Zülfü Livaneli’nin "Serenad" romanında, seksen yedi yaşındaki Profesör Maximilian Wagner, yıllar sonra İstanbul'a gelir ve şubat ayının dondurucu soğuğunda Şile sahiline gider. Önce üzerinde "Nadia için" yazan bir çelengi denize bırakır, ardından kemanını çıkarıp dalgalara karşı çalmaya başlar. Çaldığı parça, 1942 yılında tam da o sularda batan Struma gemisinde kaybettiği eşi Nadia'ya için yıllar önce bestelediği serenattır. Wagner, elli dokuz yıl boyunca taşıdığı o ağırlığı denizin kıyısında çaldığı bu parçayla sulara bırakır ve ardından dondurucu soğuğa dayanamayıp olduğu yere yığılır.
İnsan dışarıdan bakınca başkasının içinde nasıl bir hikâye taşıdığını pek bilemiyor. Uzaktan garip veya anlamsız bulduğumuz bir hareketin arkasında, bazen bir insanın koca bir ömre yayılmış hesaplaşması durabiliyor. Çoğu zaman sadece o an gördüğümüz yüzeye bakıp geçiyoruz. Oysa sokakta yanından öylece geçip gittiğimiz insanların içinde, yıllarca kimseye anlatmadıkları şeyler yaşanmaya devam ediyor. Aslında herkes, dışarıdaki hiç kimsenin göremeyeceği ve tam olarak anlayamayacağı kendi görünmez yüküyle tek başına yürüyor.
Okuduğunuz için teşekkürler. 🙏🏻
Edebiyat ve dil üzerine yaptığım bu araştırma mesaisine destek olmak isterseniz, profilimden abone olabilirsiniz.
Bingöl’de 1993 yılında 33 askerin şehit olduğu terör saldırısından ağır yaralı olarak kurtulan Gazi Erdal Özdemir Güvenparkta özlük hakkını ararken vefat etti
UNUTMA
Victor Hugo'nun "Sefiller" romanında, Marius ile onu büyüten dedesi arasında derin bir sevgi bağı vardır. Ancak Marius, ölen babasının geçmişini öğrendikten sonra dedesinin savunduğu kralcı fikirleri reddedip tamamen zıt bir ideolojiyi benimser. İkili arasında çıkan şiddetli tartışmada dedesi öfkeyle onu evden kovar. Aslında yaşlı adam torununa çok bağlıdır; Marius da içten içe dedesini çok sevmektedir. Buna rağmen her ikisi de siyasi görüşlerini, gururlarını ve "haklı olma" dürtülerini aralarındaki bağdan üstün tuttukları için yıllarca birbirlerini görmezler. İkisi de bu ayrılıktan her gün büyük bir acı çekse de, inatları yüzünden kimse geri adım atmaz.
İnsan, haklı çıkma arzusunu ve gururunu sevgisinin önüne koyduğunda, en değer verdiği insanları bile kendi elleriyle hayatından uzaklaştırır. Fikir ayrılıklarının ilişkinin merkezine yerleştiği durumlarda, asıl kayıp karşı tarafın haksız çıkması değil insanın inat uğruna kendi bağlarını koparmasıdır. Çoğu zaman aradaki mesafeleri aşılmaz kılan şey büyük ihanetler veya affedilmez hatalar değil, iki tarafın da ilk adımı atmayı zayıflık saydığı o sessiz kibirdir. İnsan, sadece kendi doğrusunu savunmanın verdiği o anlık tatmin uğruna, aslında en çok ihtiyaç duyduğu insanları kaybetmeyi göze alır.
Gazi İdris Tuğunmuş. 2500 kg patlayıcı ile patlatıldıktan sonra üzerine 7 kurşun sıkılarak öldürülmeye çalışılan fakat ölmeyen Gazi.
Vücudundaki 5 litre kanın tamamını neredeyse toprağa akıttı.
Eminim ki, bunların hiçbiri Dün sabahki Led lambaların yakılarak, tavşan avlar gibi gazilerin Derdest edildiği şafak operasyonundaki aldığı darp sonucu oluşan, bu küçük yarasından akan kan kadar canını acıtmadı. "İdris'i Alın" diye bağrılan ortamda yapılan bu muamele sonucu akan bu bir damla kanın verdiği acının ne manaya geldiğini, varın siz anlamlandırın.
Dan Brown’ın "Da Vinci Şifresi" romanında, müze müdürü Jacques Saunière ölmeden hemen önce yere görünmez kalemle bir dizi şifre ve "P.S. Robert Langdon'ı bul" notunu yazar. Fransız polis yüzbaşısı Bezu Fache, bu mesajı gördüğünde maktulün katilini işaret ettiğini varsayarak Langdon’ın suçlu olduğuna kesin bir şekilde kanaat getirir. O andan itibaren soruşturmayı gerçeği bulmak için değil, sadece zihnindeki bu yargıyı kanıtlamak için yürütür. Langdon’ı müzeye davet edip notun o son kısmını ondan gizleyerek bir tuzak kurar; Langdon’ın olay yerindeki en doğal şaşkınlıklarını veya tereddütlerini bile soğukkanlı bir katilin rol yapması olarak okur. Peşin hükmüne o kadar bağlıdır ki, elindeki bütün kanıtları kendi çizdiği bu suçluluk senaryosuna uydurur.
İnsan bir konu hakkında en baştan kesin bir hükme vardığında, gerçeği arama yeteneğini büyük ölçüde kaybeder. Zihin, sadece o ilk inancı doğrulayacak detayları cımbızlamaya, bunun dışındaki her şeyi yok saymaya başlar. Başlangıçta aceleyle kurulan kurgu, zamanla kişinin kendi mutlak gerçeğine dönüşür ve aksi yöndeki en mantıklı açıklamalar bile bu katı inancın duvarından geri döner. Çoğu zaman insanı gerçeğe ulaşmaktan alıkoyan şey bilgisizlik veya kanıt eksikliği değil kendi ulaştığı ilk sonuca duyduğu kör edici güvendir.
Sun Tzu, “Savaş Sanatı” adlı eserinde bir düşman ordusunu kuşatırken onlara mutlaka bir kaçış yolu bırakılması gerektiğini söyler. Etrafı sarılmış ve kurtulma umudu kalmamış bir asker, kaybedecek hiçbir şeyi olmadığı için bütün gücüyle ve ölümüne savaşır. Ancak ona bir geri çekilme fırsatı sunulduğunda, zihni savaşmaya değil o boşluktan kaçıp kurtulmaya odaklanır. Düşmana bırakılan bu açık kapı, ona merhamet etmek için değil sacaşma direncini kırıp onu en az hasarla içerden teslim almak için kurgulanmış bir stratejidir.
İnsan ilişkilerindeki tartışmalarda da birini haklılık payıyla tamamen köşeye sıkıştırmak çoğu zaman çözümsüzlük getirir. Bir insana hatasını kabul edebileceği bir çıkış yolu bırakılmadığında, o kişi meseleyi mantık zemininden çıkarıp doğrudan bir gurur savunmasına dönüştürür. Kaybedecek itibarı kalmayan insan, elindeki tüm gücüyle sadece saldırmaya başlar. Bir tartışmadaki asıl ustalık karşı tarafı bütünüyle ezmek değil; ona, hatasını kabullenebileceği bir geri adım atma alanı bırakmaktır.