Amerika’nın petrol kozu tükenmek üzere ve Çin bunu çok iyi biliyor.
Hürmüz Boğazı krizi yeni bir aşamaya veriliyor.
Trump’ın açıkça beyanında boğazı yeniden açık tutmak için günde iki milyar dolar gerektiğini duyurdu.
Söylenen rakam bile durumun ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor.
Çin Dışişleri Bakanlığı’nın cevabı da sert oldu.
Boğaz savaştan önce zaten açık olduğunu, krizi yaratanın başından beri ABD olduğunu söylüyorlar.
Bu arada Çin’e ait gemiler İran’ hareket etti. İddiaya göre de gemilerde ki yük füze yakıtın da kullanılan kimyasallar.
Amerika da ise durum hiç iç açıcı değil.
Stratejik petrol rezervleri son haftalarda hızla eridi. Şu an yaklaşık 340 milyon varil civarında. Kongre’nin belirlediği asgari seviye olan 252 milyon varile doğru azalmakta.
Ekonomist Philips Pilkington’nın hesaplamalarına göre de asgari seviyeye Ağustos sonunda ulaşılabilir. Operasyonel taban seviyesi ise Ekim başında geliyor.
Yani ara seçimlerden hemen önce…
Pilkington’a göre yönetimin aslında bir planı var. Çin ile MOU, ithalat düzenlemeleri, bunların hepsi seçime kadar enerji piyasasını sabit tutmak içindi.
Ama MOU bozulunca doğal olarak bu hesapta bozuldu.
Bana kalırsa bu Trump yönetiminin bir hatası. Kasım’a kadar dayanması gereken bir plan, daha Temmuz’da kendi eliyle yıkıldı.
Tabi süreç işlemeye devam ediyor.
Trump bu konu da Çin ve Rusya’ya da net bir mesaj verdi.
Eğer İran’a silah satarlarsa bedelinin ağır olduğunu söyledi.
Bakalım bu tehdit sonucunda görebileceğimiz şeyler neler olacak. Çünkü Çin’in gemileri hâlâ yolda.
Bu gelişmeyi sizler için takip ediyorum.
Yaptığım inceleme tamamen kişisel analizimdir.
Sizce bu hesap tutacak mı, yoksa Ekim’e kalmadan patlar mı?
Analiz için teşekkürler, gerçekten güçlü bir tespit. Herkesin satışa odaklanıp alımın durmasını gözden kaçırması kısmı özellikle çok yerinde olmuş.
Bence bu senaryoyu asıl kritik yapan şey, Japonya'nın hamlesinin tek başına değil dört ayrı sinyalle yani sigorta alımları, yurt dışı çıkışın yavaşlaması, vergisiz program, emeklilik fonu dağılımı gibi şeylerin aynı anda gelmesi. Tek başına her biri gürültü sayılır ama dördü birlikte yön değişikliğine işaret eder. Ağustos 2024'teki %0,25'lik şoku hatırlarsak, bu sefer değişim çok daha kalıcı bir zeminde ilerliyor gibi görünüyor, çünkü o zaman dışarıdan gelen bir tepkiydi, şimdi ise içeride getiri oluşmaya başladığı için organik bir geri dönüş.
Herkes ABD tahvilini kimin sattığına bakıyor. Asıl soru kimin almayı bıraktığı.
ABD tahvilinde herkesin baktığı yer aynı. Kim satıyor, ne kadar satıyor, Çin bu ay stokunu ne kadar azalttı.
Oysa bir tahvil piyasasını çoğu zaman satış değil, alımın durması sarsar. Satış görünür, herkes konuşur. Almayı bırakmak ise sessizdir, sadece her ay masaya oturan bir alıcı bir gün oturmaz.
O alıcının adı Japonya.
Dünyada en çok ABD tahvili tutan ülke Japonya ve elinde yaklaşık 1,2 trilyon dolar var. Bu rakam Çin'in neredeyse 2 katı.
Geçen ay o sessizlik bozuldu.
Japon sigorta şirketleri haziranda 3,9 milyar dolarlık uzun vadeli Japon devlet tahvili aldı. 3 yılın en yüksek aylık alımıydı ve bir ay önce aynı şirketler satıcıydı.
Rakam küçük olduğu için kimse üstünde durmadı.
Burada önemli olan büyüklük değil, yönün değişmesi. Çünkü o parayı yeni kazanmadılar, sadece bir yerden alıp başka bir yere koydular.
Peki o 1,2 trilyon dolar oraya nasıl geldi?
1985'te ABD'nin ciddi bir sorunu vardı. Japon malı her alanda daha ucuzdu ve Amerikan fabrikaları kapanıyordu.
Bulunan çözüm basitti, Japon parası pahalandırıldı.
Yen değer kazanınca Japon ürünleri dünya pazarında pahalı hale geldi ve ihracat gücü kısa sürede eridi.
Japonya bunu telafi etmek için faizi indirdi ve piyasayı parayla doldurdu. Ama o para fabrikaya gitmedi, araziye ve borsaya gitti.
1990'da balon patladı.
Sonrasında fiyatlar yıllarca düştü.
