* Lozan açılışında toplantı başkanından sonra İngiliz Lord Curzon, küstahça havalarla gelir bir konuşma yapar.
İnönü de hemen söz ister.
Söz verilmeyince çevik adımlarla kürsüye çıkar.
Herkes susar, kimse engel olamaz.
Lozan ilk gün. Anlatıyor İsmet İnönü. Hem de Türkçe.
Mahvettiniz ülkemi, yenilip kaçarken bile yok ettiniz imarlı yerlerimizi.
Yaktınız yıktınız.
Nasıl utanmıyorsunuz yaptıklarınızdan da buraya gelmiş bir de harp tazminatı konuşuyor kapitülasyonlardan bahsediyorsunuz?
Biz sizlerden Fransız ihtilali ile öğrenmedik mi hürriyet adalet müsavat kardeşlik kavramlarını, millet olmayı?
Nasıl bakıyorsunuz suratıma sanki kaybetmemiş gibi.
Kaybettiniz, kaybettiniz.
Ermeni, Yunan, İngiliz, Fransız, İtalyan, başta da Rus..
Ama hepiniz kaybettiniz.
Karşınızda kaybeden hep kaybeden ezik tembel inançsız, teslim olmuş Osmanlı diplomatı yok.
Ben varım ben.
Türk.
Ben "muzaffer Türk" buradayım.
Sizi Çanakkale'de yendim.
İstiklal savaşında yendim.
Mudanya'da yendim.
Şimdi burada da yeneceğim.
Kimse ses çıkartamaz.
İnönü sessizliğin içerisinde muzaffer bir şekilde yürür yerine oturur.
Minnet ve Saygıyla.
ismet inönüyü bazı konularda cok eleştiren biriyim ama lozandaki duruşu ile tam bır devlet adamıdır ..
KARAR ZAMANI!
Karar vermek, tarafınızı belli etmek ve sonu ülkemiz için felaketle bitecek bir sahtekarlığı, bir takiyye perdesini yırtmak zorundasınız!
AKP belasından susarak, sinerek, korkarak veya birileri laik cumhuriyete sahip çıksın diye bekleyerek ve bu gayret içinde olanlara destek olmayarak, kurtulamazsınız.
Karar vermek zorundasınız!
Ya, mücadele edip Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletinde özgürlük içinde yaşayacaksınız, ya da bu günkü gibi tuzakları görmezden gelip, teokratik bir rejimde yaşamayı kabulleneceksiniz…
AKP Yöneticileri, inandıkları ve hedeflerine koydukları “Teokratik Rejimi” açıkça söyleyecek, “Evet biz, İran benzeri bir Din Devleti kurmak istiyoruz”diyecek mertliğe ve cesarete sahip değildir.
Yapısı gereği irtica çok korkaktır. İşleri güçleri, takiyye yapmaktır.
Modern bir devlette;
Bir Cumhurbaşkanı; “Hayatın merkezine İslam’ın Hükümlerini yerleştireceğiz” diyorsa!
Bir TBMM Bşk; “Yeni Anayasada lâiklik ilkesi olmamalıdır”diyorsa!
Bir Genelkurmay Başkanı ve Bir MİT Başkanı; “Son Türk Devletinin kurucusuna ana-avrat küfreden, Cumhuriyet Okulları hain yetiştirdi” diyen yobazları ziyaret ediyorsa!
Bir Adalet Bakanı; Türk Devletinin yıkılması tek gayesi olan Nakşi-Halidi tarikat şeyhinin elini öpüyorsa!
Bir M. Eğitim Bakanı; Ülkede 170 Binden fazla kaçak derslikteçocukların istismarını, onların birer Taliban Militanı olarak yetiştirilmesine göz yumuyorsa!
Bir Diyanet İşl. Bşk; Ülkede genç işsizlik oranı %30’a çıkmışsa, bir bölgemizde elektrik parasını ödememe oranı %86 olmuşsa ve bu ortamda Diyanet İşleri Başkanı yurtdışında cami yaptırarak, ülkenin 500 Milyon Dolarınıbir kalemde harcayabiliyorsa!
Tüm bunlara rağmen toplum ayağa kalkmıyor ve sadece seyrediyorsa, gidiş teokratik devletedir.
Teokratik devlet tuzağı o kadar güçlü-zorludur ki, o tuzağa bir kere düşenin sağ salim çıkabildiği henüz görülmemiştir.
