32 yıl önce bugün, Kürt iş insanı Savaş Buldan işkenceyle katledildiğinde, kızı Zelal bir hastane odasında hayata gözlerini yeni açmıştı. Bir babanın son nefesiyle, bir bebeğin ilk nefesi aynı gün çakıştı.
Pervin Buldan bu kurumsal şiddetin ardından Galatasaray Meydanı’ndan meclis kürsüsüne uzanan iradi bir mücadele yürütürken; babasını hiç göremeyen Zelal, 26 yıl sonra kamerasını kendi evine çevirdi. Yıllarca ev içinde konuşulmayan o süreç, “Babam Hakkında: Katarsis” belgeseliyle somut bir hafıza kaydına dönüştü.
90’ların faili meçhul cinayetler sarmalına ve cezasızlık politikasına karşı bu arayış, sadece geçmişin bir yası değil; gerçeğin ve adaletin kuşaktan kuşağa devredilen somut bir takibi…
@PervinBuldan@Zelalalal
#3Haziran #SavaşBuldan #PervinBuldan #ZelalBuldan #FailiMeçhul
CASUSLUK DAVASI HAKKINDA SİLİVRİ'DEN NOTLARIM
Bugün, İstanbul Silivri Cezaevi'ndeydim. Gündemimde devam eden 'Casusluk Davası' ile ilgili görüşmeler ve aynı zamanda bazı ziyaretlerdi. Osman Kavala, Can Atalay, Onursal Adıgüzel, Hasan Akgün, Alican Uludağ, Merdan Yanardağ ve Tayfun Kahraman ile görüştüm.
Daha öncesinde Casusluk davası iddianamesini okumuş ve bilirkişi raporlarını incelemiştim. Özellikle Necati Özkan Bey ile de görüşecektim, ancak İBB duruşmaları devam ettiği için kendisiyle görüşemedim. Kendisiyle daha öncesinde herhangi bir tanışıklığım yoktu. Sadece cezaevine girdikten sonra bana bir mektup yazmış, dosyasını incelememi rica etmişti.
Necati Bey 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçim kampanyasının baş danışmanı, 42 yıllık iletişim danışmanı, 65 yaşında bir meslek insanı. Şirketini bu süreçte kapatmak zorunda kalmış, onlarca çalışanı işsiz kalmış.
"Siyasal veya askerî casusluk" suçlamasıyla yargılanıyor. İsnat edilen suç, TCK 328. İstenen ceza, 15 yıldan 20 yıla kadar hapis.
Aynı dosyada yargılananlar: Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ, 40 yıllık gazeteci, TELE 1'in kurucusu ve Hüseyin Gün adında Türkiye'nin İngiltere'de lobi çalışmalarında desteğine başvurduğu bir iş insanı.
Özet olarak iddianame diyor ki: 2019 İstanbul seçimlerinden 12 gün önce İmamoğlu'nun danışmanı Necati Özkan, Hüseyin Gün adlı iş insanıyla tanışıp İBB'den 17 çalışanın e-posta şifrelerini ona vermiş; bu sayede seçim "manipüle edilip" kazanılmış — bu da casusluktur.
İddianamenin 159. sayfadaki şu cümle davanın asıl motivasyonunu yoruma bile gerek duyulmaksızın açıkça ortaya koyuyor: ''Tüm bilgi, belge ve açıklamalar ışığında Siyasal Casusluk suçununun, özellikle 2019 yerel seçimlerini manipüle etme suretiyle desteklenen şüpheli Ekrem İmamoğlu'nun seçimi kazanması sağlanarak başta İstanbui olmak üzere, ülkemiz siyasetinde söz sahibi olunmasınrn amaçlandığı ve bu amaç doğrultusunda faaliyetlerin gerçekleştiği anlaşılmıştır.''
Dün, 13 Mayıs 2026'da İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi üç gün süren ilk celse sonunda dört sanığın da tutukluluğunun devamına karar verdi ve davayı erteledi.
Herkesin adaletle şahitlik yapabilmesi ve aklı selim ile bir kanaate varabilmesi için dosyaya ilişkin değerlendirmemi biraz ayrıntılı olarak paylaşıyorum.
