@guclusinemm Ensar Vakfında, tarikat yurtlarında çocukların ırzına geçilirken ,çayır çayır yanarken , 6 ( altı ) yaşında evlendirilip 12 yaşında doğurtulurken nerdeydiniz ? Hadi troller cevapları alayım.Rakamlarınız da yalan. Hadi yallah.
Bazen bir toplumun günlük hayatında çok sıradan görünen bir davranış, dışarıdan bakıldığında bilim insanlarının dikkatini çekecek kadar ilginç olabilir.
Türkiye’de insanlar ile kediler arasındaki ilişki tam olarak böyle bir olgudur. İstanbul sokaklarında, Ankara’nın mahallelerinde ya da İzmir’in sahil kasabalarında kedilerin insanların gündelik yaşamının bir parçası haline gelmiş olması son yıllarda antropologların, sosyologların ve hatta biyologların dikkatini çekmektedir.
İstanbul’daki sokak hayvanları üzerine çalışan antropolog Kimberly Hart, şehirdeki kedileri ve köpekleri yalnızca “sahipsiz hayvanlar” olarak değil, kentin kültürel yapısının bir parçası olarak ele alır. Hart’ın 2019 yılında yayımlanan çalışması, İstanbul’daki sokak hayvanlarının “kentsel kültürel mirasın yaşayan bir unsuru” olarak değerlendirilebileceğini öne sürer. Ona göre insanlar ile hayvanlar arasındaki bu gündelik ilişki, Osmanlı döneminden bugüne uzanan bir şehir kültürünün devamıdır.
Benzer şekilde sosyolog ve antropolog Tuğba Tanyeri Erdemir de Türkiye’deki insan-hayvan ilişkilerini inceleyen çalışmalarında, şehir hayatında hayvanların yalnızca pasif varlıklar olmadığını, insanlar ile birlikte “çok türlü bir yaşam alanı” oluşturduklarını vurgular. Bu yaklaşım günümüzde antropolojide “multispecies ethnography” olarak adlandırılan ve insan dışı canlıları da toplumsal yaşamın aktörleri olarak kabul eden yeni bir araştırma alanının parçasıdır.
Bu ilgi yalnızca antropoloji ile sınırlı değildir. Kedilerin evrimsel geçmişi ve insanlarla kurduğu ilişkinin kökeni de uzun yıllardır biyologların araştırma konusu olmuştur.
Evcil kedinin atası olarak kabul edilen Felis lybica, yaklaşık on bin yıl önce Yakın Doğu’da başlayan tarım toplumlarıyla birlikte insan yerleşimlerinin çevresinde yaşamaya başlamıştır.
Bu konuda en önemli çalışmalardan biri genetikçi Carlos Driscoll ve arkadaşlarının 2007 yılında Science dergisinde yayımlanan araştırmasıdır. Bu çalışma, modern ev kedilerinin kökeninin Afrika yaban kedisine dayandığını ve kedilerin insan toplumlarına köpeklerden farklı bir biçimde, daha çok karşılıklı fayda ilişkisiyle dahil olduğunu göstermiştir.
Daha yakın tarihli genom araştırmaları da benzer sonuçlara işaret etmektedir. Paleogenetik alanında çalışan Claudio Ottoni ve ekibinin 2017 yılında Nature Ecology & Evolution dergisinde yayımladığı çalışma, evcil kedilerin dünya geneline iki büyük yayılma dalgası ile dağıldığını ortaya koymuştur.
İlk yayılma Neolitik dönemde tarım toplumlarıyla birlikte gerçekleşmiş, ikinci büyük yayılma ise Akdeniz ticaret yolları sayesinde özellikle Roma ve Orta Çağ dönemlerinde hız kazanmıştır.
Bu bilimsel çalışmalar bize önemli bir şeyi gösteriyor: Kediler insan tarafından tamamen “evcilleştirilmiş” hayvanlar değildir. Köpeklerde olduğu gibi yoğun seçilim baskısıyla şekillenmemişlerdir. İnsan yerleşimlerine yaklaşmış, kemirgenleri avlayarak insanlara fayda sağlamış ve zaman içinde insanlarla birlikte yaşamayı öğrenmişlerdir.