Fiyatlar düşerken bekleyen kazandığı için tüketim de yatırım da durdu. Japonya bunu kırmak için faizi önce sıfıra indirdi, sonra eksiye çekti.
İşin ters tarafı da şu.
Japonya faizi dünyayı finanse etmek için sıfırda tutmadı, kendi içindeki fiyat düşüşünü durdurmak için tuttu.
Sonuç şu oldu, dünyada bedavaya borçlanılabilecek tek büyük para yen haline geldi.
Japon tasarrufçusu için de denklem basitti.
İçeride tahvil hiçbir şey kazandırmıyordu, o yüzden para içeride durmadı. Getiri aramak için dışarı çıktı ve en büyük adres ABD tahvilleri oldu.
Asıl detay da burada.
ABD 1985'te Japonya'yı durdurmak için bir düzen kurdu. O düzen Japonya'yı 40 yıl yerinde saydırdı ve aynı düzen ABD'yi 40 yıl boyunca ucuza finanse etti.
Kurulan tuzak, besleme hattına dönüştü.
Şimdi o hat kapanıyor. Japonya'da fiyatlar artıyor, beklemek kaybettiriyor ve devlet tahvili ilk kez gerçek bir getiri veriyor. Paranın dışarıda durmasının sebebi ortadan kalkıyor.
Sigorta şirketleri de bu yüzden döndü.
Japonya bu dönüşü tesadüfe bırakmıyor.
Devlet tahvilini bireysel yatırımcının vergisiz programına sokmayı öneriyor, büyük emeklilik fonlarına yerli varlık ağırlığını artırmalarını söylüyor.
İkisi de teknik düzenleme gibi duruyor ama yapılan şey, dışarıda duran paraya eve dönüş yolu açmak.
Bu hafta bir açıklama daha geldi.
Japonya Maliye Bakanı, gerekirse uygun ve kararlı adımı atmaya hazır olduklarını söyledi.
Piyasaya girmek zaten denendi. Japonya son aylarda 4 kez müdahale etti, toplam 72 milyar dolar harcadı ve yen toparlanmadı. Geriye faiz kalıyor.
Faiz artarsa ne olacağını tahmin etmeye de gerek yok, 2 yıl önce yaşandı.
Ağustos 2024'te Japonya Merkez Bankası faizi 0,25'e çıkardı.
Japonya'dan ucuza borçlanıp dünyaya yatıran fonların pozisyonu aynı anda ters döndü, çünkü aynı borcu kapatmak için artık daha çok para gerekiyordu. Kapatmak için satışa geçtiler ve satış dalgası Japonya ile hiçbir ilgisi olmayan piyasalara yayıldı.
Tokyo borsası bir günde %12,4 düştü, 1987'den beri görülen en büyük günlük düşüştü. 2 gün sonra merkez bankasının başkan yardımcısı çıkıp piyasalar istikrarsızken faiz artırmayacaklarını söyledi.
%0,25'lik bir faiz kararı dünyayı sarstı, kararı veren merkez bankası 48 saat içinde geri adım attı.
Bir şey daha var. O 1,2 trilyon dolar aslında toplam değil.
Rakam ABD'nin her ay yayımladığı takip verisinden çıkıyor ve o veri kağıdın kimin olduğunu değil nerede saklandığını kaydediyor. Japon bir kurum parasını Cayman Adaları'ndaki bir fon üzerinden yatırdığında, o tahvil kayıtlara Japonya diye değil Cayman diye geçiyor.
Cayman Adaları'nın kayda değer bir ekonomisi yok. Buna rağmen ABD tahvilini en çok tutanlar listesinde üst sıralarda duruyor.
Yani 1,2 trilyon taban.
Üstelik en yavaş hareket eden kısım, çünkü takip edilen para kurumsal kanallardan geçtiği için ağır davranır. Takip edilemeyen kısım borçla çalışan, getiri peşindeki paradır ve ilk çıkan da odur.
ABD tarafında zamanlama meselesi de var.
Bu yıl yaklaşık 10 trilyon dolarlık eski borç yenilenecek ve yeni tahvilin getirisini talep belirleyecek. En sadık müttefik masadan biraz geri çekilirse, geri kalan alacaklıların gerekçesi de hazır hale gelir.
Burada bir not düşeyim.
Bunların bir kısmı kesin değil. Japonya müdahalelerini resmi olarak doğrulamıyor ve tahvil verisi kimin sahibi olduğunu göstermiyor. Ama veriler aynı yöne bakıyor.
Burada işleyen şey Japonya'ya özgü de değil.
Bir düzenin bittiğini genelde satışlar haber vermez. Satış gürültülüdür, herkes duyar. Alımın durması sessizdir, sadece bir gün masaya oturan biri eksilir.
Para nerede karşılığını buluyorsa oradadır.
Japon parasının kendi ülkesinde uzun yıllar karşılığı yoktu, o yüzden dışarı çıktı ve gittiği yeri büyüttü. Karşılık evde oluşmaya başladıysa dönmesi için kimsenin ayrıca karar vermesine gerek yok.
Bunu haber beklemeden takip edebilirsiniz.
Sigorta şirketlerinin aylık tahvil alımı üst üste devam ediyor mu?
Japon yatırımcıların yurt dışı tahvil alımı azalıyor mu?
