz, bunu unutmayın. Hani Karadeniz'deki tüm balıklar bize kalmıyor, Kuzey ülkeleriyle paylaşıyoruz. Keza Ege'yi Avrupa'yla, Akdeniz'i Kuzey Afrika'yla paylaşıyoruz. Bizim bütün denizlerimiz kapalı deniz denecek denizler, bizde açık deniz yok. Tüm bu ülkeler bu balıkları paylaştığı için de mevcut tüketimden fazlası balıkçlığın sonunu getirmesin diye ülkelerin bu konularda karşılıklı diplomasileri var ve yakalanan balık miktarını da bu belirliyor. Bizim nüfusumuz fazla olduğu için bize yetmiyor sadece bizden çıkan balık, bu kadar.
Hatta Ukrayna-Rusya savaşı çıkınca hatırlarsanız onlar o sene Karadeniz'e inemedikleri için bir süre inanılmaz bol ve ucuz palamut yemiştik mesela. Yani şartlar belirliyor bunları biraz da. Bol balık tüketeceksen ya okyanus kıyısında olacaksın, ya da bir açık denize sınırın olacak. Yani başkalarıyla paylaşman gerekmeyecek. Biz de eksik kalan balık ihtiyacımızı o yüzden ya çiftlik balıklarıyla, ya da uskumru/somon gibi ithal balıklarla gideriyoruz. Somon tabi pahalı bir balık, ama uskumru çok ucuz da bir opsiyon malum.
Yani demem o ki bu konularda ilkokulda size öğretilenlere saplanmayın. Türkiye etkili bir tarım veya hayvancılık ülkesi hiçbir zaman olmadı. Mevcut şartlarda da kendine yetecek ihtiyacı bile kaldıracak potansiyeli taşımaz. Mevcut şartlardan kastım da tabii ki en başta nüfus. Hani "Eskiden yetiyordu da tarım bitti" falan değil bu, cumhuriyet kurulduğunda 13 milyon nüfus vardı bu ülkede. 40 milyonu bulduktan sonra da bu coğrafyanın verdikleri, bu ülkenin besin ihtiyaçlarına yetmemeye başladı. Nüfus artarken coğrafya büyümüyor ya bununla korole şekilde malum, insan sayısı arttıkça da toprağın verdikleri yetmemeye başlıyor anlayacağınız. Ki bu olana kadar bile zaten harika beslenmiyordu insanlar, onu da unutmamak gerekiyor. Ciddi kıtlıklar, ciddi açlıklar gördü bu coğrafya. 1874'te Ankara'da mesela öyle bir kuraklık olmuş ki, insanların yarısı, hayvanların %90'ı telef olmuş. Geliyorsun cumhuriyet sonrasında, 1920'lerin sonunda dünyada yaşanan krizin de yansımasıyla ciddi kıtlık haberleri karşımıza çıkıyor. Gazetelerde aylarca bazı veterinerlerin tavsiyesiyle gündeme gelmiş ve aylarca sürmüş "kedi eti yiyin" tavsiyeleri var. Türkiye'de oldu bunlar. Yani hiçbir zaman bu coğrafya size ilkokulda anlatılan coğrafya olmadı, hiçbir zaman da bu ülke dünyaya kıyasla korkunç bir ülke olmadı. İyi günü var, kötü günü var, her ülke gibi. Bugün de gayet ortalama, ılıman bir evreden geçiyor.