👇🏼
İDDİANAME TEK BİR VERİYE DAYANIYOR
İddianamedeki tek sözde delil, 17 adet İBB çalışanının e-posta adresi ve şifresi. Üç kişiyi 20 yıla kadar hapse mahkûm etmek için sunulan ve delil olarak takdim edilen tek veri bu.
MAHKEMENİN KENDİ ATADIĞI BİLİRKİŞİNİN DEDİĞİ
Bilirkişi Dr. Öğr. Üyesi İsmail Sinan Tatlıgil'e göre:
🔴 17 e-posta adresi asıl veritabanından sızdırılmamıştır.
🔴 Veriler yıllar önce farklı platformlardan internete yayılmış, kamuya açık veri setlerinde zaten mevcut.
🔴 Veriler atılı suç tarihinden önce de bir kısmı 11 yıl, biri 18 yıl önce internette herkese açıktı.
🔴 Sızıntıların kaynağı İBB değil; başka sitelerin hacklenmesi sonucu ortaya çıkan eski veriler.
🔴 İddianamedeki teknik değerlendirmelerin önemli kısmı güvenilir bulunmamış.
Yani ortada "devlet sırrı" niteliğinde, gizli kalması gereken bir veri olmadığı yönünde ciddi teknik tespitler var.
SIZINTILAR AK PARTİ DÖNEMİNE AİT
Bilirkişi raporundaki tarihlere bakmak yeterli: 2008, 2016, 2017, Ocak 2019, Şubat 2019.
Ekrem İmamoğlu, İBB Başkanlığı'nı 27 Haziran 2019'da devraldı.
Yani sızıntıların tümü İmamoğlu göreve gelmeden önce olmuş. Sızıntıların yapıldığı yıllarda İBB Ak Parti'nin yönetimindeydi.
Belediye çalışanlarının e-posta şifreleri 2008-2019 arasında defalarca internete sızmışsa, bunun sorumluluğu kimde? O dönemin İBB yönetiminde mi, yoksa sızıntıdan aylar sonra göreve başlayan yönetimde mi?
İddianame, bir önceki yönetimin döneminde gerçekleşen veri güvenliği açıklarını yeni yönetimin "casusluğu" olarak sunuyor.
PEKİ TCK 328 NE DİYOR?
Kanunun lafzı açık: "Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla, gizli kalması gereken bilgileri, siyasal veya askerî casusluk maksadıyla temin eden kimseye onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası verilir."
Yargıtay'ın içtihadı (9. CD K. 2014/7360) bu suçun oluşması için şu 7 unsurun BİR ARADA bulunmasını şarttır:
1. Bilgi gerçek ve doğru olacak.
2. Suç tarihinde gizliliğini kaybetmemiş olacak.
3. Niteliği itibarıyla gizli olacak.
4. Bir çaba sonucu temin edilmiş olacak.
5. Yabancı bir devlet yararına temin edilmiş olacak.
6. Türkiye Cumhuriyeti zararına temin edilmiş olacak.
7. Failde özel "casusluk maksadı" bulunacak.
Bir tanesi eksikse fiil casusluk değildir.
TCK 328 VE YARGITAY İÇTİHADI BAKIMINDAN DEĞERLENDİRME
1. Bilgi gizli mi? HAYIR.
2. Devlet güvenliğine ilişkin mi? HAYIR.
3. Çaba sonucu mu temin edilmiş? HAYIR.
4. Yabancı devlet yararına mı? HAYIR. İddianamede tek bir devletin adı geçmiyor.
5. Türkiye zararına mı? HAYIR.
6. Casusluk maksadı var mı? HAYIR.
7. Lehine casusluk yapılan devletle anlaşma var mı? HAYIR.
Yedi unsurdan yedisi de eksik.