Sağlık ve başarı dileklerimle 24 Mayıs 2026
Rifat Serdaroğlu
DOĞRU Parti Genel Başkanı
BEKİR COŞKUN
Bir gece yatıp kalktık…
Yargı yok…
Yargıyı bölüşmüşler, yarısı hocaya,
yarısı imama…
*
Bir gece yatıp kalktık…
Cumhuriyetçi aydınlar yok…
Hücrelerdeler…
*
Bir gece yatıp kalktık…
Medya yok…
Yarısını almışlar parayı bastırıp, kalan yarısının da gırtlağına bastırıp…
*
Bir gece yatıp kalktık…
Ben yokum…
Muhterem karıma “Ben yok muydum
şu köşede yahu?” dedim…
“Yoksun, kovuldun” dedi…
Ağladı…
*
Bir gece yatıp kalktık…
Laiklik yok…
Devlet tekbirle açılıyor…
*
Bir gece yatıp kalktık…
“Türk” yok
*
Bir gece yatıp kalktık…
Bayrak yok…
*
Bir gece yatıp kalktık…
Yarısı gitmiş…
“Türkiye” de yok…
*
Bir gece yatıp kalktık, marşlar yok, andımız yok, bayramlar yok…
Bir gece yatıp kalktık, bu 4+4+4’tür dediler…
Çocuklar yok…
*
Bir gece yatıp kalktık…
Cumhuriyet yok…😪😪😪
*
Ve bir gece yatıp kalktık ki..
Biz yokuz…
*
Yatma o zaman…
Kaldır başını artık…
Bir böcek gibi ezilip, bir dal gibi kırılıp, bir sürü gibi güdülüp, bir toz gibi üfürülüp, bir ot gibi sökülüp, bir kuş gibi vurulacağına…
Yatma…
(3 Ocak 2015)
“Bundan böyle seçimler göstermelik olacak… Sandık olacak ama demokrasi olmayacak. Tek çare sivil itaatsizlik!”
Bu sözlerim nedeniyle bugünkü duruşmada savcı hakkımda hapis talep etti. Takdir elbet mahkemenin…
Ama artık “Ben bu hileli düzeni reddediyorum” demek bile suç sayılıyor.
Diyeceğim bu kadar…
Böyle Başsavcı-Adalet Bakanın varsa, seçim kazanmak için çalışmaya hiç gerek yok. Bırak kim seçilirse seçilsin!
Bir adet Savcın, bir adet Adalet Bakanın olsun yeter.
İstersen seçilmişini al, istersen hırsızını al!
Gelmedi mi, at içeri. İçişleri Bakanı, kişi hakkında kesinleşmiş yargı kararı yokken, Başkanlığını düşürsün. Henüz iddianame yazılmadan mala mülke el koy.
Ohh demokrasiye bak! Suyundan da koy Hacı...
OKUMADAN GEÇMEYİN!!!
Her defasında gözümden yaş gelerek okuyorum:
Gazi M.Kemal, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladı.
Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.
- Merhaba nine.
Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
- Merhaba dedi.
- Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayıp;
- Neden sordun ki, dedi. Buraların sahabisi misin? Yoksa bekçisi mi?
Paşa gülümsedi.
- Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?
Kadın başını salladı.
- Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği, kavruk köylerinden birindenim. Bizim muhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.
- Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
- Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da... Benim iki oğlum da gavur
harbinde şehit düştü. Memleketi gâvurdan gurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip muhtara anlatinca, o da bana bilet aliverip saldi Angara'ya, giceleyin
geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan
oraya vurup duruyom bey.
- Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı? Kadının birden yüzü sertleşti.
- Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki.. O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden gurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşiyoz. Sunun bunun gâvurun köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşa'yı bulacağım yeri deyiver.
Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek;
- Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanimizdir... Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu dedi.
Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp
Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü Ata'nın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı;
- Tek ineğimin sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye
getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;
-'Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin.
Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun.'
Bu yazıyı okurken duygulanan veya ağlayanlar varsa, hala umut var demektir..
Ortada dolaşan saçma sapan elektronik postaları 10 kişiye yollamak yerine, bu tür yazıları herkese yollarsak belki Ata'mızın değeri daha çok anlaşılır....
Ne dersiniz?
Alıntıdır..
