Ben size iktidara gül bahçesinden geçerek gitmeyi vadetmiyorum.
Ben size acıya katlanmayı ama teslim olmamayı vadediyorum.
Ben size onur, haysiyet, cesaret ve mücadele vadediyorum!
Yeniden hoş geldin Yaren
Günlerdir Adem Amca ile birlikte “Acaba görür müyüz?” diye güneye uzun uzun bakarken meğer o da bize çatıdan bakıyormuş; biz tanıyamamışız. İlk iki gün çatıda ve bahçede uzak ve çekingen durunca geleni eşi sandık. Hava şartları nedeniyle göle de açılamamıştık. Dün Adem Amca’nın kapısının önünde beklemeye başlayınca içimize bir şüphe düştü. Bu sabah buz gibi havaya rağmen şansımızı yeniden denedik…
Ve anladık ki gelen Yaren’miş! 🤍
Merak edenlere, soranlara, bir kuşla baharı bekleyenlere müjdeler olsun.
Buluşma 15. yılda da gerçekleşti.
Bugün 196. kez Vera ile birlikte Tayfun’u cam ardından 1 saat görmek için Silivri’deydik.
Tayfun’un alnındaki kabuk tutmuş yarık yaralarına, kemikleri çatlamış eline dokunamadık bile…
Tüm kamuoyu ile paylaşmak isterim;
Adli Tıp Kurumu yetkisi gereği kişilerin adil yargılanıp yargılanmadığı ile ilgilenmez;
hukuken gerçek suçlular haklarında verilmiş cezaları sağlık koşullarından bağımsız olarak hayatlarının son günlerine kadar çekmek zorundadır.
Adli Tıp Kurumu ancak ve ancak hayatlarını tek başına sürdüremeyecek ve son günlerini yaşayan kişiler hakkında onlara refakat edecek yakınları cezaevine alınamayacağı için tahliye ile infaz erteleme kararı vermektedir. Bu koşulda dahi kişiler iyileşmeleri halinde cezaevine geri dönerek infazları devam etmektedir.
Bu nedenle, Adli Tıp Kurumu’na herhangi bir başvurumuz yok ve olmayacak.
Evet, Tayfun 22 senedir Multiple Skleroz hastası ve şu anda hastalığı akut atak döneminde;
ancak Tayfun Allah’a çok şükür ki ölüm döşeğinde değil ve ömrünün son günlerine kadar cezaevinde kalması gereken azılı bir suçlu değil.
Anayasa Mahkemesi kararı ile hukuken de tescillendiği üzere Tayfun adil yargılanmamış, suçlu olduğuna dair hakkında en ufak bir delil olmayan masum bir insan ancak dahası bu insan MS hastası.
Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti ise ve Anayasamız yürürlülükte ise olması gereken;
ikinci AYM başvurumuzun ivedilikle karara bağlanması, derece mahkemesinin Anayasa’ya uyması, Tayfun’un yeniden ve bu kez adil yargılanmak üzere tahliye edilerek tedavisinin de hastane ve ev koşullarında sağlanmasıdır.
Neredeyse 4 senedir eline bir çakıl taşı alıp kimseye fırlatmamış masum bir insan ailesinden, ilk ve tek çocuğundan mahrum, sağlığı ile de sınanır haldedir.
Başta tüm hukukçular, tüm siyasi parti genel başkanları ve TBMM çatısı altında görev yapan tüm milletvekillerine sesleniyorum;
Adalet istiyoruz.
Adaletten başka bir şey istemiyoruz.
Tayfun’u bugün yine 1 saat hastanede Adalet Bakanlığı’nın izniyle ziyaret ettim.
Tayfun’a uygulanan yüksek doz kortizon yüklemesinin geçirdiği akut MS atağına olacak etkileri 3 ay süre ile yakından takip edilecek. Bu süre zarfında mevcut ilaç tedavisine ek ilaç ve fizik tedavileri söz konusu. Ancak gün içerisinde Marmara Kapalı Cezaevi’ne geri sevki sağlanacak ve Şubat ayının ilk haftasında da yine tetkikler için hastaneye sevk edilecek.
22 senedir MS hastası olan Tayfun’un sağlığına kavuşması için titizlikle çaba sarf eden tüm doktorlara, sağlık personellerine ve Cerrahpaşa Prof. Dr. Murat Dilmener Acil Durum Hastanesi yönetimine tekrar minnetlerimizi iletmek isterim.
Tayfun’un bugün bir kandil gününde Nöroloji bölümündeki hasta yatağında bir parça kandil simiti yerkenki şaşkınlığını ömrüm boyunca unutmayacağım; meğer 4 senedir hiç yememiş.
Tayfun’un bugün götürüldüğü yere giremiyorum, tutun koluma Tayfun deyip eve de getiremiyorum.
Bu çaresizliği tarif edemiyorum.
Eşim Tayfun Kahraman masumdur. Anayasa Mahkemesi kararı ortadadır.
Uğradığımız haksızlığın, cezaevi koşullarında Tayfun’un hastalığının daha da ilerlemesinin vicdani ve hukuki sorumluluğunu daha fazla üzerinizde taşımayın.
Tayfun’u bırakın, evimizde iyileşsin.