HÜSEYİN GÜN MESELESİ
İddianamenin "ana casus" diye gösterdiği Hüseyin Gün, 11 Mayıs duruşmasında bir belge sundu. Ekim 2016- Mayıs 2017 arası geçerli, kendi şirketleri Trident ve GPlus'a "Türk devleti adına ülke ilişkilerini yönlendirme, yönetme ve idare etme" konusunda tam yetki veren bir belge. İmzalayan, o dönemin Başbakanlık Müsteşarı, sonradan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay'dı. Hüseyin Gün aynı zamanda birçok Ak Partili bakan ve bürokrat için program organize etmiş, Türkiye'nin menfaatleri için lobi çalışması yapmış bir isim.
Üstelik Gün, duruşmada "Ben casus değilim, kimseye de casusluk yaptı demedim" dedi.
Duruşmada Necati Özkan'ın sorularına Gün'ün cevapları şöyle: — Sana talimat verdim mi? "Hayır." — Sana veri verdim mi? "Hayır." — İBB ile ilgili bilgi verdim mi? "Hayır." — Seçim manipülasyonu talep ettim mi? "Hayır."
ÜÇ SANIĞIN HÜSEYİN GÜN İLE İLİŞKİSİ
• İmamoğlu: Hayatında bir kez görmüş, İBB binasında nezaket ziyaretinde sırasında çekilmiş bir fotoğrafı var. Gün'ün sözüyle "bir dakika gördüm."
• Necati Özkan: 11 Haziran 2019'da tek bir görüşme. Hüseyin Gün, seçim sonrası İBB'ye hizmet satmak istemiş; anlaşılamamış; temas bitmiş. Görüşme, 23 Haziran seçiminden sadece 12 gün önce. Yani İmamoğlu'na seçim kazandırdığı iddia edilen "şebeke", seçimden 12 gün önce kurulup hiçbir iş üretmeden bitmiş.
• Yanardağ: Hüseyin Gün, mahkemede Yanardağ'ı yalnızca "manevi annem Seher Erçili Alaçam vasıtasıyla tanıdım" demekle yetinmiş. Aralarındaki temas üzerinden geçtiği ileri sürülen para transferinin tutarı ve niteliği, iddianamede dahi netleşmiş bir tablo oluşturmuyor.
İDDİANAMENİN SON CÜMLESİ
İddianamenin 159. sayfasında, kelimesi kelimesine şu cümle var:
"Tüm bilgi, belge ve açıklamalar ışığında Siyasal Casusluk suçunun, özellikle 2019 yerel seçimlerini manipüle etme suretiyle desteklenen şüpheli Ekrem İmamoğlu'nun seçimi kazanması sağlanarak başta İstanbul olmak üzere, ülkemiz siyasetinde söz sahibi olunmasının amaçlandığı ve bu amaç doğrultusunda faaliyetlerin gerçekleştiği anlaşılmıştır."
Bu cümleyi tekrar tekrar okumak gerekir.
İddianame, "casusluk suçunun amacı" olarak ne tanımlıyor? Açıkça yazıyor: bir seçimi kazanmak ve ülke siyasetinde söz sahibi olmak.
Oysa TCK 328 yabancı bir devlet yararına ve Türkiye zararına yapılan bilgi toplamayı suç sayar. Anahtar kelime: yabancı.
Eğer "seçim kazanmak ve ülke siyasetinde söz sahibi olmak" bir casusluk amacıysa, bütün partilerin amacı budur. Bu, demokrasinin tanımıdır.
İddianame bu cümleyle yalnızca üç sanığı suçlamıyor; demokratik seçim yarışının kendisini suç sayıyor.
Gerçekten şaka gibi.
İddiaya göre İmamoğlu ekibi, seçimden 12 gün önce kurulan bu temasla 2019 İstanbul seçimini manipüle etti. Yani bir taraftan devletin seferber edilmiş tüm gücü seçimi kazanamazken, karşı tarafın "bir iş insanının ücretsiz sosyal medya analizi ve 17 belediye çalışanının e-postası" ile seçim kazandığı iddia ediliyor ve bunun için en ağır cezalardan olan casusluk suçu zorlanıyor.
Bırakın delili, ortada suç işlendiğine dair bir karine dahi olmaksızın insanlar hakkında 15 yıldan 20 yıla kadar hapis isteniyor.