SOLCU bir banker görmedim,
Her derde deva diye bitkisel ilaç satan SOLCU görmedim,
Yüz liraya on kavanoz bal satan SOLCU görmedim,
Dağ başında, deniz dibi diye arsa satan SOLCU görmedim,
Hastalıkları iyi ederim diye muska yapan SOLCU görmedim,
Kadın göbeğine arapça yazılar yazan SOLCU görmedim,
Cin çıkartacağım diye kadın-erkek badeliyen SOLCU görmedim,
Okunmuş elma, armut satan SOLCU görmedim,
Kitap yakan SOLCU görmedim,
Devleti soyan SOLCU görmedim,
Yurttaşı dolandıran SOLCU görmedim,
Para için ayaklara kapanan SOLCU görmedim,
Genç kızlara sarkıntılık eden SOLCU görmedim,
Okumayan SOLCU görmedim,
Hırsızlık eden SOLCU görmedim,
İhaleye fesat karıştıran SOLCU görmedim,
Rüşvet alan SOLCU görmedim,
Mafya bozuntusu SOLCU görmedim,
Dini inançları kullanan SOLCU görmedim ...
Deve sidiği şifadır diyen SOLCU görmedim,
SOLCU iknası zor, etkilemesi zor birisidir,
Ama dost, arkadaş, yoldaştır,
Düşeni kaldırır, ekmeğini böler, inancına ölümlere gider ...
#SebahattinAli
Atatürk ömründe tek bir soruya cevap veremedi
Soru şuydu ;
Mustafa kemaL, Mersin gezisindeyken şehirde gördüğü büyük binaları sormuş.
- bu köşk kimin?
- Kirkor'un
- Ya şu koca bina kimin?
-Yargo'nun
- Ya şu?
- Solomon'un
Atatürk Sinirlenerek sormuş.
' Onlar bu binaları yaparken siz neredeydiniz !? '
Toplananların araSında bir köyLünün Sesi duyuLur;
- Biz yemende tuna boylarında balkanlarda
Arnavutluk Dağları'nda, Kafkas'larda, Çanakkale'de savaşıyorduk Paşa'm !
Atatürk bu hatırasını anlatırken 'Hayatta cevap veremediğim yegane insan bu aksakallı ihtiyar oLmuştur.'
demiştir.
Şimdi ise benim cevap bulamadığım bir soru var !?
-bu şeker fabrikaSı kimin?
-İsraiLin !
-Tekel kimin?
- İsraiLin!
-Sümerbank kimin?
-İngilterenin !
- Seka kimin?
-Yunanistanın!
-Pektim kimin?
- Amerikanın!
- Peki ya tüpraş kimin?
- Amerikanın!
-Telekom?
-Amerikanın!
-Limanlar kimin?
-Yunanistanın!
Peki onlar bunları alırken siz neredeydiniz Türk haLkı !?
Hangi cephelerde savaşıyordunuz da bunları kaybettik?
Susma Lan ! Susmaa !
Birşey söylee. Vatanım için şunu yapıyordum da kaybettim de !
O aksakallı dedemin söylediği gibi birşey söyle!
Şu Şehit kanlarıyla suLanmış toprağa girmeye yüzün oLsun !
Sen yaa elleri titreyen.. Sen evett.. Yazık yaa . .
Ata'm bu yaşananları görse kalpten giderdi.
Ata'sını sadece belirli günlerde anan zavallı Türk gençLiği.
Hiç bir şey yapamıyorsan paylaş be kardeşim... !
NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE. .🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷
ÇOK ÖNEMLİ İBRETLİK BİR HİKAYE....
" Eşimle ben tayinlerle birçok il ilce dolaştıktan sonra , 2000 yılında tayinle Manisa'ya geldik.
Çocuklarımız liseye gidiyordu.
İlk defa geldiğimiz Manisa'yı çok sevdik.
Önce kirada oturuyorduk, nasıl olsa başka bir şehre tayin ihtimalimiz vardı.
Ancak yıllar geçtikçe, Manisa'dan ayrılamıyacağımızı anlayıp , buraya yerleşmeye karar verdik
Krediyle ev aldık, çocuklar üniversiteye başlamıştı, bizim de emekliliğimiz yaklaşmıştı.
Eşim polis , ben öğretmendim.
Önce ben emekli oldum , birkaç yıl sonra da eşim...
Bu arada oğlumuz evlendi, kızım nişanlandı,
her şey çok güzeldi.
İşleri gereği çocuklar ayrı şehirlere gittiler . Tatillerde , bayramlarda bir araya gelip , hasret gideriyorduk.
Bu mutluluk çok uzun sürmedi.
Hani dünya bir imtihan sahnesidir ya , benim payıma da o kötü hastalık düştü.
Halsizlik, iştahsızlık, çabuk yorulmalarla başlayan şikayetlerim , aslında bedenimi saran kötü tümörün işaretleriymiş.