Devlet tahvili vergisiz yatırım programına giriyor mu?
Büyük emeklilik fonları varlık dağılımını değiştiriyor mu?
Bu 4 başlık aynı yöne bakıyorsa mesele bir aylık dalgalanma değildir.
Herkes hâlâ kimin sattığına bakıyor.
Oysa 40 yıllık bir düzende asıl kırılma, satan birinin çıkmasıyla değil, her ay alan birinin bir gün almamasıyla başlar.
Bu bireysel analizim.
Gelişme olursa sizi bilgilendireceğim.
Amerika’nın petrol kozu tükenmek üzere ve Çin bunu çok iyi biliyor.
Hürmüz Boğazı krizi yeni bir aşamaya veriliyor.
Trump’ın açıkça beyanında boğazı yeniden açık tutmak için günde iki milyar dolar gerektiğini duyurdu.
Söylenen rakam bile durumun ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor.
Çin Dışişleri Bakanlığı’nın cevabı da sert oldu.
Boğaz savaştan önce zaten açık olduğunu, krizi yaratanın başından beri ABD olduğunu söylüyorlar.
Bu arada Çin’e ait gemiler İran’ hareket etti. İddiaya göre de gemilerde ki yük füze yakıtın da kullanılan kimyasallar.
Amerika da ise durum hiç iç açıcı değil.
Stratejik petrol rezervleri son haftalarda hızla eridi. Şu an yaklaşık 340 milyon varil civarında. Kongre’nin belirlediği asgari seviye olan 252 milyon varile doğru azalmakta.
Ekonomist Philips Pilkington’nın hesaplamalarına göre de asgari seviyeye Ağustos sonunda ulaşılabilir. Operasyonel taban seviyesi ise Ekim başında geliyor.
Yani ara seçimlerden hemen önce…
Pilkington’a göre yönetimin aslında bir planı var. Çin ile MOU, ithalat düzenlemeleri, bunların hepsi seçime kadar enerji piyasasını sabit tutmak içindi.
Ama MOU bozulunca doğal olarak bu hesapta bozuldu.
Bana kalırsa bu Trump yönetiminin bir hatası. Kasım’a kadar dayanması gereken bir plan, daha Temmuz’da kendi eliyle yıkıldı.
Tabi süreç işlemeye devam ediyor.
Trump bu konu da Çin ve Rusya’ya da net bir mesaj verdi.
Eğer İran’a silah satarlarsa bedelinin ağır olduğunu söyledi.
Bakalım bu tehdit sonucunda görebileceğimiz şeyler neler olacak. Çünkü Çin’in gemileri hâlâ yolda.
Bu gelişmeyi sizler için takip ediyorum.
Yaptığım inceleme tamamen kişisel analizimdir.
Sizce bu hesap tutacak mı, yoksa Ekim’e kalmadan patlar mı?
📊 Küresel piyasalar merkez bankalarının faiz kararlarına odaklandı
👉 ABD-İran geriliminin Hürmüz Boğazı dışında enerji arzında önemli diğer güzergahlara yayılma riskiyle petrol fiyatlarındaki yükseliş bu hafta da sürdü ve Brent petrolün varil fiyatı 21 Mayıs'tan bu yana ilk kez 100 doları gördü
👉 Gelecek hafta Fed'in faiz kararı, Fed Başkanı Warsh'un sözle yönlendirmelerindeki tonlaması ve ileriye dönük fiyat istikrarı mesajları piyasaların ana odak noktasını oluştururken, ABD'deki büyüme, kişisel tüketim harcamaları verileri ve önemli teknoloji şirketlerinin finansal sonuçları yakından takip edilecek.
👉 Para piyasalarındaki fiyatlamalarda Fed'in politika faizini yüzde 66 ihtimalle sabit bırakması bekleniyor
https://t.co/W7d1RVkjSr
Average median ROIC of $GOOG, $AMZN, $META, and $MSFT in the past 10 years was 28%.
They are the best managed companies in the world.
Some people can still believe they decided to commit a collective suicide by investing trillions in something that’ll generate no ROI.
Sure…
Nükleer Manşetler Dikkat Dağıtıyor.. Piyasanın Gözden Kaçırdığı Şey Çok Başka.
NYT’nin haberini herkesin paylaştığını görüyorum.
Habere göre yeni Lider Mojtaba Hameney’in nükleer silaha babasından çok daha istekli olduğu yazıyor.
Doğru ve önemli bir haber bu. Ama bence yanlış yere odaklanıyoruz.
Çünkü babası Ali Hamaney şubat ayında öldü. Mojtaba Hamaney ise o günden beri ortalıkta yok ve konulmuyor. Saklandığı söyleniyor.
Yeni rejimin başında gizlenen ve karar mekanizması belirsiz bir isim var.
Bir ülkenin nükleer niyeti bu kadar belirsiz bir liderlikle birleşince, asıl risk kararın kendisi değil, kimin karar verdiğinin bilinmemesi oluyor.
Ben burada duruyorum işte.
Şimdi, aynı hafta Cazan’da Aramco rafinerisi yanıyor.
Bunu Husiler vurdu, füze ve İHA ile.
