Artık bu ırkçı vandal sürülerini ıslah etmeyi düşünüyor musunuz efendiler?
Yüzyıllık kesintisiz mezalime rağmen, hiç bir Türk siville Kürt illerinde sivil halk tarafından bugüne kadar tek bir fiske bile vuran oldu mu?
Bu barbarlık nereye kadar sürecek?
Irkçılığı kesin ve somut maddi cezai işlemle birlikte yasaklayan bir yasayı çıkarmayı düşünüyor musunuz yoksa?
@RTErdogan@dbdevletbahceli@eczozgurozel
Zonguldak’ta çalışmaya gelen Şırnak’lı mevsimlik işçilere taşlı-sopalı saldırı yapılıyor.!
Kamyonet kasasındaki çocuk yaştaki kürt işçilere jandarmanın yanında saldırıyorlar. Bunlar insanlıktan çıkmış…
Tarım yazarı Mine Ataman yazdı:
🌱 Gezegende binlerce yenilebilir bitki var, sofralar 12 bitki ve 5 hayvan çeşidine mahkûm
🌾 Sağlıklı beslenmek neden tarım politikası?
💰 Sağlıklı beslenmek mi pahalı, hastalanmak mı?
https://t.co/tGRELUgg2b
Gözaltında kaybedilen Mehmet Günkan'ın oğlu Heybet Günkan'ın aile adına göndermiş olduğu mektubu paylaşıyoruz.
"Babam Mehmet Günkan'ın akıbeti açıklansın. O gün yaşananlar tüm yönleriyle araştırılsın. O dönemde görev yapan, olayla ilgisi bulunan herkes hakkında etkili bir soruşturma yürütülsün. Kim sorumluysa hukuk önünde hesap versin.
Biz yalnızca gerçeği bilmek, babamızın mezarına kavuşmak ve adaletin yerini bulduğunu görmek istiyoruz."
#CumartesiAnneleri1117Hafta
Ölen ile ölmeyen aynı mezara atılıyordu!!!
''[ 1 9 1 6] Mart ortasında Meskene'den Dipsi'ye sevk edildik. Yürüyerek giden yaklaşık bin kişi ve elli kadar at arabası vardı. .. Yol boyunca her adımda cesetlere, ölmek üzere olan ya da artık yürüyecek gücü olmadığı için aç susuz bir halde yolda ölümü bekleyen kadınlara ve erkeklere rastladık. Meskene'den Dipsi'ye giden yol üzerinde işi ölenleri gömmek olan gezici mezarcılara rastladık. Bu mezarcılar o kadar acımasızlardı ki iş çıkmasın diye ölüm döşeğindekiyle, ölüyü aynı mezara gömüyorlardı. Sürekli olarak kafası koparılmış cesetler görüyorduk. Ortalık köpek doluydu ve bu köpekler
cesetleri yiyerek yaşıyorlardı.''
Bunların aktaran Krikor Ankut, Kévorkian’ın “İstanbullu genç entelektüel” olarak tanımladığı ve Fırat hattındaki sürgün kamplarında bir yıldan fazla kalan bir Ermeni tanıktır; Meskene, Halep’in doğusunda Fırat kıyısındaki ilk büyük toplama ve transit kampı, Dipsi ise buradan yaklaşık beş saatlik yürüyüş mesafesindeki bir sonraki kamptı.
Mehmet Günkan, Diyarbakır’ın Hani ilçesine bağlı Akçayurt köyünün muhtarıydı.
13 Haziran 1994 tarihinde köy yakınında bir çatışma yaşandı. Sonrasında sabah erken saatlerde jandarma Akçayurt köyüne baskın yaptı ve köyü zorla boşalttı. Akçayurt ve çevre köylerin sakinlerinden oluşan yüzlerce kişi, Topçular Jandarma Karakolu’nun yanında kurulan bir toplama alanına götürüldü. Yaklaşık bir hafta burada tutulan köylüler arasında Mustafa Mehmet Günkan da vardı.
#CumartesiAnneleri1117Hafta
Günkan, bir hafta sonra serbest bırakıldığında ağır işkence görmüştü. Yaşananlar üzerine Ankara’ya giderek hükümet yetkilileri nezdinde girişimlerde bulundu. İnsan Hakları Derneği’ne başvurdu. Bir televizyon kanalında yaşadıklarını anlattı.
3 Ağustos 1994 tarihli Turkish Daily News gazetesinin haberine göre Günkan, yaşadıklarını şöyle anlatmıştı:
“Güvenlik güçleri köyümü yaktılar. Beni Topçular Jandarma Karakolu’na götürüp işkence yaptılar. Kaburgalarım kırıldı. Köy dışında insanları bir araya topladılar ve dört gün boyunca hiçbir şey vermediler. Köyümden toplam 430 kişi şu anda Adana’ya, Diyarbakır’a ve çevre köylere gitmiş durumda. Yiyecek hiçbir şeyimiz yok. Ayrıca tüm ekinlerimizi de yaktılar. Hükümetten yardım istemek için Ankara’ya geldim.”