Ege üniversitesinde başlayan tedavi ve bende artan korku hayatımı alt üst etmişti.
Öyle çaresiz, öyle halsizdim ki...Ne yapacağımı bilemiyor, benliğimi saran bu berbat sarhoşluktan biran önce kurtulmak istiyordum.
Tedavimle uğraşan doktor, temiz havalı, doğal bir ortamın bana iyi geleceğini, toprakla uğraşmam gerektiğini söyledi.
İlerlemiş hastalığı ancak bu şekilde zayıflatıp, normale dönebilirdim, aksi halde...
Çevreye çok duyurmadan bu hastalıktan kurtulmak istiyordum, kimsenin benim için üzülmesini, hastalığımla kimseyi meşgul etmek istemiyordum.
Hastalığımın altıncı ayında , tahlil sonuçlarını alıp eve geldiğimde , koridorda valizler gördüm.
Eşime sorduğumda neye uğradığımı şaşırdım.
Kısacası eşim ölümcül hastalığı olan bir kadınla uğraşmak istemiyordu.
Marmaris'teki yazlığa gideceğini , bir ay içinde boşanma davası açacağını söyledi. Oturduğumuz ev bana Marmaris'teki ev ona kalacaktı.
Ben daha hastalığın ciddiyetini hazmedememişken bu haber yüreğime kurşun gibi saplandı.
Söyleyecek bir şey yoktu , eşim boşanmaya kararlıydı.
Bir ay içinde geçimsizlik vs gibi bahaneler bulmalıydım. Hasta olduğum için boşanmak zorunda kalmak çok ağırıma gidiyordu.
28 yıllik eşim , bana hiç beklemediğim ağır bir darbe vurup gitti.
Birinci katta oturuyorduk.
Apartmanın küçük bahçesine bakarken , yaşadıklarımın bir kabus olmasını diliyor , sessiz gözyaşlarımı akıtırken, şifa ve dayanma gücü versin diye Allah'a yalvarıyordum.
O an Allah'ın izniyle iyileşip normal hayatıma dönebileceğime dair içime müthiş bir inanç doldu .
Apartmanın küçük bahçesi, tohumlar , çiçek ve sebzeler benim yaşama sevincim olacaktı.
Öyle de oldu.
Bu arada eşim giderken komşulara , yazlıktaki evi tadilat için gittiğini söylemiş.
Ben küçük bir çapa alıp işe başladım.
İlk günler on dakikada nefessiz kalıyordum, zamanla bu süre uzamaya başladı.
On beş gün içinde çapa işini bitirdim , gübre aldım, toprağı ekilecek hale getirdim.
Komşular da heveslenip , bana yardım etmeye başladılar.
Bahçeyi, tohumlar ve saksı çiçekleriyle doldurduk.
Nisan ayında tohumlar çıkmaya başlayınca yaşadığım mutluluğu hayatım boyunca unutmayacağım.
Bir aydan fazla bir zaman geçmişti, bu süre içinde kendimi boşanmaya, hayatı bir başına yaşamaya alıştırmaya çalışıyordum.
Arada bir , hastalığı yüzünden eşi tarafından terkedilen var mıdır , diye düşünüyordum.
Bahçem yeşerdikçe ben de iyileşiyordum sanki.
Mayıs ayının ortalarında telefonla hastaneye çağrıldım .
Tahlillerle ilgilidir diye gittiğimde, hayatımın şokunu yaşadım.
Eşim Manisa'ya gelirken Sabuncubeli'nde trafik kazası geçirmiş, yoğun bakıma alınmıştı.
2010 yılı Mayıs ayının ılık bir perşembe günü benim hayatımın dönüm noktası oldu.
Doktorlar eşimin durumunun ağır olduğunu,
her şeye hazırlıklı olmamı söylediler.
Bu arada telefonunu bana verdiler.
Akşam üstü saat beş sularında eşimin telefon çaldı .
Arayan avukattı, eşim boşanma vekaleti vermeye geleceğini söylemiş, gecikince avukat merak etmiş o yüzden aramıştı.
Eşi olduğumu söylemedim. Ağır bir kaza geçirdiğini, hastanede olduğunu söyleyip telefonu kapattım.
Ama allak bullak olmuştum.
Eşim benimle boşanmak için vekalet vermeye gelirken bu kazayı geçirmişti.
Sadece "Takdiri ilahi " dedim.
Bir şey düşünemiyordum. Boşanacağımızdan kimsenin haberi yoktu.
O yüzden eşim iyileşinceye kadar bunu kimseye söylemiyecektim.