Yani kedinin evcilleşmesi büyük ölçüde karşılıklı bir uyum sürecidir.
Türkiye’deki kedi kültürü de tam olarak bu ilişki biçimiyle örtüşür. Kediler burada tamamen sahiplenilmiş hayvanlar değildir; aynı zamanda tamamen yabani de değillerdir. İnsanlarla birlikte yaşayan ama kendi bağımsızlığını koruyan canlılardır.
Antropologların Türkiye’de en çok dikkatini çeken noktalardan biri de bu denge durumudur. İnsanlar kedileri besler, tedavi eder, onlara barınak sağlar; fakat aynı zamanda onların özgürce dolaşmasına da izin verir. Bu nedenle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi şehirlerde kediler yalnızca sokak hayvanları değil, şehir yaşamının doğal sakinleri olarak görülür.
Belki de Türkiye’nin kedi hikayesini ilginç kılan şey tam olarak budur. Bu topraklarda insanlar kedileri evlerine kapatmadan, onlarla birlikte yaşamayı öğrenmiştir. Kediler ise insanın hayatına dahil olurken doğalarını tamamen kaybetmemiştir.
Bilim insanlarının dikkatini çeken de tam olarak bu ilişki biçimidir: Sahiplikten çok birlikte yaşamaya dayanan bir ilişki.
Ve belki de bu yüzden Türkiye, bugün dünyanın en dikkat çekici kedi kültürlerinden birine sahip ülkelerden biri olarak görülmektedir.
Dr. Tarkan Özçetin
https://t.co/yPdKDluvSj
İbrahim Keloğlan: Eros
Muhammet Mustafa Duman (çok sayıda kedi)
Burak Alan: Cezve
Bu üç örnek doğru düzgün ceza alsaydı bugün bunlar yaşanmazdı. Gelinen noktanın sebebi cezasızlık algısıdır. Devlet, cezasızlık algısına yok açamaz.
Hatırlarsınız Binali Yıldırım’ın eşi ile ilgili yakışıksız ifadeler kullanılmıştı. O zaman Dilek İmamoğlu buna çok sert tepki verip bir açıklama yapmıştı. Bugün Dilek İmamoğlu’na, Sinem Dedetaş Hanım’a bir kadının namusuna uzanacak kadar iğrenç ifadeler kullanılırken, AKP tarafından tek bir açıklama dahi görmedik.
Dilek İmamoğlu Binali Yıldırım’ın eşi ile ilgili paylaşımların iyi niyetli olmadığını belirtip şu şekilde düşüncelerini ifade etmişti;
“Eğer bir aşağılama ya da güzelleme yaptıklarını sanıyorlarsa bilmeliler ki beni de aşağılıyorlar. Çünkü ben Sayın Semiha Yıldırım’ın fotoğrafına bakınca kendi annemi, kendi ablamı görüyorum. Onların tercihi de böyle. O yüzden bu paylaşımı hiç iyi niyetli bulmuyorum” @dk_imamoglu
Cezalar caydırıcı olsun, GÜSODER gibi organize yapılar yargılansın. kötüler cesaret bulamasın...
Zavallı kedinin başını patilerini kesmişler özellikle bakan kişi görsün diye orta yere bırakmışlar. Bu vahşiliği yapan kişinin bulunup en ağır cezayı almasını istiyoruz. Bu kişi bulunana ve en ağır cezayı alana kadar paylaşmaya devam edeceğiz
@abakingurlek@pervintuba
Trol ordusunun sürekli karşıma çıkarılan bir argümanı var:
“Avrupa’nın, Amerika’nın gelişmiş şehirlerinde sokaklarında bizim şehirlerimizdeki kadar kedi yok. Onlar aptal mı?”
Hayır, aptal değiller.
Ama gelişmiş olmak, yapılan her şeyin doğru olduğu anlamına da gelmiyor.