“Son nefesime kadar, siz hep nefes alasınız diye”
Mahkumun en iyi yaptığı şey beklemektir. Yemek bekler, avukatın gelmesini bekler, spor saatini bekler, görüş gününü bekler, telefon etmeyi bekler, iddianamenin çıkmasını bekler, duruşma gününü bekler, kararın çıkmasını bekler, infazın dolmasını bekler, özgür olmayı bekler.
Seneler geçer tüm iletişim yöntemleri değişir, gelişir ama mahkum en çok da mektup bekler. Kimseye darılmazsın mektup yazmadı diye de mahkum işte beklemekten başka işi ne ki?
Ama bizim işimiz beklemek değil; çalışmak, yazmak, yazmak, bir daha yazmak, daha çok yazmak lazım. Elimdeki adi tükenmez kalemi avucuma alıp haber çıkarmaya çalıştığım İBB iddianamesini karalamaya başladım. Demir kapının mazgalı açıldı: “Yemeek.” Kalem elimde kalktım ayağa, “Abi istemiyorum yemek sağ olasın”, “Meyve al, bak elma var”, “Yok abi sağ olasın”, “Al al”, “İyi alayım.” Elmaları alıp 5 litrelik su şişesinden yaptığım meyveliğe koydum, çürüyen elmaları alıp çöpe attım. Oldum olası anlam veremem meyve tüketmeye. Ya da henüz anlayacak yaşa gelmedim, bilmiyorum işte, neyse ne…
Asabiyim bugün. Gerçi çoğu zaman böyleyim galiba. İki haftadır sağ kulağım da tıkalı, seke seke tuvaletin önüne geldim belki tıkanıklık açılır diye. Yok nerde, açılır mı? İstersin, uğraşırsın açılmaz o tıkanıklık. Ne zaman vazgeçersin, unutursun “pıt” sesi duyulur, tıkanıklık açılır, arabanın camını açtığında duyulan o hava sesi dolar kulağına. O yüzden koyverdim, ister açıl ister açılma. Zaten şu duvarların arasında duyulacak pek de bir şey yok. Bir sigara yaktım, git gide kararan kehribarı parmaklarıma dolayıp tuvaletin demir kapısına kilitlendim. Neyse ki tuğla gibi iddianame vardı elimde, işe yaramaz tekrarlardan ibaret yüzlerce sayfayı kapıya yerleştirdim. Zaten bu iddianame anca bu işe yarardı.
Sigaranın külünün önce kazağıma sonra yere düştüğünü gördüm. Yeni temizlik yapmıştım, bir de bugün asabiyim, üstelik televizyonda A Haber açıktı, öyle bakmayın kim ne derse desin öfkemi diri tutmam lazım. Lafı dolandırıyorum aslında tüm asabiyetim, huysuzluğum günlerdir hikaye yazmadığımın aklıma gelmesinden. “Olsun haber yazdın bu süreçte” dedim kendi kendime. “Haber, hikaye yazarken bir şey daha lazım, bir şeyler daha yapmak gerek diye yiyordun kendini, şimdi hikayeyi bıraktın sadece haber kaldı” diye yanıt verdim kendi kendime. “Haklısın”, “Haklıyım tabii oğlum”, “Tamam da boş durmadım en azından”, “Lan zaten boş durmayacaksın ha bir de boş dursaydın haber de yazmasaydın hatta kitap da okumayıp yiyip içip yatsaydın. Ağzını burnunu kırarım senin, bir şeyler daha yapmamız lazım. Otur şimdi masana.” Derin bir nefes aldım sigaramdan, izmaritine kadar çektim. Mazgal açıldı: “Mektup.”
Söylemedim size ama bugün cuma, mektup dağıtım günü, gizli gizli, için için mektup bekliyordum. Eski koğuşumdan Speedy’den, Toso Dayı’dan, Eser’den gelen mektupları kıs kıs gülerek okudum, keyfim yerindeydi. İzmir’den bir yurttaşın gönderdiği mektubu sona saklamıştım. Mektubu iki parmağımla açıp masaya yumuldum. Dakikalarca asıl anlatacağımı düşündüğüm üzüntü, keder, umut, sevinç, öfke yumağı duyguyla sarsıla sarsıla okudum mektubu. “Sana yazmamın sebebi babam. 2.5 yıldır kanserle mücadele ediyor, tedavinin ağırlığı nedeniyle hastanede kalıyor. Ona haber okuyorum, seni okuyorum. Hikayeleri ne zaman okusam gözleri doluyor. Kanser çok ilerledi, tedavi olanakları da tükendi” diyordu mektupta Ezgi Hanım: “Bu ağır ruh hali içinde merak edip soruşturduğu az sayıda şeyden biri sensin. 75 yaşında seni hiç tanımayan, kanser hastası bir adamın belki de son günlerinde merak ettiği birisin.”
Mektubu katladım, kalbim beynimde atmaya başladı, sigara yaktım, nefesten çok duman aldım. “Nasıl adamsın lan sen, 10 gündür tek bir hikaye yazmadın”, “Allah belamı versin.”
Dişlerimi kırarcasına sıkarak boş bir kağıt çıkardım, elime kalemi aldım, bir daha hiç bırakmayacağımı kalın kafama sokarak.
Son nefesime kadar, siz hep nefes alasınız diye.
Ezhel, “Utanıyorum” adlı ülke gündemini anlatan protest bir parça yayınladı.
“Seni ileri taşımadıkça, hayatı insanca yaşamadıkça, muasıra ulaşamadıkça evladın olmaktan utanıyorum.”