Eşim yoğun bakımdan çıktıktan sonra da bir çok ameliyat geçirdi, ancak tekerlekli sandalyeye mahkum oldu.
Omuriliği zedelendiği , beyin kanaması geçirdiği için felç olmuştu.
Hastaneden çıkınca eve getirdim , ona bakmaya başladım.
Konuşamıyor ama hareketleriyle derin bir pişmanlık içinde olduğunu söylemeye çalışıyor, zaman zaman gözlerinden pişmanlık yaşları döküyor.
Ne çocuklarım , ne de yakınlarım eşimin boşanma davası açmak için gelirken kaza geçirdiğini bilmiyor.
Eşime Allah rızası için bakıyorum .
Şimdi düşünüyorum da eşimi affettim mi ? Bilmiyorum , ama kırgınlığım hiç geçmedi...
Eşime her baktığımda hayatın nasıl ibretlerle dolu olduğunu görüyor, şifa versin diye Allah'a yalvarıyor dua ediyorum.
Beni tümörlerden , kötü hastalıktan kurtaran rabbim ; hastayım diye benden boşanmak isteyen eşimi yatağa mahkum etti.
Anlayana bundan büyük ibret olur mu?.."
Allah hasta kullarına şifa, bakanlara da sabır ve merhamet versin.
Allah kimseyi başkasının umuduna Bırakmasın...
Alıntı..
Bu bir vicdan yazısı.
Belki dili o yüzden ağır olacak.
Bu yazıyı da sanırım en iyi, PKK terörüne karşı mücadele etmiş olanlar, kanın nasıl aktığını görenler, gerçekten acı çekenler ve acı-çile çekenleri hissedebilenler anlayacak.
Bir empati yapmaya çalışın lütfen:
Bir tecavüzcü; gözleriniz önünde bir adamın annesine, eşine, kız kardeşlerine tecavüz ediyor. Eğer o adamda onur, vefa, erkeklik, namus, akıl varsa o tecavüzcüye ne yapar?
Emin olun, PKK terör örgütü ve onun elebaşı Apo’nun Türkiye’ye, Türklere ve Kürtlere yaptığı o tecavüzcünün yaptıklarından çok daha ağır, çok daha incitici, çok daha onur kırıcıdır.
Arkamızdan vurmuşlardır, ihanet etmişlerdir, ülkemizi parçalamaya, kardeşliğimizi bozmaya kalkmışlardır, coğrafyamızı emperyalistlere peşkeş çekmişlerdir, binlerce Mehmetçik’i ve masumu katletmiş, sayısı bilinmedik Kürt kızının namusuna el uzatmışlardır.
O zaman sorumuz şu:
İnsan eli kanlı bir pisliği başının üstüne mi koyar, ayağının altında mı alır?
İtibar mı verir, muhatap mı kabul eder, adam yerine mi koyar, meşruiyet mi verir, otorite mi sayar, yoksa ona dünyada cehennemi mi, pisliğin, zilletin dibini mi yaşatır?
Cevap öncelikle sizin imanınızla, vicdanınızla, namusunuzla, vafanızla ilgilidir.
Çünkü konu önce siyasi, etnik, demografik ya da jeopolitik değil, vicdani, ahlaki ve imanidir.
Öte tarafıyla siyasetin, stratejinin, jeopolitiğin kaynak kodu rahmani ve ahlakidir. Hiçbir siyaset, strateji ve jeopolitik çözüm ahlakla, onurla, vicdanla, vefayla, insanlıkla velhasıl Rahman ve Rahman’ın emanetleriyle uyumlu değilse sorumlularına dünyada ve mahşerde yaşatacağı şey zillettir.
Bugün bir kez daha eli kanlı cani, örgütünün yaptığı her türlü ihanetten kötülükten sorumlu olan teröristbaşı Apo’nun ne mesajlar verdiğini konuşuyoruz.
Bazıları onu onurlandırıyor, reklamını yapıyor, yüreğine basıyor, medet umuyor, ayağına gidiyor, otorite olarak tanıyor.
Bunu neden yapıyorlar?
Bilmiyorum, kendilerine sorun.
Belki ne yaptıklarını biliyorlar, belki bilmiyorlar.
Ama neden yaptıklarını açıklayamıyorlar da.
Temiz, onurlu ve vefalı vicdanlara ve akıllara inemedikleri kesin. Sadece bilinmez bir amaç uğruna “Terörsüz Türkiye” sözünü bir silah olarak kullanıyorlar.