Bu tabiki de tesadüf değil.
İran cephesi askeri olarak baskı altında olduğu her dönemde, vekil güçler üzerinden enerji altyapısına saldırı artıyor.
Yani nükleer program konuşulurken, gerçek savaş zaten petrol boru hatlarında ve rafinerilerde yürüyor.
Benim düşüncem ise; piyasa nükleer manşete bakıyor, ama fiyatı asıl etkileyecek olan bu dağınık enerji saldırıları.
Bir de şunu izliyorum, henüz olmadı ama olursa oyun tamamen değişir: Çin ve Rusya’nın İran’la resmi bir savunma anlaşması imzalaması.
Şu an ikisi de İran’a diplomatik destek veriyor ama resmi bir savunma taahhüdünden kaçınıyorlar.
Eğer bu değişirse, ABD’nin petrol ambargosu kâğıt üzerinde kalır.
Çünkü Çin zaten İran petrolünün büyük kısmını alıyor, resmi bir ittifak bunu sadece görünür kılar.
Benim bunu yorumlamam şu yönde, nükleer haber gürültü, gerçek sinyal enerji cephesindeki sessiz tırmanış ve olası üçlü blok.
Bu tamamen benim şahsi analizimdir.
Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Clarity Act Yasası Hayata Geçerse Ne Olacak?
Clarity Act Yasası piyasada regülasyon sağlayacak.
Peki bu durum neyi etkiler.
Öncelikle Bitcoin ve Ethereumun yükselişini sağlayabilir. Bu durumda alt coinler için yeni bir boğa döngüsü olabileceğini düşünmekteyim.
Regülasyon neden önemli, çünkü BTC ve ETH gibi coinlerin öncülüğünde kullanım alanı genişleyecek olup kripto varlıkları gerçek hayatla birleştirebilir.
Kriptoya güven ortamının oluşturulması piyasa hacminin artması yükselişi beraberinde getirebilir.
Bence bu, kripto piyasasının tarihindeki en büyük kurumsallaşma adımlarından biri olabilir.
Bu yazı tamamen kişisel görüşüm olup yatırım tavsiyesi içermemektedir.
Trump’ın Yeni Vergi Tarifesi Ama Bu Sefer Eskisinden Daha Kalıcı
Bugünyeni bir dönem başladı.
Trump yönetimi 60 ekonomiye, yani 80'den fazla ülkeye birden yeni gümrük vergisi getirdi.
Oranlar yüzde 10 ile yüzde 12,5 arasında.
Bunu anlamak için biraz geriye gitmek gerekiyor.
Şubat ayında Yüksek Mahkeme bir karar verdi.
Trump'ın IEEPA yasasına dayanarak koyduğu küresel tarifeleri tamamen iptal etti.
Gerekçe netti, vergi koyma yetkisi Anayasa'ya göre Kongre'de yani başkanda değil.
O karardan saatler sonra Trump geri adım atmadı.
Bu sefer Ticaret Yasası'nın 122. Maddesi'ni kullandı. Yüzde 10'luk geçici bir küresel tarife koydu.
Ama bu maddenin bir kısıtı vardı en fazla 150 gün sürebiliyordu.
O süre bugün doldu.
Yani yönetim, süresi dolan geçici vergiyi yenisiyle değiştirdi.
Bu sefer gerekçe zorla çalıştırma. Kullanılan madde ise 1974 Ticaret Yasası'nın 301. Maddesi.
Bu madde önemli.
Çünkü öncekinden farklı olarak resmi bir soruşturma sürecine dayanıyor. Yani hukuken daha sağlam bir zemin üzerine inşa edilmiş.
Rakamlardan bahsetmek istiyorum.
İngiltere, Kanada, Meksika, Hindistan ve AB'nin 27 üyesi dahil 17 ekonomi yüzde 10 ödeyecek.
Türkiye yüzde 12,5'lik dilimde.
Çin, Japonya, Güney Kore, Brezilya ve Rusya dahil 38 ekonomi de aynı oranda.
Peki bu köşe değiştirme gerçekten zorla çalıştırma yüzünden mi?
Uzmanların çoğu buna şüpheyle yaklaşıyor.
Peterson Enstitüsü'nden Alan Wolff, bunun yine başkanlık yetkisinin aşılması anlamına geldiğini söylüyor.
Ona göre dava açılırsa Yüksek Mahkeme büyük ihtimalle yine iptal edecek.
Yani hukuki belirsizlik bitmedi. Sadece yeni bir raunda girdi.
Tepkiler de gecikmedi.
Avustralya ve Brezilya, tarifelerin gerekçesiz olduğunu söyledi. Kaldırılması için girişimde bulunacaklarını açıkladılar.
Norveç Dışişleri Bakanı dayanaksız dedi.
Kanada ise hedef alınmaması gerektiğini savundu.
Şimdi asıl soruya gelelim bunun faturasını kim ödüyor?
Yale Budget Lab'ın bu haftaki analizine göre mevcut tarife rejimi hane başına yıllık yaklaşık 550 dolar maliyet oluşturuyor.
Yeni 301 tarifeleri devreye girdiğinde bu rakam 1.100 dolara kadar çıkabiliyor. Yani neredeyse iki katına.