Ha tabi şunu da eklemem lazım, "eskiden kendimize yetiyorduk" argümanının bir de şu boyutu var; 20. yüzyılın ortasına kadar dünyada özellikle gıda bağlamında bu kadar lojistik de yoktu ve haliyle ister istemez herkes daha kendine yetmek zorunda kalıyordu. . Soğuk zincirlermiş, ticaret yollarıymış, kara ve hava ulaşımlarıymış, bunlar çok zayıftı yani. Yetiyor muydu derseniz çok yetmiyordu işte bizimki de. Türk insanın boyunun kısalığında bile hayvansal protein yetersizliğinin etkisi büyüktür. Bugün "Türk mutfağı" diye överek anacağımız yemekleri bir düşünün; bir kısmı saray mutfağıdır, bir kısmı Mezapotomya kökenli et/kebap yemekleridir, bir kısmı da Ege tarafındaki zerzevattan yapılan mezelerdir. Anadolu dediğin şey temelde tahıl, yoğurt ve salçadır. Lezzetli değiller demiyorum bakın, özellikle salça ve yoğurt muazzam buluşlardır ve ben hamuru Anadolu olan bir insan olarak bunlara bayılırım ama eskiden müthiş falan beslenmiyordu buradaki insanlar. Yani o "besleyici ve zengin" çerçevesinde ele alınan "Türk mutfağı" denen şey Anadolu'nun zenginliği falan değildir, demeye çalıştığım bu.
Ha şimdi Anadolu'ya sövüyorum gibi de anlaşılmasın, bunlar gerçekler sadece. Yoksa Anadolu kötü bir yer mi? Kesinlikle hayır. Birçok yönden dünyanın en güzel yerlerinden de birisi hatta. Özellikle kıyı şeritleri ve koyları bağlamında coğrafi olarak dünyada muadili çok azdır örneğin. Hem orta kuşakta olup, hem bu kadar kapalı denizi olan çok ülke yoktur. Bu yüzden de dünyanın en güzel koylarından büyük kısmı bizim coğrafyamızdadır. Haricen jeopolitik konum olarak da dünyanın merkezi denebilecek bir yerdir Anadolu. Eski kıtanın ana arteridir, tarihin tüm ticaret yollarına ev sahipliği yapmıştır, onlarca medeniyet burada kurulup son bulmuştur. Yani öyle ki medeniyetin başlangıcına ev sahipliği yapacak kadar kökeni eski topraklardır burası. Beşere dair birçok şey buradan türer. Ama atla deveyi de karıştırmayın amk, demeye çalıştığım şey bu. Türkiye'nin çok büyük bir tarım ve hayvancılık potansiyeli olmaması bu ülkeye zarar vermez, böyle bir potansiyeli olduğuna 100 yıllık ilkokul propagandalarıyla inanıp bu ülkeye küskünlük beslemek zarar verir.
Yani bu gerçeği reddetmeye, ya da anlamamaya dönüşüyor, onu yapmayın. Aynı şeyi birçok konuda da yapıyor halkımız, çünkü üzünüm ama gerçekten cahiller. Mesela depremde de aynısı hep konuşulur. "Türkiye sürekli deprem yaşıyor, ama depremle yaşamayı öğrenmiyor" falan deniyor ya, yanlış bir yaklaşım arkadaşlar bu. Sonra da Japonya'yı örnek veriyorlar hatta, ne alakaysa. Kabaca bunu da anlatayım da bitireyim, Japonya dediğiniz ülke okyanus kıyısında ve denizden gelen depremlerle mücadele eden bir ülke arkadaşlar. Yılın 6 ayı deprem yaşıyor bu adamlar 1000 senedir. Yani hem depremlerinin cinsi farklı, hem de sıklığı. Japonlar için depremle yaşamak bir