Aklı, vicdanı, imanı, sağduyusu, kanın acısını bilen hiç kimse “Terörsüz Türkiye” hedefine “Hayır” demez zaten. Ama aklı, vicdanı, imanı, sağduyusu olan, kanın acısını bilen hiç kimse de bunun sinsi bir hainle ve onun aşağılık bölücü örgütüyle olmayacağını bilir.
///
Süreci başlatanlar “en ufak bir taviz verilmeyecek, terör örgütü kayıtsız şartsız silah bırakacak” diyorlardı.
Sinsice getirildiğimiz noktaya bir bakın lütfen: Aklanma-meşrulaştırma-muhatap alınma-otorite ilan edilme süreçleri yaşatılan eli kanlı cani teröristbaşı Apo; artık Türkiye’yi bölünmeye taşıyacak;
- Sözde anayasal vatandaşlık,
- Sözde barış yasaları,
- Sözde demokratik toplum,
- Sözde entegrasyon kisvesi altında…
Anayasanın değiştirilmesinden, üniter devletin parçalanmasından, devletin ve egemenliğin çöküşünden bahsediyor, yol, yordam, yöntem gösteriyor.
Çok merak ediyorum, acaba kaç kişi bu caninin söylediklerinin anlamını, amaçlarının ne olduğunu sorguluyor?
Örgüt ve elebaşı, terör-eylem-parçalama-nüfuz etme metodlarını değiştiriyor, amaçlarını değil.
Bu terör stratejisiyle yapısal bütünlüğünü, ideolojisini, karar mekanizmalarını, silahlarını ve niyetleri muhafaza altına almak istiyor.
Böylece 40 yıldır silahla yapamadığını yeni bir metotla, yeni bir faza geçiriyor.
Yani yılan kabuk değiştiriyor.
Biz de izliyoruz.
//
Aslında benim sözüm terör örgütüne, onun elebaşına ve onları himaye eden, kötülük dolu bir coğrafya ve meşum bir gelecek kurgulayanlara değil.
Bugün Kürt’üyle Türk’üyle bir millet teröre ve elebaşına bu kadar yüz veriyor, medet umuyor, otorite kabul ediyor ya da meşrulaştırıyorsa, çareler denizinde gidip bir yılana sarılıyorsa, o toplum bırakın fiziki bir işgali, çok daha ötesinde;
- Bir hakikat bilgisi krizi,
- Bir ahlaki çöküş,
- Bir iman bunalımı,
- Bir zihinsel işgal,
- Bir insanlık, onur, vefa ve hafıza krizi yaşıyor demektir.
Ve artık her şeye müstehaktır.
Ama inanıyorum…
Türk milleti, Kürt’üyle, Türk’üyle bu varoluşsal zafiyeti öyle ya da böyle aşacaktır.
Ya aklı, vicdanı, onuru ve imanıyla.
Ya da çok acı bedeller ödeyerek.
Vicdanı, aklı, imanı, sağduyusu, ahlakı, vefa duygusu ve hafızası kalanlar bu günleri unutmasın ve tarihe bir not düşsün.
Saygılarımla…
Abdullah Ağar
27 Şubat 2026
Develer tellal, pireler berber iken, Samsun cigarasının içinden odun çıktığı günlerde…
İstanbul’la Ankara arasında “alo” diyebilmek için santrala yazdırıp altı saat beklediğimiz, cep telefonunun sadece Kaptan Kirk tarafından kullanıldığı, sokaklarda ayı oynatıldığı, kalantorların Murat 124’e bindiği, Anadol’un kaportasının inekler tarafından yenildiği rivayetlerine inanılan, salça sürülmüş ekmek dilimi dönemlerinde…
Mutfak zeminlerinin muşamba kaplandığı, tencere kalaylattığımız, arap sabunu kokulu zamanlarda…
Avaramu’yu ezberleyen kızlar Raj Kapoor’a hastayken, Ömer henüz turist bile değilken, Vahi Öz’e güldüğümüz, zavallı Ayşecik’in zengin babasından habersiz, kötü kalpli üvey anne yanında çileler çektiği, “n’ayır”, “n’olamaz”lı yıllarda…
Mesut Bahtiyar’dan şarkılar dinlediğimiz, Cem Karaca’nın İzmir fuarını zangır zangır salladığı, Özay Gönlüm’ün yaren’ini tıngırdattığı, yerli Elvis Erol Büyükburç’la kalipso kralı Metin Ersoy’un gazinoları inim inim inlettiği, Cemal Kamacı’nın kroşe patlattığı, Metin Oktay’ın ağları deldiği, Neil Armstrong ay’a falan ayak basmadı, hepsi Hollywood tezgâhı diye iddiaya girilen, , Ümit Besen’in masasının ayağı kırık, pantolonların paçası bol ve Kastelli bankerken…