Harris Poll anketine göre Amerikalıların yüzde 70'i tarifeler yüzünden zaten daha yüksek fiyat ödediğini söylüyor.
Bu oran Cumhuriyetçi seçmenlerde bile yüzde 64.
Market alışverişi, giysi, benzin, telefon, araba... hepsi bu listede.
Peki bundan sonra ne olacak?
Bana göre;
Bu dava mahkemeye taşınacak. Geçmiş örnek ortada: aynı yönetim, aynı hedef, farklı madde numarası. Yüksek Mahkeme bu sefer de yetki aşımı derse şaşırmam.
Mahkeme süreci aylar sürecek. O süre boyunca tarifeler yürürlükte kalacak. Şirketler maliyeti tüketiciye yansıtmaya devam edecek.
Kasım ayındaki ara seçimler bu tabloyu daha da gerecek. Halkın yüzde 70'i zaten fiyat artışını tarifelere bağlıyor. Bu, Cumhuriyetçiler için ciddi bir risk.
Fed'in eli zorlaşacak. Tarife kaynaklı fiyat baskısı sürerken faiz indirimi kararı vermek daha riskli hale gelecek. Piyasalarda faiz belirsizliği büyüyecek.
Ülkeler arasında misilleme ihtimali artacak. Avustralya ve Brezilya'nın attığı adım yalnız kalmayabilir. Ticaret savaşının ikinci dalgası kapıda olabilir.
Tüm bu tablo bende aynı sonucu doğuruyor.
Hukuki belirsizlik, siyasi gerilim ve para politikasındaki çıkmaz üst üste bindikçe insanlar kağıt paraya olan güvenini daha da kaybedecek.
Altın işte tam da bu güvensizlikten besleniyor.
Ben bu tarife krizinin çözülmeden uzayacağını düşünüyorum. Bunun da altındaki yükseliş trendini besleyeceğine inanıyorum.
Bu yazı kişisel görüşümdür, yatırım tavsiyesi değildir.
Siz bu yeni tarife dalgasını ve bundan sonrasını nasıl okuyorsunuz?
Herkes Savaşı Konuşurken O Değer Kazanıyor.
Dolar sistemi sessizce çatlıyor.
Bu sefer mesele sadece Rusya ya da İran değil.
Avrupa bile yuan'a yaklaşıyor.
Fransa 2023'te Çin ile LNG ticaretinde yuan kullandı. Tek seferlik değildi. Bir emsal oldu.
Şimdi tabloya bakın.
İran, Hürmüz'den geçen petrolün yuan ile ödenmesini şart koşuyor. Dünyanın petrolünün yüzde 20'si o boğazdan geçiyor.
BAE-Çin ticareti 2025'te 111,5 milyar dolara ulaştı. Yıllık büyüme yüzde 24,5.
Bu rakam BAE'nin toplam ticareti değil, sadece Çin ile olan kısmı. Bu hızla büyüyor.
Dünya Bankası ise tam tersi bir sinyal veriyor.
Çin'e verdiği kredileri 2031'e kadar sıfıra indirecek.
Neden mi? Çünkü Çin artık borç alan değil, kendi parasal sistemini kuran taraf.
Yuan ile ticaret, yuan ile kredi, yuan ile enerji.
Fas'ta da bu resmin bir parçası kuruluyor.
Afrika Kalkınma Bankası, Çinli Gotion'ın Fas'taki batarya fabrikasına 100 milyon euro kredi onayladı. Fabrika Avrupa'nın batarya tedarik zincirinde ağırlık kazanacak.
Yani Avrupa'nın kendi elektrikli araç dönüşümü bile Çin'in kontrolündeki bir tedarik zincirine bağlanıyor.
Tek tek bakınca küçük haberler gibi duruyor.
Ama yan yana koyunca resim değişiyor.
Avrupa resmi olarak dolardan vazgeçmedi. Ama fiilen yuan sistemine her geçen ay biraz daha yaklaşıyor.
Bence de asıl kırılma noktası burası.
Bu analiz tamamen kişisel görüşümdür.
Siz ne düşünüyorsunuz, Avrupa'nın yuan'a bu yakınlaşması sizce gerçek bir kırılma mı, yoksa abartıyor muyum?
BK savaşın neresinde kimse tam bilmiyor ama İran biliyor.
RAF Fairford artık sadece bir İngiliz üssü değil.
İran'ın devrim muhafızları, oradan kalkan B-1 bombardıman uçaklarını görünce net bir şey söyledi bu üs artık meşru hedef.
Yeni başbakan Burnham, göreve gelir gelmez ABD'nin bu üssü kullanmasına izin verdi. Sözde savunma amaçlı.
Ama İran'a göre böyle bir ayrım yok. Senin toprağından kalkan uçak, seni savaşın tarafı yapar.
Bu arada Hürmüz Boğazı hâlâ kapalı. İran resmen açıkladı, ABD müdahalesi bitmeden açılmayacak.
Boğaz, dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20'sini taşıyor. Kapalı kaldığı her gün, enerji piyasalarında yeni bir gerilim demek.