Sanıklardan biri ülkenin en güçlü cumhurbaşkanı adayları arasında, diğeri 65 yaşında 42 yıllık şirketini bu süreçte kapatmak zorunda kalmış bir iletişim danışmanı. Bir diğeri ise televizyonuna bu dava nedeniyle kayyım atanmış 40 yıllık bir gazeteci.
Adalet bunun neresinde duruyor?
Bu sorunun cevabını sağduyu sahibi herkes kendi vicdanında verebilir. Ben sadece belgeleri önünüze koydum.
Merdan Yanardağ duruşmada bir benzetme yaptı: "Yumurtasız omlet yapılabileceğini söylüyorlar. Ben bu iddianameyi yazanları MasterChef'e davet ediyorum."
Hukukun şakası olmaz ama bu dosya belki de bundan daha iyi özetlenemezdi. Yumurta yok, omlet var diyorlar; sızıntı yok, casusluk var diyorlar; suç yok, ceza var diyorlar.
Elbette bu ülkenin yargısı bir gün kendine dönüp, "bunu kim, ne için yazdı?" diye soracaktır. O gün geldiğinde bu iddianame, Türk yargı tarihinin utançlarından birisi olarak gösterilecektir.
Şebnem Ferah’a verilen reaksiyonu sadece ‘müzik zevki’ sanıyorsanız mevzuyu kaçırıyorsunuz.
İnsanlar sadece bir rock sanatçısına bilet almıyor. Kendi gençliğine, kaybettiği ülkeye, artık var olmayan bir atmosfere dokunmaya çalışıyor.
Bir dönem üniversite şenlikleri vardı bu ülkede. Gerçekten vardı. Öğrenci dediğin şey AVM’de story çekip kahve zincirinde oturan bir müşteri profili değildi sadece. Çimlerde saatlerce oturulurdu. Vega çıkardı. Şebnem Ferah çıkardı. Mor ve Ötesi çıkardı. İnsanlar birbirine benzemeden aynı yerde durabiliyordu.
Ve en önemlisi, herkes bu kadar öfkeli değildi.
Şimdi daha çok Z kuşağı, ‘Şebnem kim ya’, ‘vasat rockstar’ falan yazıyor. Yazabilir. Zevk meselesi. Kimse herkes aynı şeyi sevsin demiyor zaten. Ama bazı yorumlarda korkunç bir tarih yoksunluğu var. İnsan kendi yaşamadığı dönemin duygusunu küçümsememeli. Çünkü bazen cehalet, fikir sahibi olmak değil; bağlamdan habersiz özgüven oluyor.
Arkadaşlar, muhtemelen çoğunuz müziğe Spotify algoritmasıyla doğdunuz. Biz bir şarkının klibini görmek için saatlerce power, mtv falan açık bekliyorduk. Siz her şeye sınırsız erişimle büyüdünüz ama hiçbir şeye tam bağlanamadan büyüdünüz. Aradaki fark bu.
Bir de şu var. O dönem insanlar birbirini sürekli politik kimlik etiketiyle tartmıyordu. Şimdi bir sanatçının söylediği bir selam, ettiği bir cümle yüzünden komple insan silmeye çalışılıyor. Herkes birbirine savcı gibi davranıyor. Sürekli bir linç mahkemesi kuruluyor. Bu konuda bile ve bu çok yoruuc maalesef:)
Bu yüzden Şebnem Ferah’a olan ilgi sadece nostalji değil. İnsanların ‘normal’ hissedebildiği son dönemlerden birine duyduğu özlem. Tıpkıı Çilekeş'de olduğu gibi. Ama tabi ki ve tabi ki Şebnem'in sesini, müziğini, performansını, hep bi ağızdan o şarkıları söylemeyi özledik. Mevzuyu basitleştirmeyim :)
Ama kötü haber de şu ki, bazı şeyler geri gelmiyor. Mesele sadece bir konser hiçbir zaman değil. Ülkenin ruh hali değişti. Kampüs kültürü gitti. Ucuz konserler gitti. Bir arada yaşama refleksi gitti. Genç olmanın o hafif yanı gitti.
