D. Kupasında başarılı olmamamız çok normal . Hakemlerimizin olmadığı bir turnuvada şampiyon olsak ne yazar . Bu rezillik , Maalesef kimsenin umurunda değil . Dünya futbol alemi tarafından başarısız oldukları için değerlendirilmeyen bu hakem gurubu ne yazık ki ligimizde maç yönetecek😡
Ne zaman tepki verilecek diye bekledim. Maalesef herkes sus pus . Başkanın kızı Yaz’ı her sportif durumda yanında taşıması konuşmalara dahil olmasını normal mi görüyorsunuz Okan Buruk hıcanın oğluna laf ederken bizim başımıza geldi . 😡
FENERBAHÇE’miz, çok ama çok büyük bir camia..
Dünyanın dört bir yanında milyonlarca taraftarı var..
Birimizin değil, hepimizin FENERBAHÇE’si o…
Hani derler ya, “7’den 70’e” diye..
Aslında konu Fenerbahçe olunca, öyle de değil;
0’dan 100’e, hatta nefes alan herkese dokunan bir sevda bu..
Kimimize babadan miras,
kimimize çocukluktan kalan sarı lacivert bir hatıra,
kimimize renklerine duyulan tarifsiz bir aşk..
Kimimiz Armasına vuruluruz,
kimimiz Tarihine,
kimimiz Zaferlerine,
kimimiz temsil ettiği değerlere,
kimimiz tribündeki o büyülü atmosfere..
Tarifi kolay olmayan bir tutkudur bu..
Boşuna demiyoruz;
“Fenerli olmayan kimse bilemez, seni bizden başka kimse sevemez” diye..
Başka renklere gönül vermiş insanların bu sevdayı tam olarak anlamlandıramaması çok doğaldır..
Çünkü milyonlarca insanın, ortak paydası olan Fenerbahçe’yi, “tanımla” deseniz, herkes size kendi Fenerbahçe’sini anlatacaktır..
İşte ben de kendi Fenerbahçe’mi anlatıyorum:
Benim için Fenerbahçe;
3 Temmuz kumpası öncesinde, Avrupa’nın dört bir yanında armasını, formasını, bayrağını gururla taşıdığım Spor kulübüdür..
Londra’da, Sevilla’da, Bükreş’te, Marsilya’da, Eindhoven’da sarı lacivertin tüm vakarını, omuzlarımda hissettiğim gururdur..
Benim için Fenerbahçe;
2011 yılında, sporun beş ana branşında şampiyon olup, Bağdat Caddesi’ne “Bildiğiniz başka oyun var mı?” pankartını astığımız, o büyük kudrettir..
Tarihi zaferlerle büyümüş, taraftarına mutluluk ve özgüven veren dev bir çınardır..
Benim için Fenerbahçe;
yalnızca bir spor kulübü değil, Kurtuluş Savaşı’ndaki duruşuyla, bu memleketin onurlu hafızasına kazınmış bir direniş sembolüdür..
Ve sonra…
Benim için Fenerbahçe, 3 Temmuz kumpasıyla birlikte bambaşka bir anlam kazanmıştır :
Çünkü o günden sonra Fenerbahçe sadece skorların, kupaların, puan cetvellerinin konuşulduğu bir kulüp olmaktan çıkmış;
"karanlığa karşı omuz omuza verilen büyük bir mücadelenin adı", olmuştur.
Düzce Topuk Yaylası’ndan başlayan,
Bağdat Caddesi’ne uzanan,
Boğaz Köprüsü’nden Metris’e,
Silivri’ye,
Çağlayan Adliyesi’ne kadar süren o destansı yürüyüş..
Sarı lacivert renklere gönül veren milyonların,
bir kulübü değil; haysiyetini, iradesini ve geleceğini savunduğu günlerdi o günler..
Memleket, dışarıdan kurgulanmış kirli planların taşeronluğunu yapan bir yapının elinde, adım adım kuşatılmaya çalışılırken,
biz “FETÖ’nün p**leri yıldıramaz bizleri!” diye haykırıyorduk..