Benim gördüğüm asıl tablo ise BK resmen savaşta değil ama fiilen içeride. Üs, oy, mühimmat derken bir noktada tarafsız kalmak mümkün olmuyor.
Ama asıl ilginç olan başka bir yerde.
Aynı Burnham, İsrail konusunda da sert bir dönüş yapıyor.
Gazze'deki duruma ek yaptırımlar istiyor. Yasadışı yerleşimlerden gelen mallara yasak planlıyor. Silah ihracatında daha sıkı kontrol sözü veriyor.
Üstelik kamuoyu önünde konuştu, Labour'ın krizin başında ateşkes çağrısında çok geç kaldığını itiraf etti ve özür diledi.
Soykırım demiyor, ama insani durumu kabul edilemez buluyor.
Düşünün, Britanya 1920'den 1948'e kadar o toprakları yönetti, İsrail Devleti kurulana kadar.
Şimdi aynı ülke, tarihinde İsrail'e karşı en sert hükümetlerden birine sahip olabilir.
İlginç olan BK bir yandan ABD'nin savaş makinesine üs veriyor, öte yandan İsrail'e en sert eleştirileri yöneltiyor. Bu çelişki uzun sürmez.
Bu benim kişisel değerlendirmemdir.
Siz ne düşünüyorsunuz, Burnham bu ince çizgide ne kadar durabilir?
Trump Konuşuyor Çin İse Sessizce Oyunun Kurallarını Değiştiriyor.
Trump dün yine büyük laflar etti.
AI'da ve kriptoda Çin'i çok farkla geçtik dedi.
12 ayda 19,2 trilyon dolar yatırım geldiğini söyledi.
Ben bu rakama şüpheyle bakıyorum.
Beyaz Saray'ın kendi listesi bile bu kadar yüksek bir toplamı doğrulamıyor.
Bağımsız kaynaklar gerçek rakamın çok daha düşük olduğunu söylüyor.
Yani burada bir pazarlama var, saf veri değil.
Asıl önemli haber başka bir yerden geliyor.
Biliyorsunuz ki 24 Temmuz, Çin'de büyük bankalar kaldıraçlı kağıt altın işlemlerini durduğu gün.
ICBC, Postal Savings Bank, Ping An gibi devler bu işi bitiriyor.
Resmi gerekçe yatırımcıyı korumak.
Altın Ocak'ta 5.600 dolara kadar çıktı, sonra Haziran'da 4.000 doların altına düştü.
Yüzde 30'luk bir düşüş, kaldıraçlı pozisyonları eritmeye yetti.
Ama ben bu zamanlamaya inanmıyorum.
Aynı ay içinde Hong Kong'da yeni bir altın takas sistemi devreye girdi.
PMCC adında bu sistem, Yuan cinsinden fiziksel altın takasını destekliyor.
Şangay Altın Borsası ile doğrudan bağlantılı, fiziksel kasalar arasında altın transferi yapabiliyor.
İşte benim tezim burada başlıyor.
Çin, kağıt üzerinden spekülasyonu bitirirken, aynı anda fiziksel altını kendi kontrolündeki bir sisteme çekiyor.
Bu tesadüf değil tabiki, planlı bir geçiş.
Retail yatırımcı kağıt üzerinden çıkarken, kurumlar fiziksel altını Hong Kong üzerinden biriktirmeye devam edecek.
Batı'nın kağıt fiyatı ile Doğu'nun fiziksel fiyatı arasında bir makas oluşacak.
Bu makas büyüdükçe, metal doğuya akacak.
Bir gün, dünya altınının gerçek fiyatını Londra'da değil, Hong Kong'da göreceğiz.
Trump'ın trilyon dolarlık iddiaları manşetlere çıkıyor.
Ama gerçek güç kaymasi, kimsenin bakmadığı bir bankacılık duyurusunda saklı.
Siz bu tezimi nasıl buluyorsunuz, gerçekçi mi yoksa iddialı mı?
Bu paylaşım tamamen kişisel görüşümdür.
Ankara'da Olanlar Avrupa İçin Dönüm Noktası Olabilir
Trump bir kez daha İspanya'ya yüklendi.
Ankara'daki NATO zirvesinde, herkesin gözü önünde, İspanya ile tüm ticareti kesin demişti.
Hazine Bakanı Bessent'e direkt talimat verdi. Ziyaretler dahil her şeyi kesin dedi.
Bu ilk kez de olmuyor. Mart ayından beri benzer tehdidi ikinci kez savuruyor.
Sebep aslında hiç yeni değil.
Savunma harcamalarını GSYİH'nın yüzde 5'ine çıkarmayan bir İspanya var karşımızda.
Ayrıca İran'a karşı ABD-İsrail'in yürüttüğü savaşa askeri üs açmayı reddetmişti.
Trump bunu kayıp vaka diye tanımladı. İspanya halkını değil ama liderlerini hedef aldı.
Sanchez'in cevabı benim için asıl ilginç kısım.
Öfkeyle değil, hesap kitapla cevap verdi. Bir siyasetçiden çok bir muhasebeci gibi konuştu.
Ticaret ortak AB politikasıdır, tek taraflı kesemezsiniz demişti.
Burada kritik bir hukuki gerçeği hatırlattı. AB üyesi ülkeler dış ticaret konusunda bireysel değil, Avrupa Komisyonu üzerinden hareket ediyor.