önlem değil, bir hayat memat meselesi oldu hep. Yılın yarısında yüzlerce deprem yaşayıp hala buna çözüm bulamazsanız o coğrafyada barınamazsınız çünkü malum. Bizdeki ise çok başka. Asya ve Avrupa arasında katmanlı plakalar arasında sıkışmış bir yer Anadolu ve tektonik hareketlerin merkez burası. Kıtalar hareket ederken bize patlıyor olay. Sorun ise bu döngülerin 200-500 yıllık periyotlarla yaşanıp büyük depremlere sebebiyet vermesi. Yani esas sorun bir depremden diğer depreme kadar öyle uzun zaman geçiyordu ki deprem unutuluyordu. 500 sene duracak ev yapmak diye bir kültür yoktu. Bunları sadece "wonder" denen, şehrin ikonik yapılarında ciddi hassasiyetlerle yaptılar mimarları, onun dışındaki konutlar için böyle ömürler zaten fizibilite gereği düşünülmüyordu. Gel gelelim artık dünya da değişti işte, jeoloji konusunda daha bunları çözümlemeye başlamış olmamız son 50 senenin konusu şunun şurasında. Bundan beri de işte 1950'lerden başlayıp bugüne gelene kadar kapsamı sürekli genişletilen deprem yönetmeliklerimiz var. Kentsel dönüşüm projeleri mesela bu yüzden yapılıyor. Dahası, depremde yıkılmayacak ve fizibilitesi yapılabilecek konut mimarisini bile yeni çözdü daha dünya. Mesela Maraş'ta en az 300 sene daha deprem beklenmiyor bile olsa, bugün yapılan hiçbir bina 300 sene sonra ayakta olmayacak bile olsa, bugün yapılan bütün binalar bir "kültür" olarak "depreme uygun yapılsın" diyebiliyoruz artık. Liberal ekonominin kazanımları işte bunlar, şu coğrafyanın ihtiyaçlarına göre ucuz ve yıkılmayan evler yapmayı çözdük ve aksini yapmaya gerek yok diyebiliyoruz. Yavaş yavaş da kanıksanıyor bunlar kötü olaylar yaşandıkça işte. Bu yüzyıl bitene kadar da hallolur bu iş tamamen. Ama bu yüzyılın sonunu da bulur, kusura bakmayın, bulur yani.
"Vay işte Maraş'ta şu oldu, burada bu oldu" diye açıklayamayız bunları yani, olur bunlar. Türklükten gelen aşırı devletçi zihniyetiniz istiyor ki devlet bir babadan da öte Tanrı gibi ülkenin her zerresine eşit kudretle sirayet etsin falan ama edemez. Hani Maraş'ın 100 km doğusuna 20 sene öncesine kadar daha asker, polis gönderemiyorduk, öyle düşünün. Devlet yönetmeliği koyuyor, ama daha küçük ve merkezi yönetimden uzak yerlerde böyle şeylerin nasıl işlediğini ülkeyi biraz gezmiş herkes bilir. Tanışık insanların, danışık hareketleridir küçük şehrin mekanizması. Yanlış mı, kesinlikle yanlış, ama bunu çözmek de 80 milyonluk ülkede kolay değil. "Bir musibet, bin nasihat" hesabı, aha Maraş depremi oldu ya, bundan sonra bu konuda tavır değişir işte. Bu yüzyılın sonuna kadar dediğim gibi oturur bu şey, o güne kadar size düşen de şu; deprem bölgesinde ev alıyorsanız depreme dayanıklı olmayan evi almayacaksınız. Bu sizin bireysel sorumluluğunuz. Sizi sizden kurtarsınlar istemeyeceksiniz, yapmaz insanlar bunu, devlet de yapamaz bunu, öyle bir kudret yok.