New York’un yaptığı her şey doğru olmak zorunda değil. Paris’in yaptığı her şey de bizim için örnek olmak zorunda değil. Bir şehrin ekonomik olarak güçlü, teknolojik olarak gelişmiş veya düzenli olması, onun doğayla ve şehir ekolojisiyle kurduğu ilişkinin tartışılmaz olduğu anlamına gelmez.
Zaten fare meselesi bunun çok güzel bir örneği.
Bize “Bakın, gelişmiş ülkelerin sokaklarında sizin şehirlerinizdeki kadar kedi yok” diyenlere ben de başka bir soru soruyorum:
Peki dünyanın en gelişmiş şehirlerinden bazıları neden yıllardır farelerle savaşıyor?
New York neden özel bir Kemirgenlerle Mücadele Direktörü atamak zorunda kaldı?
Paris neden her yıl binlerce kemirgen müdahalesi yapıyor?
Neden milyonlarca dolar harcanıyor?
Neden dünyanın en gelişmiş metropollerinde metro istasyonlarında, parklarda, sokaklarda ve çöp alanlarında çekilmiş binlerce sıçan görüntüsü hala karşımıza çıkıyor?
Demek ki “Onlar gelişmiş, öyleyse yaptıkları doğrudur” diye bir bilimsel kural yok.
Dahası, İstanbul Paris değildir. Ankara New York değildir.
Her şehrin tarihi, kültürü, iklimi, mimarisi, ekolojik dengesi ve belki en önemlisi insanı farklıdır. Bizim şehirlerimizde kediler dün ortaya çıkmadı. Yüzyıllardır insanlarla aynı mahalleyi, aynı sokağı, aynı avluyu paylaşan bu hayvanlar şehir yaşamımızın ve kültürümüzün bir parçası haline geldi.
Bunun adı yalnızca hayvan sevgisi değildir.
Bunun adı birlikte yaşama kültürüdür.
Bizim kültürümüzde kediler, insanların dışarı attığı ve şehirlerden uzaklaştırmaya çalıştığı bir canlı hiçbir zaman olmadı. Caminin avlusunda da vardı, esnafın kapısında da. Mahalle arasında da vardı, evimizin bahçesinde de. İnsanlarla aralarında yazılı olmayan ama yüzyıllardır yaşayan bir ilişki kuruldu.
Bir kap su konuldu.
Bir kap yemek bırakıldı.
Hastalandığında tedavi ettirildi.
Bir dükkanın önünde, mağazanın vitrininde uyumasına izin verildi.
Çünkü bu toprakların kültürü, hayvanları hayatın tamamen dışına çıkarmak üzerine değil, onlarla birlikte yaşayabilmek üzerine gelişti.
Şimdi başka ülkelerin şehir modellerini gösterip:
“Onların sokaklarında kedi yok, sizde de olmasın.” demek kolay.
Ama o modeli ithal ederken yalnızca boş, soğuk sokakların fotoğraflarını değil, o modelin bedelini de konuşmak zorundayız.
Kedinin yerine profesyonel kemirgen kontrolü koyacaksanız bütçesini de konuşacağız.
Zehri konuşacağız.
Kapanı konuşacağız.
Binlerce belediye müdahalesini konuşacağız.
Ve bütün bunlara rağmen bitmeyen fare problemini de konuşacağız.
Ben Batı’dan bilim öğrenmeye karşı değilim. Tam tersine, bu konuda kullandığım bilimsel çalışmaların önemli bir bölümü zaten Batı’daki üniversitelerden ve araştırmacılardan geliyor.
Ama bilimi örnek almak başka, Batı’nın yaptığı her şeyi sorgulamadan doğru kabul etmek başka.
Bilimi alalım.
Teknolojiyi alalım.
İyi şehircilik uygulamalarını alalım.
Ama kendi şehirlerimizin yüzyıllardır yaşayan ekolojik ve kültürel dokusunu, sırf başka ülkelerin sokakları farklı görünüyor diye kendi ellerimizle yok etmeyelim.