#CumartesiAnneleri1117Hafta
Kerkük Türkmen yurdu değil ki. Aksine tüm Osmanlı kaynaklarında "Kürdistan'ın başkenti, Kürdistan'ın bir şehri" olarak geçer.
Sen kafir, haram, necis olduğun için, emperyalist maşası olduğun için atalarını süpüren Selahaddin'in torunlarına beslediğin bu nefreti anlamak zor değil.
Ama tarih senin hikayen uydurmana benzemez, söylemlerinin altında kalırsın 😉
Muazzez İlmiye'yi Sümerolog olarak sundular, meğer arkasında devlet varmış. 12 Eylül'de MGK emriyle kardeşi ile cezaevlerindeki siyasi tutuklular üzerinde korkunç, insanlık dışı deneyler yapmışlar. Beyin yıkama, mankurtlaştırma ve farmakolojik gibi tahribatların kimyasal ilaçlarını ABD'den getirmişler.
İlmiye 5 Sümerce kelime dahi bilmiyormuş. Çalıntı bazı bilgileri de çarpıtarak sunmuş, şimdi de ölmüş.
Hallaçoğlu diye birisi de Kızılderililer dahil her insan ırkına ''Türk'' dedi için Prof. yaptılar, bir çok ünvan derken sonunda milletvekili bile yaptılar. Bir ara videosu düştü önüme, uyanık Türkçe konuşmasını dahi beceremiyordu.
Alarko holding Leyla Alaton:
Ben ekonomide uçuyorum. 40 senedir aynı koltukları kullanıyorum evimde. Yani o marka çantalara vesairelere o kadar büyük paralar vermeyi ben... abes karşılıyorum. Yani yazık günah o paraya.
Gidip de business uçtuğunuz zaman, 1 saatlik İzmir uçağına ne veriyor size ekstra? Fazladan bir bardak kahve mi veriyor? Nedir yani o statü?
Statü insanın içinde olur. Statü insanın beyninde olur, görgüsünde olur, bilgisinde olur.
Said Nursî, 31 Mart Vakası (1909) sonrası yargılandığı Divan-ı Harb-i Örfî’de (sıkıyönetim mahkemesi) yaptığı savunma ve sonrasında, İstanbul’da yaşayan 40 bine yakın hamal Kürt’ten bahseder, yoksulluklarına değinir ve tamamına yakını “lisan-ı Türkî’yi bilmez”, onlara kendi dillerinde meşrutiyeti anlattım, der.
Hilafet merkezi olan İstanbul da dâhil, imparatorluğun belli bir coğrafyasında yaşayan, arada bir görünen, yük taşıyan ancak söz taşımayan bir halkın gerçeğidir bu.
Nursî’nin Kürtlerle Türkler’i dostluğa, ittifağa ve ortak hareket etmeye çağırması; ayrılık veya husumet yerine birlikte hareket etmelerini önermesi hep bundan, sahayı biliyor olmasından.
Prof. Abraham Galanti, 1934 yılında İstanbul’da Fransızca yayımlanan Yahudi dergisi Hamenora’nın 10, 11 ve 12’nci sayılarında yer alan “Samsun (Amisus) Yahudileri” başlıklı yazısında; uzun süredir Samsun’da ikâmet eden üç Yahudi aileden, bir düzine bekâr Yahudi’den ve hamallık yapan altı kadar Kürt Yahudisi’nden bahseder. Kürt Yahudilerinin, bayramlarını kutlamak için memleketlerine döndüklerini söyler.
İnanç, emek ve sınıfsal yük, aynı bedende, aynı etnik kimlikte buluşur.
Dünyanın en uzun yaşayan insanı olarak bilinen ve bu yüzden alınıp İtalya, ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkelere götürülen, sirklerde gezdirilen Bitlis Mutkili Zaro Ağa da Kürt/Zaza bir hamaldır.
Yük taşıyan beden, söz taşımayan ağız…
Zaro Ağa, hem gücü hem de görünmezliği simgeler: Sırtında taşıdığı yük kadar, taşıdığı tarih de ağırdır; ama hikâyesi bir Kürdün hikâyesidir, hep başkaları tarafından yazılır, anlatılır.
Türk edebiyatında ise “Hamal Kürt” figürü, çoğu zaman bedenin merkeze alındığı, zihnin ise bir kenara itildiği yerden başlar.
Sait Faik Abasıyanık, “Şahmerdan” adlı kitabında Kürt bir hamal olan Ramo’yu işler, onu devasa gücüyle betimler; Ramo “kol gücüyle var olan”, ama dünyaya dair bakışı dar, sözü sınırlı olan bir karakterdir.
Sait Faik’in satır aralarında, hamalın gücüne hayranlık kadar, o gücün hayata sıkışmışlığı da hissedilir.
Yine Sait Faik’in başka hikâyelerinde de İstanbul’un arka sokaklarında, iskele diplerinde, han avlularında dolaşan Kürt hamallar çıkar karşımıza. İsimleri çoğu zaman önemsenmez; “Kürt Hamal” olarak anılırlar.