Hani dedik ki müteahhit orospu çocuğu, böyle bir işe niyetlendi ve depreme uygun olmayan bir projeyi malzemeden de çalarak, gerekli protokolleri de takip etmeyerek yapmaya kalkıştı, buna tamam. Sonra bunu gören projecisi, ustası bunun doğru olmadığını bilmesine rağmen cebine giren parasına baktı ve bunu yaptı, hadi ona da tamam. Sonra mimarı, mühendisi her kimse yetkililer buna imzasını attı, ona da tamam. Sonra belediyeden bir adam geldi "abi, abla" muhabbetleri, o da buna "depreme uygundur" diye imzasını attı, buna da tamam. Sonra buranın güvensiz olduğu çevre tarafından bilinmesine rağmen siz de gidip ucuz diye bu evi aldınız, hadi buna da tamam. Tüm bunları da müteahhitin en başta "Ya biz dikelim, seçim geliyor zaten, seçim zamanı gelip yıkacak değil ya" güveni buraya getirdi, sonra hükümet de geldi, sivil siyasetin rezil kaçınılmaz sonucu olarak tam beklendiği gibi imar affı çıkardı, hadi buna da tamam. Eee? Sonra? İşte sonra deprem olunca "vay niye öldük" olmaz, ölürsünüz arkadaşlar. Toksik kız arkadaş gibi biz her şeyi yanlış yapalım, sonra iş boka sarınca da devlete dönüp "Bizi niye durdurmadın, bak bize ne yaptırdın diye" ağlayalım şeklinde bir vatandaşlık bilinci olmaz. Devlet yönetmliğini koyar, yönetmeliklerini de merkezi yönetimin gücünün sınırları dahilinde takip eder. Ama her belediyedeki her çalışanı takip edemez, yok öyle bir dünya. Hatta kendi yaptığı TOKİ'lere bakın işte devletin, o kadar dalga geçiliyor ama devlet normalde ev bile yapmaması gereken bir yapı olmasına rağmen devletin kendi yaptığı evler depremde zarar görmedi. Gel gelelim iş özele dönünce müteahhitinden alıcısına kadarki tüm vatandaşlar el ele devletin arkasından iş çevirirseniz devlet sizi sizden koruyamaz, siz kendinizi gözeteceksiniz en önce. Bu yüzyılın sonuna kadar işte bu kültürü öğreneceksiniz siz de, bunun yolu bu. Deprem bölgesindesiniz ve bir ev mi beğendiniz? Depreme uygun mu diyor? Binadakiler olarak gerekirse bunun hesaplarını yapan yerler var, onlardan hizmet isteyeceksiniz. Devlet çünkü Japonya'ya öğrenci yollayıp okutup getirdi bu işlerle uğraşsın diye. Çağırın adamı, 20 daireyse bölün parasını, hesaplatın, yalan mı söylemiş müteahhit? Devlete ihbar edin. Devletin en sevdiği şeydir ceza kesmek. Ha falancanın filancası mıymış, arkası gelmemiş mi, çok severim böyle hikayeleri de ama en nihayetinde almayın o amına koduğumun evini ya. Halk arasında namını çıkarın, ilk depremde bu ev gidecek söylentisini yapıştırın üzerine, bırakın sonra ne oluyorsa olsun, sizlik bir şey yok.
Bir şeyler çözülecekse devletten aşağı çözülmez özetle, vatandaştan devlete doğru çözülür. Türk devleti de birçoğunuz bir türlü anlamasa da dünyanın en verimli ve işlevsel devletlerinden birisidir. Tarihinde kamu borçlarıyla batmamış üç ülkeden biridir bizim ülkemiz. Devletçi geleneğinden ötürü güçlüdür yani devlet geleneği bizde. Hatta çok güçlü olmasını konuşmalıyız konuşacaksak, işi olan olmayan her yere fazla müdahalesini konuşmalıyız. Türk devletinin bir kabahati varsa eksikliğinden çok fazlalığıdır. Biliyorum liberal propagandalar size devlet düşmanlığını özgürlük tiranlığı gibi sattı ve birçoğunuz bu sebeple her boku çok iyi bildiğinizi sanıyorsunuz da, inanın olay sizin doğru olduğunu sandığınız şeyin tam tersi. Olmayan bir hayali ülkenin tahayyülüyle elinizde olan ülkeyi tanımıyor, kıymetini bilmiyor, böyle giderseniz de en nihayetinden ondan da olacaksınız. Ülkeye fayda değil, bilakis bir sermaye gazıyla düşmanlık beslemek hali bu. Devleti eleştirmeyi hala meziyet sanacak kadar salak olmayın, dünyadaki güç yapıları içerisinde en sırtınızı verebileceğiniz yapılar bugün devletler, ve dua edin ki dünyanın en iyi devlet kültürlerinden birine sahipsiniz. Her otorite gibi devlet denen şey de kendinizi ona karşı korumanız gereken bir şey olsa da, devlet bu otoriteler içerisinde en sizden olanı yani. Çünkü sizden geliyor devlet, bir yerde sizsiniz devlet. Vücut ve hücre ilişkisi neyse, devlet ve vatandaş ilişkisi odur. O yüzden devlet mümkün mertebe sizle uzlaşmak zorundadır. Bundan ötesi el sikiyle gerdeğe girmektir, esas zararı oradan görürsünüz.