Yani teknik olarak Trump'ın İspanya'yı tek başına hedef alması mümkün değil. Bunu yapmak isterse tüm AB bloğuyla karşı karşıya kalır.
Sanchez ayrıca çok can alıcı bir rakam verdi. İspanya'nın ABD ile ticaretinde zaten dış açık var.
Yani ABD, İspanya'ya sattığından daha az mal alıyor. Bu da demek oluyor ki ticareti kesmenin asıl kaybedeni İspanya değil, ABD'li ihracatçı olur.
Trump bunu bilerek mi yoksa bilmeyerek mi söyledi bilmiyorum. Ama rakamlar Sanchez'den yana.
Şimdi gelelim asıl tezime.
Bu kriz sadece iki liderin ego çatışması değil. Bunun çok daha derin bir arka planı var.
Savaş sonrası kurulan Trans-Atlantik ittifak sistemi, yıllardır ABD'nin güvenlik şemsiyesi, Avrupa'nın da ekonomik bağımlılığı üzerine kuruluydu.
Trump döneminde bu denklem çözülüyor. ABD artık koruma karşılığı ödeme mantığını çok daha sert şekilde dayatıyor.
Yüzde 5 savunma harcaması hedefi bunun en somut örneği. Bu, Soğuk Savaş sonrası NATO tarihinde görülmemiş bir talep seviyesi.
İspanya bu talebe direnen tek ülke değil ama en yüksek sesle direnen ülke.
Bunun nedeni de ekonomik.
İspanya ekonomisi son yıllarda Avrupa'nın en hızlı büyüyen ekonomilerinden biri oldu, ama bu büyüme savunma sanayiine değil, turizme ve hizmet sektörüne dayanıyor.
Savunma harcamasını yüzde 2'den yüzde 5'e çıkarmak demek, bütçede on milyarlarca euro'luk yeni bir kalem açmak demek. Bu da ya vergi artışı ya da sosyal harcamalardan kesinti anlamına gelir.
Sanchez için bu siyaseten intihar olur. Zaten sekiz yıllık iktidarın ardından iç siyasette yıpranmış bir lider için bu tarz bir kemer sıkma hamlesi koalisyonunu dağıtır.
Yani Sanchez'in Trump'a direnmesi aslında ideolojik bir duruş kadar, iç siyasette hayatta kalma stratejisi.
Bir de Ankara faktörü var. Bu tartışmanın tam da Ankara'daki NATO zirvesinde patlak vermesi tesadüf değil.
Türkiye hem NATO içinde hem de Gazze konusunda benzer bir çizgide duruyor. Sanchez'in soykırım ifadesi Ankara'nın söylemiyle büyük ölçüde örtüşüyor.
Bu da gösteriyor ki, Trump'ın baskısına karşı çıkan tek başkent Madrid değil. Türkiye de yıllardır benzer bir söylemi savunuyor.
İki ülke arasında resmi bir ittifak yok ama söylem düzeyinde bir yakınlaşma var. Bu, Batı bloğu içinde yeni bir kırılma hattının işareti olabilir.
Bence gerilim geçici bir X tartışması ya da anlık bir diplomatik kriz değil.
Trans-Atlantik ittifak, savunma yükü paylaşımı ve dış politika bağımsızlığı ekseninde yeniden şekilleniyor.
Avrupa'nın tek taraflı ticaret kesilemez, biz bir blok olarak hareket ederiz argümanı, önümüzdeki dönemde başka ülkeler için de bir emsal ve bir kalkan oluşturacak.
Uzun vadede bu, ABD'nin Avrupa üzerindeki ekonomik baskı aracının etkisini azaltabilir. Çünkü her ülke tek başına hedef alınabilir bir aktör olmaktan çıkıp, blok kimliğinin arkasına sığınmayı öğreniyor.
Kısacası Avrupa ABD’ye karşı birleşebilir.
Bu paylaşım tamamen kişisel görüşüm ve analizimdir.
Siz ne düşünüyorsun?
Merkez bankalarının altına akın etmesi tesadüf değil, bir uyarı.
Gümüş ve altın aynı anda neden hareketleniyor?
Ben tabloya baktığımda tesadüf göremedim.
Gümüş de, altın da aynı anda aynı yöne işaret ediyor. Sizlere ikisini de ayrı olarak inceleyeyim.
Önce gümüşe bakalım.
Ocak ayındaki tarihi zirveden sonra gümüş yüzde 18 geriledi.
Kulağa kötü geliyor ama asıl rakam bu değil.
Gümüş, geçen yılın aynı dönemine göre hâlâ yüzde 60 daha yüksek.
Yani bu bir çöküş değil, sağlıklı bir nefes alma.
WisdomTree'den Nitesh Shah da aynı şeyi söylüyor.
Ona göre gümüş 2027'nin ikinci çeyreğinde 70 dolara ulaşabilir.
Ben burada bir detaya takıldım.
Shah bu yükselişin spekülatif alımlardan gelmeyeceğini vurguluyor.
Yani kısa vadeli bir çılgınlık beklemiyor.