Muavinli dolmuşçuların Orhancı-Ferdici diye birbirini solladığı arabeskli sabahların, Barış Manço’nun “lambaya püf!”, dediği elektrik kesintili akşamlarında, mum ışığının gölgesinde parmaklarımızı eğip bükerek duvarda tavşan yaptığımız, yün fanilaları soba askısında kuruttuğumuz, Killing okuduğumuz, başka eğlencemiz olmadığı için radyoda arkası yarın’lara kulak kesildiğimiz - Avanak Avni’yle tanıştığımız, Zübük’ün kaleme alındığı, , şehirlerarası otobüslerde sigara içildiği, damalı taksiler çağında…
Turnike atmayı Beyaz Gölge’den öğrendiğimiz, Doktor Richard Kimble babamızın oğluymuş gibi, şerefsiz Falconetti’ye küfürler ettiğimiz, polisimizi Komiser Colombo, hukukumuzu Avukat Petroçelli’den ibaret sandığımız, Kunta Kinte gibi zenci olmadığı halde, Isaura’nın neden köle olduğunu anlayamadığımız, yamuğunu gördüğümüz arkadaşlarımıza “-N’aber lan Ceyar?”, diye seslendiğimiz, saat kurup, sabahın kör karanlığında kalkarak, uykulu gözlerle Muhammed Ali’nin(Hristiyan iken adı Cassius Clay idi) maçını seyrettiğimiz, onunla birlikte “kelebek gibi uçup arı gibi soktuğumuz” masum tiryakiliklerde…
İstanbul’da basılan gazetelerin, ülkenin diğer şehirlerine ancak ertesi gün, uzak il ve ilçelere ise bir kaç gün sonra ulaşabildiği, TV kanalı olarak sadece TRT’nin var olduğu, haberleri Jülide Gülizar’ın Zafer Cilasun’un okuduğu, “bizim ahali akıl edemez.”, diye düşündüklerinden olsa gerek; 'televizyonunuzu kapatmayı unutmayınız!', diye uyarı yazısı koydukları, “
Çamaşır makineleri merdaneli, iken....
Ve, dönüp bakıyoruz geriye…
Wi-fi’larımız, iPad’lerimiz, akıllı telefonlarımız, çanak antenlerimiz yoktu ama, daha mutluyduk galiba.......
Yaşayanlara gelsin
Alıntı
İHANET MÜZESİ
Yılmaz Özdil’in yazdığına göre CB Erdoğan kendi adına bir müze yaptırıyormuş. Maaşlarından biriktirdiği kendi parasıyla mı? Bilmiyorum!
Kasımpaşa’da, Osmanlı Donanma Komutanlığının Karargahı olan binayı restore ettirerek, (Kendi parasıyla mı? Onu da Bilmiyorum)
“12.-13.-14. CB Erdoğan Müzesi” haline getirilecek ve CB Erdoğan’a gelen armağanlar orada sergilenecekmiş! (CB Erdoğan’ın bu üç mazbatası da bende mevcuttur)
Tebrik ediyorum ve müze fikrini destekliyorum. İnşallah tez zamanda müzenin açılması İslam Alemine nasip olur…
İzniniz olursa ben bu MÜZE fikrini geliştirmek istiyorum!
Bir kere bu bina çok büyük ve iki katlı. DOĞRU Parti, Türk Milletinden Siyasi Sorumluluk Yetkisi alırsa, CB Erdoğan’ın eşyalarını müzenin üst katına taşıtacağız. Henüz taslak halindeki müzemizi projelendirmek için başta
Sayın Yılmaz Büyükerşen, Yılmaz Özdil-Sunay Akın’a danışacağız. Umarım yardımlarını bizden esirgemezler.
Taslak olarak düşüncelerimi arz ediyorum. Her türlü fikir desteğine açığız!
Müzenin girişinde konukları Dante’nin “İlahi Komedya” eserinden alınan söz karşılayacak; Cehennemin en derin katı, ihanet edenlere ayrılmıştır!”
İçeride sizi önce, CIA Elemanı FETÖ ile AKP arasındaki serüvenin safhaları karşılayacak. FETÖ ve Erdoğan yanyana oturuyorlar. Fonda sponsor olan kamu kuruluşlarının isim ve logoları var. Konuşma yapan ve “Muhterem Hocaefendi’ye” bağlılıklarını sunan Siyasetçi-Belediye Başkanlarını FETÖ ve Erdoğan ağlayarak alkışlıyorlar!