Devlet denen şeyi, bunun yönetim ayağı olan hükümet denen şeyi burada aptal saptal propagandaların ve ucuz siyasi tartışmaların mezesi yapmaktan kazanacağınız hiçbir şey yok özetle. Eleştiri başka şey, neyi konuştuğunu bilmek başka şey. Bunu umarım geç olmadan anlarsınız.
@kierkegaard54 Nokta atışı diye ben buna derim. Temizliği geçtim kirletmeseler yeter. Misal bulunduğum sitenin bazı blokların önü izmarit tarlasına dönüşmüş. Gerçekten bazı şeyleri hak etmiyoruz.
İTO Başkanı Şekip Avdagiç:
“Bütün vize kısıtlamalarına rağmen Türk vatandaşlarının yurt dışındaki turizm harcamalarında artış var.
Vatandaşlarımızın turizmle ilgili ihtiyaçlarını yurt içinde tutacak politikalar geliştirmeliyiz.”
Sakarya Büyükşehir Belediyesi, 105 dönümlük Sokak Hayvanları Doğal Yaşam Kampüsü’nü tamamladı.
Mama üretim tesisinden sahiplendirme alanlarına kadar birçok birimin bulunduğu merkezde 10 bin hayvanın güvenli şekilde yaşayacağı açıklandı.
Bugün iş görüşmesinde İK, kadına ‘Bana iyi bir VİBE vermediniz’ diyerek işe almadı. Hiç üzülme çiçeğim, ben bunu asla unutmayacağım ve o İK’nın şirkette dedikodusunu çıkaracağım, söz.
Mühendis olmanın en güzel yanı ne biliyor musunuz?
Eğer mühendissen ve biraz da akıllıysan (zeki değil akıllı, ikisi çok farklı) bütün sistemleri anlayıp step-by-step nasıl yapıldığını çözebiliyorsun.
Tersine, düzüne sağına soluna mühendislik yaparak bütün processi kendi yararına kullanabilirsin, Türkçesi: aç kalmazsın. Vallahi çok seviyorum bu işi.
+hocam olmadı 🫤
-niye oğlum çok beğenmiştin kızımızı, gözlerin parlıyordu, kriterlerine uyuyordu 🙄
+anneme saygısızlık etti😕
-haydaa, nasıl olur, iyi tanırım, çok hanımefendidir, ne olmuş?😳
+yaw hocam anneme trip atmış, annem çok üzülmüş, bu kızdan gelin olmaz dedi😕
-kızımız ne diyor😳
+annen düzenimize karışamaz diyor. Olmaz hocam, annemden vazgeçmem.😒
- o biz demiş, sen annem demişsin... mahcup oldum şimdi.🤔
+neden hocam ne yaptım ben🙄
-İlk kriterin annenmiş, talebin eşten önce gelinmiş, adalet terazisini de annen taşıyacakmış. Demek ki annene gelin bulmalıymışız. Bana böyle kriterlerin olduğunu hiç söylemedin.😤
+ ne demek hocam şimdi annemden mi vazgeçeyim😨
- la oğlum anneden vazgeçilir mi, anneler de evladından vazgeçmez zaten.😡bu şekilde sen anneni de eşini de yerine koyamazsın, annen uğraşır, gelin zorlaşır, sen kaçarsın ömür de gider. Neyse mahcup oldum kıza, arayayım da bir sorayım derdini. İnşallah hakkına girmemişimdir .
+ valla hocam beni çok üzdünüz, kalbim kırıldı.😪
-oldu olacak ağla Feriha! Büyüyün oğlum yaw. Neyse Allah a emanet, annene selam söyle.😒
+aleykümselam hocam🫥