Çünkü medeniyet, sokakta kedi olmaması değildir.
Medeniyet, bazen insanların birlikte yaşadığı canlılarla nasıl bir ilişki kurduğudur.
Dün kedilerin şehirlerdeki varlığının fare ve sıçanlar üzerindeki etkisini bilimsel çalışmalar üzerinden anlattım. Kedinin yalnızca avladığı kemirgenler üzerinden değerlendirilmesinin yanlış olduğunu; varlığının, dolaştığı alanın ve hatta kokusunun bile sıçanların davranışlarını değiştirebildiğini bilimsel araştırmalarla ortaya koydum.
Bugün meseleye başka bir yerden bakalım.
Çünkü son günlerde kedileri şehirlerden uzaklaştırmak isteyenlerin bir başka argümanı daha var:
“Fare sorununun kedilerle ilgisi yok. Çöpünüzü düzgün toplarsanız fare de olmaz.”
Öyle mi?
O zaman dünyanın en zengin, en organize ve teknoloji açısından en gelişmiş şehirlerinden ikisine bakalım.
Önce New York.
New York yıllardır farelerle savaşıyor. Üstelik öyle birkaç belediye görevlisiyle değil. En modern kapalı çöp konteynerleri kullanılıyor, özel mücadele bölgeleri oluşturuluyor, profesyonel ekipler çalıştırılıyor, ilaçlama yapılıyor, kapanlar kuruluyor, kanalizasyon sistemleri denetleniyor ve teknolojik takip sistemleri kullanılıyor.
Yetmemiş.
Şehir 2023 yılında yalnızca sıçanlarla mücadeleyi koordine etmek üzere özel bir “Kemirgenlerle Mücadele Direktörü” atadı.
Düşünün; dünyanın en güçlü şehirlerinden biri, belediye yönetiminde neredeyse yalnızca farelerle savaşmakla görevli özel bir makam oluşturmak zorunda kalıyor.
2025 yılında beş ilçede yeni mücadele ekipleri kuruluyor ve yalnız bu çalışma için 877 bin dolarlık kalıcı ek kaynak ayrılıyor.
Yaklaşık 600 bin ağacın çevresindeki sıçan aktivitesiyle mücadele edilmesi planlanıyor. New York Sağlık Departmanı ise yılda yaklaşık 40 bin sıçan şikayeti aldığını bildiriyor.
Üstelik bu sorun yalnızca belediyelerin istatistik tablolarında yaşamıyor. New York’a gidenlerin çektiği fare görüntüleri yıllardır sosyal medyanın adeta ayrı bir kategorisi haline gelmiş durumda. Metro istasyonlarında, raylarda, kaldırımlarda, çöp konteynerlerinin çevresinde gece ortaya çıkan sıçanların sayısız görüntüsünü bulabilirsiniz. Bir dönem bütün dünyanın izlediği meşhur “Pizza Rat” videosundan bugüne New York fareleri artık şehrin istenmeyen sembollerinden biri haline geldi. Bugün bile sosyal medya platformlarında New York sokaklarında karşılaşılan sıçanlara ilişkin binlerce görüntü dolaşıyor.
Dolayısıyla burada teorik bir kemirgen probleminden söz etmiyoruz. İnsanların günlük yaşamda karşılaştığı, görüntülediği, belediyeye şikayet ettiği ve sosyal medyada sürekli paylaştığı bir şehir gerçeğinden söz ediyoruz.
Şimdi soruyorum:
New York çöp toplamayı mı bilmiyor? Dünyanın en zengin şehirlerinden birinde çöp kamyonu mu yok? Kanalizasyon mu yapılmamış? Profesyonel mücadele ekibi mi bulunamıyor? Para mı yok? Teknoloji mi yok?
Hepsi var.
Ama fareler de var.
Hem de şehrin özel bir makam, özel ekipler ve sürekli bütçe ayırmasını gerektirecek kadar.
Hadi şimdi Paris’e gidelim.