Hemen yanındaki stant da, FETÖ-Sadullah Ergin-Bekir Bozdağ ve Yüksek Yargı Üyelerinin Yargıtay-Danıştay seçiminde, hangi Cemaat Üyelerinin seçileceği çalışması görüntülenecek!
Üçüncü stant da FETÖ, ağzından alev çıkan bir canavara dönüşmüş “Allah Evinize Ateş Salsın” diye bağırırken, aynı anda Erdoğan’ın “Haşhaşin bunlar, inlerine gireceğiz” diye attığı naralar var. Bu bölüm, Chopin’in cenaze Marşı eşliğinde, “Ne istediler de vermedim” türküsüyle sona erer!
Diğer salonda 1. Ve 2. Çözüm-İhanet Süreçleri anlatılacak.
Seyyar Tuvalet gibi, Seyyar Mahkemelerin açıldığı Habur Rezaleti gösterilecek. Dönemin Şırnak Valisi Ali Yerlikaya’nın Balmumu heykeli, konukları karşılayacak!
Büyük salonda sizleri, Köprü-Otoyol-Tünel maketleri karşılayacak.
Çin’de yapılmış bir Köprü maketi ile AKP’nin yaptırdığı Çanakkale Köprüsü maketi yan yana sergilenecek. Yapım süreleri, maliyetleri yıllara göre Amerika Dolar paritesi bazında hesaplanıp, kimin ne kadar kazıklandığı ve bu avanta paraların kime gittiği belgeleriyle gösterilecek!
Çıkışta, Bahçeli ile Öcalan’ın beraberce okşadıkları Sinemacı Sırrı’nın resmi ile, Türk Askerlerini yakan HTŞ lideri Colani ve Öcalan’ın oğlanı Mazlum Abduş ile kucaklaşmış keresteci Tom Barack’ın fotoğrafı ile uğurlanacaksınız.
Görebildiğim kadarıyla müzenin alt katı yetmeyecek. Bence AKP nasıl Cumhuriyetin tüm eserlerini, kira gelirinden daha düşük fiyata sattı ise, biz de müzenin üst katındaki çulu çaputu ederiyle satıp, müzenin tamamını dolduracağız galiba!
Tuvaletler hemen çıkışta! Kapısında Trump’ın ve Netanyahu’nun resmi olan taraf Erkeklerin, kapısında Pervin Buldan’ın resmi olan taraf ise Kadınların tuvaletidir. Lütfen karıştırmayın, yapacağınız yeri bilin ve bulmak istediğiniz gibi bırakın…
Sağlık ve başarı dileklerimle 17 Ocak 2026
Rifat Serdaroğlu
DOĞRU Parti Kurucu Genel Başkanı
Fatih yoğun bakımda, ölümle yaşam arasında mücadele ederken annemle aramızda geçen bir anı anlatmak istiyorum.
Fatih ölmeden iki gün önce annemin ayağı kırılmıştı; alçıdaydı ve yürüyemiyordu. İlk haberi alınca babamla hastaneye koştuk, annem evde kaldı. Hastanede sabahladık. Doktorun umutsuz konuşması üzerine sabah annemin yanına döndüm. Ona bu haberi nasıl anlatacağımı bilmiyordum.
Eve girdiğimde annemin Fatih’in kıyafetlerini yıkadığını gördüm.
“Fatih eve gelince giysin,” dedi.
Dayanamadım,
“Anne, yaşayacağını mı düşünüyorsun?” dedim.
“Tabii ki yaşayacak,” dedi. “Gelecek, bunları giyip yatağında yatacak.”
Doktorun söylediklerini anlatamadım. Atar damarının kesildiğini, organlarının ağır hasar aldığını 12 kere bıçaklandığını söyleyemedim. Gittim, ağlaya ağlaya Fatih’in çamaşırlarını astım. Akşamına Fatih’i kaybettik.
Şimdi sizden ricam: Lütfen paylaşımlarımı sadece okuyup geçmeyin. Paylaşın, beğenin, yorum yapın. Bu davada kamuoyunun desteğine ihtiyacım var.
2. Duruşma:
📍 28 Ocak – 14.30
📍 Ankara Adliyesi, Söğütözü Ek Hizmet Binası
Lütfen ses olun. 🙏🏻
#Fatihacaciicinadalet #FatihEmsalOlsun
#şöyleki #KarneGünü #KademeArtıkŞart