Şimdi geriye dönüp bunu anlatınca bazı insanların anlamaması çok normal. Çünkü insan hiç yaşamadığı bir kaybın yasını tutamaz. 🥲
@idefix den aldığım bir ürünü iade etmek istiyorum ancak firma geri iadesini almıyor bununla işgili @idefix de herhangi bir muhattap bulamıyorum. İnternette idefix ile ilgili böyle çok fazla şikayet okuyorum. @ideflx ne yapacağım?!
Muğla’nın Milas ilçesinde Akbelen Ormanı çevresindeki tarım arazilerinin acele kamulaştırılmasına karşı açılan dava kapsamında dün yapılan bilirkişi keşfine yönelik protesto sırasında gözaltına alınan Esra Işık tutuklandı
Esra Işık, bilirkişi keşfine gelen heyete böyle tepki göstermişti
"KUYUNUN DİBİNDEKİ CEVAHİR”
Bu “geride kalmışlık” duygusunu kimsenin tatmasını istemem. Sözle anlatılan, anlatıldıkça hafifleyen bir şey değil bu. İçine işleyen, taşınması güç, göğsü daraltan bir ağırlık…
Kapalı - açık her görüşmenin ardından o uzun koridorları yürürken, yanındaki memurun sesine bile kulak kapamak istediğin anlar…
Bir şey sorsa cevap vermeye mecal bulamadığın: “Hayırlı olsun, gözün aydın” dendiğinde için yanarak sadece “sağ olasın” diyebildiğin… Koğuş kapısında tekrar aranıp içeri tıkıldığında ise bir anda o sessizliğin içine bırakılmış, yapayalnız ve kelimenin tam anlamıyla “geride” kalmış hissettiğin bir ruh sarsıntısı…
Otuz dokuzuncu görüş günüydü. On beşi açık, yirmi dördü kapalı… Otuz dokuz gün ve otuz dokuz saat. Yalnızca on beş saatinde sevdiklerinin ellerine dokunabildiğin; kalan yirmi dört saatte ise camın soğukluğunun ardında yüzlerine bakabildiğin bir hasret. Ve her seferinde, o dar koridorlardan koğuşa geri dönerken içini kemiren o duygu: geride kalmış olmak, geride bırakılmış olmak…
Buna direnmeye çalışıyorsun. Yenilmemeye, teslim olmamaya…
Yanımda olan, beni unutmayan, sırtımı dayadığım sevdiklerim bu direnişin en güçlü temeli elbette. Ama yine de her görüş bitiminde kapı kapanıp yalnızlık üzerime çöktüğünde duyduğum şey, en hafif tabiriyle, derin bir iç çekiş. Toparlanmak için avluya yürüyüşe/voltaya atış… Sakinleşme ve küllerinden yeniden doğuş…
Bu kez eşim, kıymetlim, Filiz’im geldi… Bir saatlik bir görüş; cam arkasında, telefon ahizesinin soğukluğunda bir saatlik bir hasret giderme. Hayattan, kendimizden, kitabımdan, gelecekten konuşarak göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir saat… “Neden cam arkasından?” sorusunu dokuz aydır soruyorum ve hâlâ cevabı yok. Yine de onu gördüğüme sevindim; ama bu görüşten koğuşa dönerken, omuzlarımdan başlayıp göğsümdeki cevahire kadar çöken o derin yalnızlık hissi bugün daha başka, daha keskin bir yerden vurdu. Karartmadığım, sol mememin altındaki o cevahire…
Büyük üstat Nazım Hikmet’in dediği gibi:
“İçeride bir tarafın yalnız kalabilir,
Kuyunun dibindeki taş gibi.