Dünyanın en çok ziyaret edilen, en gelişmiş ve en düzenli şehirlerinden biri. Paris Belediyesi 2017’den beri geniş kapsamlı kemirgen mücadelesi yürütüyor. Kapalı modern çöp sistemleri var, mekanik kapanlar var, fare zehirleri var, kanalizasyon çalışmaları var, profesyonel ekipler var.
Belediyenin kendi verilerine göre kamusal alanlarda kemirgenlerle mücadele amacıyla her yıl 7 binden fazla müdahale gerçekleştiriliyor.
Yazı ile yedi bin.
Bir şehirde yılda yedi binden fazla kemirgen müdahalesi yapılıyorsa, ortada küçümsenecek bir mesele olmadığını kabul etmek gerekir.
Üstelik mesele geçmişte kalmış da değil. Paris’te 2024’te karar alınmış, 2025’te tekrar alınmış, 2026’da yine şehir çapında sıçan istilasının önlenmesi ve fare-sıçan popülasyonuyla mücadele etmek amacıyla resmi karar çıkarılmış. Paris 5. Bölge Belediyesi de sıçan meselesini açıkça “sağlık ve ekolojik bir sorun” olarak tanımlayarak yeni mücadele programı başlatmış.
Gördüğünüz gibi Paris’te de tablo New York’tan farklı değil. Özellikle akşam saatlerinde sokaklarda, parklarda, metro çevrelerinde ve çöp alanlarında görülen sıçanların görüntüleri yıllardır sosyal medyada dolaşıyor. Üstelik bunu artık yalnız turist videolarından öğrenmiyoruz. 2026 yılında yayımlanan saha haberlerinde bile Paris’in merkezindeki bazı bölgelerde sıçanların insanların yaşadığı alanlarda dolaştığı ve saklandığı doğrudan anlatılıyor.
Yani mesele sosyal medyanın abartısı da değil.
Dünyanın en gelişmiş iki metropolünden söz ediyoruz. Teknolojileri var. Paraları var. Profesyonel ekipleri var. İlaçları var. Kapanları var. Kanalizasyon denetimleri var. Özel mücadele programları var.
Ve bütün bunlara rağmen insanların cep telefonlarına takılan görüntü aynı:
Fareler...
Şimdi bize “Kedileri toplarız, çöpleri de düzgün toplarız, mesele biter” diyenlere tekrar soruyorum:
New York neden bitiremedi? Paris neden bitiremedi?
Bu şehirlerin yöneticileri kemirgen mücadelesini bilmiyor olabilir mi?
Yoksa şehir ekolojisi sosyal medyada birkaç cümleyle anlatıldığı kadar basit değil mi?
New York mücadele ediyor.
Paris mücadele ediyor.
Bizden çok daha büyük bütçelerle, ileri teknolojiyle, profesyonel ekiplerle ve yıllardır mücadele ediyorlar.
Ve hala farelerle savaşıyorlar.
Şimdi dönelim bizim sokaklarımıza.
Bizim şehirlerimizin çok önemli bir farkı var:
Kediler...
Yüzyıllardır insanlarla aynı sokakta yaşayan, sokağı dolaşan, kokusunu bırakan, avlanan; bir duvarın üzerinde otururken, apartman boşluğunda uyurken veya bir çöp konteynerinin yanında dolaşırken bile kemirgene “Burada bir avcı var” mesajını veren kediler.
Dün bilimsel çalışmalarla anlattım: Sıçanın kedinin saldırmasını beklemesi gerekmiyor. Kedinin varlığını algılaması bile davranışını değiştiriyor. Daha fazla saklanıyor, açık alana çıkma davranışı değişiyor; hatta kedi ortada yokken bile kedi kokusu sıçanda güçlü kaçınma ve savunma davranışları oluşturabiliyor.
Bunu ben söylemiyorum.
Bilim söylüyor.
Şimdi birileri çıkıp bize:
“Kedileri sokaklardan toplayalım. Fareyle mücadeleyi belediyeler yapar.” diyor.