“Sana kalkan ellere kalkan olacağız!” derken,
aslında yalnızca başkanımıza ya da yöneticilere değil;
"Fenerbahçe üzerinden teslim alınmak istenen, bütün bir iradeye" sahip çıkıyorduk..
Fenerbahçe o gün sarı lacivert bir duvardı..
Ve ben o duvarın içinde, unutamadığım sayısız ana tanıklık ettim..
12 Mayıs 2012 gecesinde, kendi stadımızda ortada hiçbir taşkınlık yokken, yine aynı karanlık yapının emrindeki güçler tarafından gaz saldırısına uğradığımızda;
daha o tarihlerde henüz 14 yaşında olan oğlumun, kendinden küçük çocukların üzerine kapanıp onları korumaya çalıştığını gördüm..
İşte o an anladım..
Fenerbahçe bazen bir arma değildir sadece..
Bazen bir çocuğun, korkunun ve paniğin ortasında, gösterdiği cesarettir..
Bazen milyonların aynı anda dimdik durabilmesidir..
Bazen de insanın hayatı boyunca unutamayacağı bir karakter imtihanıdır..
Benim Fenerbahçe’m, tam da budur…
Kupalarla sevinen, yenilgilerle üzülen bir taraftarlığın çok ötesinde;
gerektiğinde bir memleket meselesine dönüşen, insanın ruhuna işleyen büyük bir aidiyet..
Tarihi silip atamazsınız…
3 Temmuz’u hiç yaşanmamış gibi yok sayamazsınız…
O kara günü, o kirli kumpası, o büyük direnişi hafızalardan söküp alamazsınız..
Benim gibi,
o süreci iliklerine kadar yaşamış,
Silivri yollarını aşındırmış,
Çağlayan’da haykırmış,
Bağdat Caddesi’nde omuz omuza durmuş insanlara;
“Artık 3 Temmuzcularla barışalım…” da, diyemezsiniz.
Biz o günleri televizyondan izlemedik..
Biz o günlerin tam ortasındaydık..
Gazını yedik, gözyaşını döktük, öfkesini yaşadık, bedel ödedik..
Kimlerin sustuğunu,
kimlerin pusuya yattığını,
kimlerin sevindiğini,
kimlerin ise dimdik durduğunu, unutmadık..
Bu yüzden bize hafıza dersi vermeye kalkmayın..
Bize “geçmişi geride bırakın” nasihati çekmeyin..
Çünkü bizim için 3 Temmuz, takvimde kalmış eski bir tarih değildir;
Fenerbahçe’nin varoluş mücadelesidir..
Henüz ölmedik..
Buradayız..
Ve biz buradayken,
3 Temmuz’un karşısında duranlarla,
o gün Fenerbahçe’ye kurulan pusuda rol alanlarla,
bugün hiçbir şey olmamış gibi yan yana gelinmesini sineye çekmeyiz..
Bizden sonra ne olur, zaman ne getirir, onu bilemem..
Belki bir gün yeni nesiller başka türlü düşünür..
Belki hafızalar zayıflar, acılar küllenir..
Ama bugün değil..
Biz hâlâ buradayken değil..
Aday olanlara da, aday olmayı düşünenlere de duyurulur:
Fenerbahçe’nin hafızasını yok sayarak,
3 Temmuz’u halının altına süpürerek,
o günün hesabını kapatmaya kalkarak, bu camianın vicdanında karşılık bulamazsınız..
Çünkü bazı defterler kapanmaz..
Bazı ihanetler unutulmaz..
Ve bazı yaralar, üstü örtülerek iyileşmez..
Çok Yaşa FENERBAHÇE💛💙
Piyasa Sohbeti :
Finansal piyasalarda en çok karıştırılan iki kavram:
"Tahmin" ve "Öngörü"
Ama mesele sadece kavram da, değil..
Zihniyet farkı..
İki Kavramı, Örneklerle açıklamaya çalışayım :
Tahmin nedir?
Bir Örnek : “Altın yükselecek.”
Net, Kesin, İddialı..
Ama içi, çoğu zaman boş..