Fakat öbür tarafın dünyanın kalabalığına
Öylesine karışmalı ki,
Sen ürpermelisin içeride…”
Kuyuya atılmış bir taş gibi hissediyorum koğuşa adımımı attığım anda. Hatta kuyunun dibindeki en sessiz taş gibi… Ama öbür tarafım, o kararmaya hiç izin vermediğim cevahir, dünyanın kalabalığıyla iç içe. Bu güzel halkın umutlarıyla, heyecanlarıyla, sevinçleriyle kaynaşmış bir halde. Burada yaptığım her yemekte, kurduğum her cümlede, içimde sakladığım her kırıntı umutta o kalabalığın sıcaklığı var.
İşte beni ürperten de bu: Kaynağını kırılmayan bir umuttan alan, içten içe büyüyen bir titreyiş. Ve biliyorum ki dışarıda aynı titreyiş çok büyük ve çok başka anlamlar taşıyor. Onlar için bu, yaklaşan bir hesabın, gecikmiş bir yüzleşmenin habercisi olabilir mi? Ya da daha fazlası…
Belki de korkularının kaynağı, artık tutamayacakları bir zamanın akışı, engelleyemeyecekleri bir halkın direnişi, aydınlığı ve hatta susturamayacakları tertemiz bir vicdanın kararlılığıdır. Ya sizce?
Not: Bu yazı sabah 9-10:00 yapılan “Kapalı Görüş” ten hemen sonra koğuşa döner dönmez yazılmıştır. Sürç-i lisan ettimse affola…
1965’te Mülkiye’ye girdim; üçüncü sınıfta derslerimize girdi. Dersleri gerçekten ilginçti ve sınıf dolardı. Hararetli bir biçimde ders anlatırdı. Koridorda yürümüyordu, sanki patenle kayıyordu. Birimize bir şey yap dediği zaman genellikle ısmarladığı işi kendi tamamlardı. Belli ki “Koşuşmak benim karakterimdir” diyen biriydi. Derse geç gireni sınıfa almayan oydu, talebeyi haşlayan da. Ama mesela yurt ilaçlanınca birinin kafesteki kuşuna günlerce bakan da oydu ve öğrenci ile dostça ilişkide hassastı.
Nermin hanım değişikti. Kimi nerede azarlayacağını tahmin edebilirdiniz. Önyargılara ve ezbere tahammülü az olan zümredendi. Aynı özelliği sınıf arkadaşı, kadim dostu ve Mülkiye’den sonra gittiğim ODTÜ’de hocam olan Mübeccel Kıray’da da gördüm. Çakma fikir ve sözde gözlemlere tahammülleri yoktu, iyi de yapıyorlardı. Bu sayede bir nesil daha ciddi ve namuslu düşünmeye alıştı. Nermin Abadan Unat sonuna kadar sadakatle dostlarına bağlıydı. Birisini bir işe yolladı mı hep izler, talebenin biri burs aldı mı günü gününe destekler ve gözler. Viyana Üniversitesi’ne bursla gittiğimde ardımdan en az bir düzine kişiye tavsiye mektubu yazdı.
Avrupa dillerindeki neşriyatı takip edebiliyor, gittiği yerleri gözlüyordu. Tartışmaya lüzum yok, bizim fakültenin sadece adı “siyasal bilgiler”di. Çağdaş siyasal bilimi eğitim programına sokmak için bir hayli didindi. “Kamuoyu”, “çağdaş siyasal partiler” gibi konularda uluslararası düzeydeki birtakım modern görüşler onun derslerinde duyuldu.
1921’de dağılan Avusturya-Macaristan’ın başkenti Viyana’da doğdu. Babası İzmir’in Bosna asıllı zengin ihracatçılarından Mustafa Süleymanoviç (Suley’di). Yoğun iş ilişkileri olan Viyana’da annesiyle tanıştı, bir Macar baronesi olan Elfriede Karwinsky... Nermin Viyana, Budapeşte ve hatta İstanbul’u da içeren çocukluk hayatı içinde oradan oraya gezindi. O devirde hali vakti yerinde olan bazıları çocuğu okula yollamaz, evde eğitirlerdi. Babanın ölümü ve ardından gelen mali çöküntü ile eğitimi de aksamıştı.