Arz-talep dengesi, sanayi tüketimi ve makroekonomik gelişmeler bu sefer motor.
Bu, öncekilerden çok farklı bir yükseliş hikayesi demek.
Altın tarafına geleyim.
Bu konuda Dünya Altın Konseyi'nin araştırması gerçekten dikkat çekici.
Merkez bankalarının yüzde 89'u, önümüzdeki bir yıl içinde küresel altın rezervlerinin artacağını düşünüyor.
Rezerv yöneticilerinin yüzde 45'i ise kendi kurumlarının altın alımını artıracağını söylüyor.
Bu bir tahmin değil, niyet beyanı.
Daha da çarpıcı olan şu.
Katılımcıların yüzde 93'ü zaten altın rezervi tutuyor.
Geçen yıl bu oran yüzde 81'di.
Yani bir yılda 12 puanlık bir sıçrama var.
Bu tesadüf değil, bir yön değişikliği.
Katılımcıların yüzde 84'ü altının rezervlerdeki payının önümüzdeki 5 yılda artacağını öngörüyor.
Yüzde 74'ü ise doların payının azalacağını düşünüyor.
Ben bunu okuyunca şunu fark ettim.
Merkez bankaları artık dolara güvenmiyor değil, dolara olan güvenlerini çeşitlendiriyorlar.
Bu ayrım önemli.
Tab bu noktada Fort Knox meselesi devreye giriyor.
Trump, Fort Knox'taki altının denetlenmesini istedi.
Hazine Bakanı Bessent de kasadaki altının eksiksiz olduğunu açıkladı.
Ama benim asıl dikkatimi çeken açıklamanın devamıydı.
Bessent, doların artık altınla değil, ABD ekonomisine duyulan güvenle ayakta durduğunu söyledi.
Bunu bir cümle olarak geçiştirmeyin.
Bu, resmi ağızdan çıkan bir itiraf gibi.
Dolar artık bir vaat üzerine duruyor, bir varlık üzerine değil.
Benim bu konudaki tezim şu.
Gümüşün sanayi talebiyle yükselmesi ve merkez bankalarının altına akın etmesi aynı anda oluyor.
Bu ikisi birlikte okunduğunda, ortada spekülasyondan çok daha büyük bir hikaye var.
Sistem sessizce yeniden dizayn ediliyor.
Kağıt para vaadinden, somut değere doğru bir kayma yaşanıyor.
Siz bu tabloyu nasıl okuyorsunuz?
Merkez bankaları bir şey mi öngörüyor, yoksa biz mi fazla anlam yüklüyoruz?
Bu paylaşım kişisel görüşüm ve analizimdir.
İran’ın tehdidi mi, yoksa 37,5 milyarlık fatura mı gerçek tehlike?
İran çok net konuştu.
Nükleer santralimize bir saldırı olursa, petrol yarına 300 dolara çıkar dedi.
ABD de geri adım atmadı.
Biz zaten dünyanın en büyük petrol üreticisiyiz, yüksek fiyat bizi zengin eder, yaptırım sizi aç bırakır cevabını verdi.
Ben bu diyaloğu okuyunca asıl dikkatimi çeken şey tehditler değildi.
Rakamdı.
ABD bu savaşın şu ana kadar 37,5 milyar dolara mal olduğunu açıkladı.
Bu sadece bugüne kadarki fatura.
İsrail de resmen savaşa girerse, ABD'nin iki cepheyi birden finanse edip edemeyeceği ciddi bir soru işareti.
Bu arada Brent petrol zaten yüzde 2,7 artışla 98,69 dolara çıktı.
Son 6 haftanın en yüksek seviyesi.
Yani piyasa İran'ın 300 dolar tehdidine değil, gerçek arz riskine tepki veriyor.
Hürmüz'de tam kapanma yok ama gerginlik var, bu da yetiyor.
Katar ve BAE tarafında ise daha sessiz ama benim için daha kritik bir gelişme var.
Asya ve Avrupa'daki LNG alıcıları artık indirim istiyor.
Esnek sözleşme, ikame kargo garantisi talep ediyorlar.
Yani Körfez'in güvenilir tedarikçi imajı, bu kriz yüzünden ilk defa ciddi şekilde sorgulanıyor.
Bir de Babülmendep var.
Suudi Arabistan'dan Çin'e 4 milyon varil taşıyan iki süper tanker o bölgeye yöneldi.
Bu geçiş aslında bir test.
Husilerin abluka tehdidinin kağıt üzerinde mi kalacağını, yoksa gerçekten uygulanıp uygulanmayacağını gösterecek.
Benim görüşüm ise İran'ın 300 dolar rakamı bir caydırıcılık taktiği, gerçekçi bir senaryo değil.
Ama 37,5 milyar dolarlık fatura ve LNG alıcılarının pazarlık gücü kazanması, çok daha kalıcı bir değişimin işareti.
Bu, kim kazanır kim kaybeder sorusundan öte, enerji tedarik zincirinin güç dengesinin yeniden yazıldığı bir dönem.
Siz bu tabloda en çok neyi takip ediyorsunuz? Hürmüz mü, Babülmendep mi, yoksa LNG pazarlığı mı?
Bu paylaşım kişisel analizimdir.