Öngörü nedir?
Örnek : “4550 kırılmadıkça, 5100 potansiyeli var..”
Şartlı, Senaryolu, Risk içeren..
Yani aslında, gerçek piyasa dili..
Aradaki fark basit:
👉 Tahmin, kesinlik içerir..
👉 Öngörü, olasılık anlatır..
Ve acı gerçek şu:
Finansal piyasalarda kimse aslında, gerçeği duymak istemiyor..
Yatırımcıların büyük kısmı, analiz değil, onay arıyor.
Karar vermek için de değil…
Esasen, aldığı kararı meşrulaştırmak için “uzman” dinliyor..
Örneğin, “Altın yükselecek” diyen birini arıyor..
Çünkü al butonuna basarken, yalnız kalmak istemiyor..
Ve işler ters gittiğinde?
Suçlayacak birine ihtiyacı var..
Gerçek şu:
Bu bir bilgi arayışı değil..
Bu, aslında "sorumluluğu devretme" çabası..
Ama işin daha çarpıcı tarafı şu:
Gerçek bir uzman, çıkıp şartlı konuşur..
Senaryo sunar..
Rakamsal şartlara bağladığı olasılıkları izah eder..
Riski hatırlatır..
Ama bu, kimseyi tatmin etmez.
Çünkü bu dilde, sığınacak bir kesinlik yoktur..
Sorumluluk, hâlâ yatırımcının kendi üzerindedir..
Sonra ne olur biliyor musunuz?
👉 En çok dinlenenler, en doğru konuşanlar olmaz
👉 En çok dinlenenler, en iddialı konuşanlar olur
Ve zamanla…
Popülizm ağır basar..
Gerçek uzmanlar da, bu oyuna girer..
Öngörü sunmak yerine,
kesin konuşmaya başlarlar..
Çünkü izleyici kitlesi kesinlik ister..
Oysa Finansal Piyasalar, TAHMİN EDİLEBİLİR değildir..
Piyasa, OLASILIKLARDAN ibarettir..
Tahmin peşinde koşanlar, haklı çıkmaya çalışırlar..
Öngörüleriyle hareket edenler ise, risk yönetir..
Nacizane tavsiyem şudur ki;
Tahmin aramayın…
Senaryo arayın..
Çünkü piyasa haklıyı değil, hazırlıklı olanı ödüllendirir..
Son olarak şunu da ekleyeyim;
Eğer bir ‘uzman!’ size kesin konuşuyorsa, bilin ki, ya piyasa hakkında yanılıyordur…
Ya da bir nedenle! sizi etkilemeye çalışıyordur..
Bilginize, sevgi ve saygılarımla, mra🙋♂️
(14/15) İşte o yüzden Türkiye sevilmesi en zor ama sevilmeyi en çok hak eden Cumhuriyettir. Ve bu ve benzeri hikayelerin hepsi Cumhuriyete ve Cumhuriyet sevdalılarına aittir.+
(13/15) Evet bu Cumhuriyet o babanın evladını astı. Türkiye Cumhuriyeti böyledir; çokça karanlık, çokça ışık… Bu topraklarda hem idam sehpasının gölgesi vardır, hem bir gaz lambasının altında köy çocuklarına okuma yazma öğreten bir öğretmenin ışığı.+
(12/15) Annem heyecandan müfettişin adını bile sormamış. Adını köylülerden öğrenmiş. Raporu yazan müfettişin adı: Cemil Gezmiş. Deniz Gezmiş’in babası. Annem “Cemil Bey’in binbir eziyete katlanarak tekrar gelmesi kaderdi. Gelmeseydi bir yıl daha ayrı kalacaktık.” derdi.+
(11/15) İki ay sonra annemin tayini Ankara’ya, Tuzluçayır’a çıkıyor. Görev belgesini almaya gittiğinde, “Bugüne kadar en yüksek puanlı raporu alan öğretmen siz oldunuz,” diyorlar. Raporda şu cümle yazıyor: “Tüm tutum ve davranışlarıyla takdire şayan bir öğretmen.”+