Bu dönemde kendisini yetiştiren Alman hocasına bütün hayatı bağlı kaldı. Türktü ama Türkçe öğrenememişti. Galiba Alman öğretmen Hilde Wiblishavser ona Türklüğünü de ısrarla hatırlattı.
14 yaşında anne, kız kardeş ve Nermin Budapeşte’de sıkıntıyla yaşarken genç kızın aklına geldi, Türk büyükelçiliğine gitti, ünlü büyükelçi Behiç Erkin’den kanuni hakkını istedi. Türkiye’ye gitmek istiyordu. Büyükelçi küçük kızın talebini babacan bir tutumla derhal karşıladı. Polis müdürlerine, gemi kaptanlarına kadar yazılan mektuplarla İzmir’e ulaştı. Akrabalarının yanında zor bir yıl daha geçirdi ve onu İzmir Kız Lisesi bağrına bastı.
Cumhuriyetin kurumları eğitimi veriyordu ve lisedeki arkadaşları da aradığı sıcaklığı gösterdiler. Bütün hayatı boyunca tekrarladığı bir söz vardı: “Hepiniz Türklüğün içine doğdunuz, ben onu seçtim.” Bu yolu seçen nadir tanıdıklarım vardır. Nermin hoca başta gelir ve de seçtiği yolun sadık yolcusu olmuştur. Bildiği diller içinde 14 yaşına kadar Türkçe yok, benim bildiğim kadarıyla bütün hayatı onu ısrarla ve dikkatle öğrendi. Çok iyi bildiği dört-beş Avrupa dili ile de dünyayı kavradı ve tezlerini her yerde yazılı ve sözlü olarak savundu.
Türkiye ve öğrencileri tarafından hiç unutulmayacak bir büyük hoca hayatımızdan kaydı. Kendisini her zaman sevgi ve saygı ile anacağız. Haftaya daha detaylı yazacağım. #ilberortaylı
“Performatif solculara” Eren Keskin’in bu mesajlarını göstermeli…
Fatih Altaylı’ya sahip çıktığında incileri dökülecek pek muhalif kimseler Eren Keskin’i öne atıyordu. Gerçek bir insan hakları savunucusu Eren hanım tutarlı yaklaşımını koruyarak Altaylı’yı savunmuş.
Bugün Kamçatka’da 8,8 magnitüdle son asrın en büyük depremlerinden biri oldu. İster nüfus, ister az yoğunluk, isterse zemin deyin, ne derseniz deyin, ölüm ve yıkım son derece sınırlı. Fayları, deprem mekanizmasını bilen arkadaşlara bırakalım, önemli ama bizi doğrudan ilgilendirmiyor. Alınacak ders ne? DEPREM DİRENÇLİ KENTLER. Deprem bölgesi yakınında Japonya, Rusya ve Amerika var. Bizde olsa tasavvur edemiyeceğimiz kadar kayıp verebilecekken neden oralarda insanlar ölmüyor? Gelin DEPREM DİRENÇLİ KENTLER talep edelim. Biz başımızı sokacak yer değil, cangüvenliğimiz
olan yerler istiyoruz.
Mehmet Murat Çalık için halkın sağlığı ve iyi hekimlik yeminin temini için söz vermiş olan @ttborgtr eylem çağırınızı bekliyoruz
Koğuşunun önünde beyaz önlüklerimizle nöbet ..
Tüm hasta mahkumlar için bu zulme son verilmeli
#MehmetMuratÇalıkSerbestBırakılsın
“Evladım Katledildi, Bir ‘Pişmanım’ Demediler”
Danıştay Üyesi Mahkeme Salonunda Gözyaşlarıyla Konuştu
Müşteki: Abdurrahman Gençbay:(Danıştay 9. Daire Başkanı Oğlu Yiğit Gençbay hayatını kaybetti)
“Ben beş gündür bu davayı izliyorum. Gördüğüm tablo zaten yüreğimizi yakıyor ama aynı zamanda bizi daha da kahrediyor. Biz buraya mahalle kavgası için gelmedik. Biz bize emanet edilen canlarımızın hesabını sormak için geldik.