İyi ama bunu
New York yapıyor.
Paris yapıyor.
Üstelik bizden çok daha büyük bütçelerle, çok daha gelişmiş teknolojiyle ve yıllardır yapıyorlar.
Ve hala farelerle savaşıyorlar.
O zaman ben de soruyorum:
Biz neden yüzyıllardır şehirlerimizin doğal yaşamının bir parçası olmuş kedileri kendi ellerimizle sokaklardan çıkarmaya çalışıyoruz?
Aptal mıyız?
Neden doğanın bize zaten verdiği bir predatörleri yani doğal fare avcılarını şehirden uzaklaştırıp, sonra onun bıraktığı boşluğu zehirlerle, kapanlarla, ilaçlarla ve milyonlarca liralık mücadele programlarıyla doldurmaya hazırlanıyoruz?
Bir de sürekli aynı cümleyi duyuyorum:
“Ama kediler mama yiyor.”
Evet, yiyecekler.
Biz onları besleyeceğiz. Aç bırakmayacağız.
Fakat tok bir kedinin kedi olmaktan çıktığını, avlanma içgüdüsünü kaybettiğini veya varlığının kemirgenler üzerindeki etkisinin ortadan kalktığını kimse bize bilimsel gerçekmiş gibi anlatmasın.
Çünkü değil.
Ben kedilerin tarafındayım. Bunu saklamıyorum.
Ama kedileri savunurken dayandığım şey yalnızca sevgim değil; bilim, tarih ve birlikte yaşama kültürümüz.
Kediler bizim şehirlerimize sonradan eklenmiş yabancı unsurlar değil. Bu şehirlerin yaşayan hafızasının parçası.
Onları korumak yalnızca birkaç hayvanseverin duygusal talebi de değildir. Yüzyıllardır birlikte yaşamayı başardığımız bir canlıyla kurduğumuz ilişkinin devamını savunmaktır.
Bilim bize şehir ekolojisinin içinden bir canlı türünü çekip çıkarabileceğiniz ve hiçbir şey değişmeyecekmiş gibi davranabileceğiniz kadar basit olmadığını söylüyor.
Tarihimiz ise bize başka bir şey söylüyor:
Biz kedilerle birlikte yaşamayı biliyoruz. Onlar zaten hayatımızın bir parçası
Öyleyse neden bize başkasının şehir modelini kopyalamaktan başka seçenek yokmuş gibi davranılıyor?
Bugün kedileri şehirlerden uzaklaştırmayı isteyenlere bir soru soruyorum:
Son kediyi de sokaktan aldığınız gün, onun boşalttığı yeri kimin dolduracağını gerçekten düşündünüz mü?
New York’un bütçesi var.
Paris’in teknolojisi var.
Binlerce profesyonel müdahale yapabilecek ekipleri var.
Peki sizin planınız ne?
Amacınız ne?
Ve son soru...
Kime hizmet ediyorsunuz?
Dr. Tarkan Özçetin
Veteriner Hekim
Kaynaklar
New York City Mayor’s Office. Mayor Adams Launches New Teams to Fight Rats in City’s New Phase in War on Rats. 2025.
New York City Department of Health and Mental Hygiene. Rat Information Portal / Rat Complaints.
Ville de Paris. Arrêté relatif aux opérations de prévention de l’infestation et de dératisation à Paris. 2026.
Mairie du 5e Paris. Contre les rats, la Mairie du 5e passe à l’offensive. 2025.
https://t.co/4LXH13cEFo
Son günlerde kedilere karşı yürütülen karalama kampanyasında yeni bir iddia ortaya atılıyor: “Sokak kedileri besleniyor, karınları doyuyor, artık fare avlamıyorlar. Dolayısıyla şehirlerde bulunmalarının farelerle mücadele açısından hiçbir anlamı yok.”
Doğru olabilir mi? Cevap net olarak
HAYIR
Çünkü doğa da bilim de trol aklı ile çalışmıyor.
