DUYGUSAL OLGUNLUK VE EBEVEYNLİK
Bence ebeveynlik yalnızca biyolojik olarak çocuk sahibi olabilecek yaşa gelmekle ilgili değildir. Bir insan fiziksel olarak yetişkin olabilir ama duygusal olarak hâlâ yetişkinliğin gerektirdiği sorumluluğu taşıyamıyor olabilir. Ve tam da bu nedenle, çocuk sahibi olmadan önce insanın kendi duygusal olgunluğunu sorgulaması gerektiğini düşünüyorum.
Duygusal olarak olgunlaşmamış bir ebeveyn; kendi korkularını, öfkesini, hayal kırıklıklarını, yalnızlığını ya da karşılanmamış ihtiyaçlarını yönetmekte zorlanabilir. Böyle olduğunda bütün bu yükler farkında olarak ya da olmayarak çocuğun omuzlarına bırakılabilir. Çocuk bir süre sonra yalnızca çocuk olmaktan çıkar; annesini sakinleştiren, babasının öfkesini idare eden, evdeki huzuru korumaya çalışan, yetişkinlerin duygularını gözeten kişi hâline gelir.
Roller sessizce değişir.
Ebeveyn çocuğuna duygusal güvenlik sağlaması gereken kişiyken, çocuk ebeveyninin duygusal güvenliğini sağlamaya başlar. Çocuk büyürken kendi duygularını tanımaktan önce başkalarının duygularını okumayı öğrenir. Ortamın havasını sezmekte, insanların ihtiyaçlarını fark etmekte, kimin ne zaman öfkeleneceğini ya da kırılacağını anlamakta olağanüstü bir beceri geliştirebilir.
Dışarıdan bakıldığında bu çocuklar çoğu zaman “yaşından olgun”, “çok anlayışlı”, “çok güçlü” görünürler.
Ama bazen o erken olgunluğun arkasında ağır bir bedel vardır.
Çünkü bir çocuğun yaşından önce büyümek zorunda kalması her zaman bir meziyet değildir. Bazen bu, çocukluğunu yeterince yaşayamamış olmanın sonucudur. Kendisinden yaşça çok daha büyük insanların, hele ki kendi anne ve babasının duygusal yükünü taşımak zorunda kalmak insanın omuzlarına hayat boyu sürebilecek görünmez bir sorumluluk bırakabilir.
Bu çocuklar yetişkin olduklarında da herkesi idare etmeye, ortamı sakinleştirmeye, insanların ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koymaya devam edebilirler. “Ben ne hissediyorum?” sorusundan önce “O şimdi ne hissediyor?” diye düşünürler. Dinlenirken bile gerçekten dinlenemeyebilir, sorumluluk almadıklarında suçluluk hissedebilir, hafifliği ve rahatlığı yaşamakta zorlanabilirler.
Çünkü sinir sistemleri çok erken yaşlarda sürekli tetikte kalmayı öğrenmiştir.
Bazen bunun sonucu kaygı, gerginlik, tükenmişlik, bastırılmış duygular, bedensel yakınmalar ya da nedeni kolayca açıklanamayan derin bir yorgunluk olarak karşımıza çıkabilir. İnsan yetişkin olduğunda bile içindeki çocuk hâlâ birilerini idare etmekle meşgul olabilir.
Oysa hiçbir çocuk anne ya da babasının ebeveyni olmak zorunda değildir.
Çocuk, ebeveyninin yalnızlığını gidermek, öfkesini düzenlemek, evliliğini kurtarmak, hayal kırıklıklarını telafi etmek ya da hayatının anlamı olmak için dünyaya gelmez. Çocuğun görevi yetişkinleri taşımak değil; güvenli bir ortamda büyümek, hata yapmak, oyun oynamak, keşfetmek, bazen bencil olmak, bazen ağlamak ve en önemlisi çocuk olabilmektir.
Bu yüzden ebeveynlik kararının yalnızca “Çocuk istiyor muyum?” sorusuyla verilmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Belki daha önemli sorular şunlardır:
Kendi duygularımın sorumluluğunu alabiliyor muyum?
Öfkelendiğimde kendimi düzenleyebiliyor muyum?
Çocuğumu kendi eksikliklerimi tamamlamak için kullanmadan sevebilir miyim?
Onun benden farklı bir insan olmasına izin verebilir miyim?
Ve en önemlisi, ona benim ebeveynim olma görevini yüklemeden gerçekten onun ebeveyni olabilir miyim?
Duygusal olgunluk kusursuz olmak değildir. Hiç öfkelenmemek, hiç hata yapmamak ya da bütün yaralarını iyileştirmiş olmak da değildir. Duygusal olgunluk; kendi yaralarının farkında olmak, onların sorumluluğunu çocuğuna yüklememek, hata yaptığında özür dileyebilmek ve gerektiğinde yardım almaya açık olabilmektir.
Bu nedenle duygusal olarak ebeveynliğe hazır olmadığını fark eden bir insanın çocuk sahibi olmayı ertelemesi ya da hiç olmamayı seçmesi bana göre eksiklik değil, tam tersine çok büyük bir sorumluluk ve farkındalık göstergesidir.