Taşıyan el, bükülen sırt, ancak konuşmayan ağız…
Orhan Kemal’in işçi ve emek dünyasını anlattığı metinlerde de benzer bir tablo vardır. İşçiler, hamallar, sırtında çuval taşıyan adamlar… Etnik kimlik çoğu zaman açıkça söylenmez; ama “Doğu’dan gelmiş”, “Dağlı”, “Hamal” gibi imalarla neyin kastedildiği anlaşılır.
Adını İstanbul’daki Bingöl börekçileri sayesinde tüm Türkiye’ye duyuran “Kürt Böreği”nin bir diğer adının “Hamal Böreği” olması da tesadüf değildir. Bir mutfak kültürünün içine sinmiş sınıfsal ve etnik bir hafıza vardır burada. Hamalın sırtında taşınan yalnızca yük değil; yoksulluk, göç ve görünmezliktir.
Emek vardır, hikâye vardır; fakat söz yine başkasınındır.
Bütün bu metinlerde ortak olan şey:
Kürt hamal, beden olarak vazgeçilmezdir; ama hikâye kurucu değildir. Güç ondadır, fakat yön onda değildir. Yük taşır, ama anlam taşımaz. Bu da edebiyatın bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde yeniden ürettiği toplumsal bir hiyerarşiyi ele verir.
Tabii bütün bunlara parti, fikir, ideoloji, örgüt, tarikat, cemaat ve benzeri yapıların “hamallıklarını” katmıyorum bile.
Bir Kürt için en ağır yük, en ağır hamallık, sırtında taşıdığı değil; sorgulamadan omuzladığı düşünceler olsa gerek.
Ümran’ın oğlu Musa, yani “Firavun’un yakın arkadaşı ve hazinedarı” olan Ümran’ın oğlu Hz. Musa, kendisine ya da ailesine tanınan bütün ayrıcalıkları bir kenara itip Kıptî olan Mısır Firavunu’nun karşısına geçer ve köle olan halkı İsrailoğulları adına sorar:
“Bu şehri, bu ülkeyi inşa eden benim halkım, ancak onlar köle. Neden?”
Hikâyesini unutmuş, soru işaretini kaybetmiş, önder ve itici kadrolarını fikir meydanlarında yitirmiş bir toplum; köleliği içselleştirir, semerden sadece omzu değil, beyni de çürür.
Öyle işte:
Xwedê mezin e, keçî bizin e!
“Terörsüz Türkiye” sürecine öncü olan Devlet Bahçeli ile Numan Kurtulmuş, Filistin için BM gözetiminde iki devletli bir çözüm istiyorlar.
Peki Kürtçenin anadilde eğitim hakkından bile neden yana değiller? Cengiz Çandar, Filistin’in bağımsız devlet hakkını savunuyor; peki neden Kürtlerin varlığını yok sayan anayasanın ilk dört maddesinin değişmesinden bile yana değil?
Bu ibret verici dialoğu mutlaka okuyun, 3. kez oldu paylaşıyorum.
-Paşa, sen Kürtçe bilir misin?' İsmet Paşa şaşırmıştı. Ne diyeceğini bilmiyordu. O bir şey söylemeden ben araya girdim ve hemen, Ekselans, biz Kürtçe bilmeyiz. Zaten bizde Kürtçe konuşulmuyor ve böyle bir dil de yoktur,' dedim. Churchill adamlarından birine sordu. Öyle mi Mister, Kürtçe diye bir dil yok mudur?" deyince, adam daha önceden hazırlıklı, hemen ayağa kalktı, 'Olmaz olur mu efendim? Çok zengin bir Kürt dili ve edebiyatı vardır. İsterseniz, -o ana kadar duymadığımız- Diwana Cizîrî'den bir şiir okuyayım' dedi. Churchill, 'Oku' dedi. Anlamıyorduk ama Farsçaya yakın, nefis ahenkli bir şiir okudu. Ve bu şiirin Kürtçe olduğunu söyledi. Öyleyse bu şiiri bize yaz' dedi. Yazdı. Churchill, 'Bunu İngilizceye çevir' dedi. Çevirdiler. Bir de Fransızca yapın' dedi. Onu da yaptılar. Bir de Türkçeye çe virdiler. Ve bana, Mösyö, sen de gel bakalım. Bu üç dilden aynı fikri ifade etmek için, bakalım metne kaç yabancı sözcük alma mecburiyeti olmuştur" dedi. Fransızcada hiç yoktu. İngilizceden üç beş Latin kökenli kelime çıktı. Kürtçe aslında dört-beş Arapça kelime bulundu Ama Türkçe nüsha gelince 'dir' ve 'ile'den başka, Türkçe bir şey kalmamıştı. Kimisi Arapça kimisi Farsça ve diğerleri de Avrupa'nın çeşitli dillerinden alınma sözcüklerdi. Churchill dört sayfayı da bizim önümüze koydu. 'Ayıp değil mi?' dercesine, Bakın efendiler, yok de diğiniz ve memleketinizin büyük bir bölümünde ana dil olarak konuşulan Kürtçenin zenginliğini görünüz' dedi."