Bilim bir kedinin fareler ve sıçanlar üzerindeki etkisini yalnızca kaç kemirgen öldürdüğünü sayarak ölçemezsiniz diyor. Çünkü avcı-av ilişkisinde öldürmek kadar önemli başka bir mekanizma daha vardır: Avcının varlığı.
2018 yılında New York’ta yapılan oldukça ilginç bir saha çalışmasında araştırmacılar, şehir ortamında yaşayan gerçek bir sıçan kolonisini ve aynı bölgedeki kedileri aylar boyunca kameralarla izlediler. Kedilerin büyük şehir sıçanlarını sanıldığı kadar sık öldürmedikleri görüldü. Fakat araştırmanın asıl önemli sonucu başka yerdeydi. Kediler bölgede ortaya çıktığında sıçanların açık alanda görülme olasılığı belirgin biçimde azalıyordu. Kedi sayısının artmasıyla sıçanların saklanma davranışlarında da değişiklik gözleniyordu.
Yani kedinin sıçanı öldürmesine bile gerek kalmadan, varlığı sıçanın davranışını değiştiriyordu.
İşte bugün sosyal medyada anlatılmayan bilimsel gerçeklerden biri budur.
Çünkü fareler aptal değildir. Hatta sanılandan çok daha zeki hayvanlardır. Bir av hayvanı, avcısının saldırmasını bekleyip ondan sonra kaçmaz. Avcının görüntüsünü, hareketlerini, sesini ve kokusunu algılar. Tehlike hissettiğinde daha az ortaya çıkar, daha fazla saklanır, beslenme davranışını ve yaşam alanını kullanma biçimini değiştirir. Ekolojide bunun karşılığı “predatör baskısı” veya “korku etkisi” olarak değerlendirilir. Kediler de binlerce yıldır küçük memelilerin doğal avcıları arasındadır.
Bilim burada daha da çarpıcı olan bir şey daha söylüyor: Farelerin kontrolü için kedilerin bizzat kendilerinin ortamda bulunmasına bile gerek olmayabilir.
Kontrollü deneylerde sıçanların yalnızca kedi kokusuyla karşılaştıklarında bile güçlü savunma ve kaçınma davranışları gösterdikleri ortaya konuldu. Bir deneyde kedi kokusuna maruz bırakılan sıçanlar gözlem süresinin %87’sinden fazlasını saklanma alanındageçirdi. Kontrol grubundaki sıçanlarda ise bu oran %20’nin altındaydı.
Dikkat edin. Ortada saldıran bir kedi yok. Fare yakalayan bir kedi de yok. Hatta ortada kedinin kendisi bile yok.
Sadece kedinin kokusu var. Ve sıçanın davranışı değişiyor.
Şimdi hala bize “Kediler mama yiyor, dolayısıyla fareler açısından hiçbir anlamları yok” mu diyeceksiniz?
Bir başka iddia da tok kedinin avlanmayacağı yönünde. Bu da kediyi yeterince tanımamaktan kaynaklanan başka bir yanılgı. Kediler yalnızca karınlarını doyurmak için avlanmazlar. Avlanma davranışı kedinin doğal davranış repertuvarının bir parçasıdır. Evinde, önünde sürekli mama bulunan bir kedinin sineğe, böceğe, oyuncağa veya hareket eden küçük bir nesneye nasıl tepki verdiğini herhangi bir kedi yakını rahatlıkla gözlemleyebilir.
Avlanma dürtüsü ile açlık aynı şey değildir.
Dolayısıyla “Kediyi beslersen fare yakalamaz” cümlesini bilimsel bir gerçekmiş gibi ortaya atmak da doğru değildir.
Asıl üzerinde düşünmemiz gereken başka bir konu daha var. Avrupa ve Amerika’nın son derece gelişmiş şehirlerinde modern atık toplama sistemleri var. Profesyonel kemirgen kontrolü yapılıyor. Kanalizasyon sistemleri denetleniyor. Belediyeler bu mücadeleye ciddi kaynaklar ayırıyor; zehirler, kapanlar, sensörler ve teknolojik takip sistemleri kullanılıyor.