Otelde kalan misafirler, ev sahipleri tarafından uykularında katledildi. Sanıkların tamamı kendilerini suçsuz görüyor. Sanık müdafileri ve yakınları müşteki ailelerin insani tepkilerine bile tahammül edemediler. Sanık yakınları, ağza alınmayacak küfürler etti. Bu insanların yerine kendinizi koyun. Biraz olsun anlamaya çalışın. Oysa bizim evlatlarımız tanımadıkları insanlar için canlarını verdi.
Benim oğlum Yiğit ve onun çocukluk arkadaşı aynı odada kalıyorlardı. Emine Mürtezaoğlu sizin karşı odanızda yatıyorlardı. Onlar da sizin gibi odalarından çıktılar. Benim evladımın odasında da sizin odanızda da duman bile yoktu. Odalarında kalsalar belki hiçbir şey olmayacaktı. Ama çığlıkları duyunca gözlerini kırpmadan ateşin içine girdiler. Görenler anlatıyor, orada insan kurtarmak için kendilerini parçaladılar.
Bu iki çocuk soylu ruhlara sahipti. Hiç tanımadıkları insanlar için canlarını verdiler. Oğlum intörn doktordu. Arkadaşları iki ay önce mezun oldu. Ben onların mezuniyetini izledim kahrolarak. Ben yaşasaydım, o yangından kurtulsaydım, gidip karşı otelde meyve yemezdim. Ben kendimi otelin en üst katından aşağı atardım!
Beş gündür burada dinliyoruz. Halit Ergül’ü dinledikten sonra bu harami düzenin kurucusunun o olduğunu anladım. Hayatımda böyle bir otel işletmesi görmedim. Genel müdür Emir Aras, müdürüm bile diyemiyor. “Silah ruhsatı almak için” müdür olmuş. Emine Hanım “İstanbul’dan 34 plakalı araba almak için” şube müdürü olmuş.
Burada organize bir kötülük var. Vergi kaçakçılığı var. Hazine ve Maliye Bakanlığı’na suç duyurusunda bulunacağım. Bu kadar organize kötülüğü bir aşçı yamağına bağlamaya çalışıyorlar. Vicdanları bile sızlamıyor.
Bu davada sadece otel sahipleri değil, Turizm Bakanlığı, Çalışma Bakanlığı, valiler, özel idare yetkilileri de yargılanmalı. Soruşturma izni istenince “Bunlar benim kıymetlilerim” diyen Turizm Bakanlığı’na soruyorum: Ne yapmaya çalışıyorsunuz?
Bu dava cezasızlık algısını yıkacak. Bu dava, “yapanın yanına kâr kaldığı” anlayışı paramparça edecek. Bu dava hukuk tarihinde altın harflerle yazılacak. Mahkeme dışı faktörler bu yargılamaya gölge düşürmemeli.
Dünyada kayıtlara geçen en büyük 6’ncı otel yangını bu. Belediye, özel idare ve Turizm Bakanlığı bu olayın en baş sorumlularıdır. Otelin afet yönetim planlaması yok. Otoparkın kapısı lüks araçlar çıkarılsın diye sonuna kadar açılıyor. Yangın hızlanıyor, zehirli gaz her yeri sarıyor. Kafeye verilen sahte belgeler ikinci yangına sebep oluyor.
Burada “altın 10 dakika” var. Bu süre içinde görsel ve işitsel uyarı sistemleri devreye alınabilirdi ama yapılmadı. Kim yaşayacak, kim ölecek buna karar verilmiş gibiydi. Otel sahipleri ve yakınları sessizce tahliye ediliyor ama diğer misafirler yangından habersiz kalıyor. Uyarı sistemleri bilinçli olarak devre dışı bırakılıyor.
Ben mahkeme heyetinize sesleniyorum: Kılıcınız keskin, hükmünüz vicdanlı, kararınız adil olsun. Bolu’da hâkimlerin hakim olduğunu tüm dünyaya gösterin!
Abdurrahman Gençbay sürekli ağlayarak ifadesini tamamladı. Diğer mağdur aile yakınları duruşma salonunda dakikalarca ayakta alkışladı.