Buna rağmen New York’tan Paris’e kadar dünyanın pek çok büyük kentinde sıçanlarla mücadele ciddi bir şehir ve halk sağlığı problemi olmaya devam ediyor.
O halde meseleyi “Çöpleri düzgün toplarsanız fare olmaz” basitliğine indirgemek de doğru değil. Dünyanın en organize şehirlerinden birçoğu onlarca yıldır sıçanlarla mücadele ediyor ve hala bu sorunu ortadan kaldıramıyor.
Bizim şehirlerimizde ise yüzyıllardır başka bir unsur daha var:
Kediler…
Sokağın içinde yaşayan, kokusunu bırakan, dolaşan, avlanan ve yalnızca varlığıyla bile kemirgenlere bir avcının yakınlarda olduğunu hatırlatan binlerce kedi.
Bunun şehir ekolojisindeki değerini yok saymak için bilimi görmezden gelmek gerekir.
Kedilerin değerini elbette kaç fare öldürdükleriyle ölçmüyoruz. Ama konu fareler olduğunda bilim bize açıkça kedi ile kemirgen arasındaki ilişkinin yalnızca avlanmadan ibaret olmadığını gösteriyor. Kedinin varlığı önemlidir. Kokusu önemlidir. Dolaştığı alan önemlidir. Kemirgen üzerinde oluşturduğu risk algısı önemlidir. Bütün bunların kemirgen davranışları üzerinde ölçülebilir etkileri vardır.
Bugün bazıları “Kediler mama yiyor, artık fare yakalamıyor” diyerek kedilerin şehirlerdeki varlığını değersizleştirmeye çalışıyor.
Ben tam tersini söylüyorum:
Kedileri beslemeye devam edin.
Onları aç bırakarak değil, yaşatarak şehirlerimizin bir parçası olarak koruyalım. Çünkü mesele kedinin bugün önümüze kaç fare bıraktığı değildir. Mesele, o sokağın bir avcıya ait olduğunu farelerin hala bilmesidir.
Kediler yüzyıllardır şehirlerimizin sessiz muhafızlarıdır.
Kediler giderse yalnız kediler gitmez. Onların şehir ekosisteminde yüzyıllardır doldurduğu alan da boşalır.
Kedileri bugün sokaklardan toplarsanız. Yarın fareler şehirleri istila eder ve sonuçları tahmin edemeyeceğiniz kadar ağır olur.
“Abartıyorsun” diyenler için yarın New York ve Paris’e bakacağız. Kedilerin sokaklarda olmadığı dünyanın en gelişmiş şehirlerinin farelerle nasıl ve hangi bedellerle mücadele ettiğini daha doğrusu edemediğini konuşacağız.
Rakamlarla. Belgelerle. Bilimle…
Dr.Tarkan Özçetin
Veteriner Hekim
Kaynaklar
Parsons MH, Banks PB, Deutsch MA, Munshi-South J. Temporal and Space-Use Changes by Rats in Response to Predation by Feral Cats in an Urban Ecosystem. Frontiers in Ecology and Evolution. 2018;6:146.
Dielenberg RA, McGregor IS. Defensive behavior in rats towards predatory odors: a review. Neuroscience & Biobehavioral Reviews. 2001.
Dielenberg RA, Hunt GE, McGregor IS. “When a rat smells a cat”: the distribution of Fos immunoreactivity in rat brain following exposure to a predatory odor. Neuroscience. 2001;104(4):1085–1097.
https://t.co/ByabfEz0ky
TVF kedili video paylaşıyor. Kediler toplansın diye çığırtkanlık yapılıyor. Devletimiz bi açıklama yapsın bilelim ne nedir. Yalnız kedi çok fenadır bak çarpılırsınız. Ah zavallı köpkeler.
Seni ezmek isteyen güce karşı bakımlı, özenli ve güçlü durmak bir direniş biçimidir. Hiç mi sevmediler kız seni? Sonradan mı kötü oldun hep mi öyleydin? @FSYuksek