KARGALAR VE İNSANLARA DAİR GERÇEK Hikaye.. 😔🤔🥰🙏
“1998 yılında Malazgirt’e tayin oldum.
İzin bittikten sonra katıldığım 108. Topçu Alayı’nın konuşlandığı yerde o kadar çok kavak ağacı var ki, yüzlerce...
Bir de her birinde onlarca karga yuvası...
Tabiri caizse yer gök karga...
Sabah akşam öylece ötüp duruyorlar.
Sesleri de rahatsız edecek kadar yüksek...
Ama yapacak bir şey yok, yaratılışları öyle...
Bir süre sonra Alay’da görevli bazı subay ve astsubaylar, yapmayın etmeyin desek de, kargaları rahatsız etmeye başladı.
Yuvalarını taşlıyor, ağaçları sallayarak yavruları yuvadan düşürüyorlar.
Karga yuvası çer çöpten; hafif bir sarsıntı yetiyor.
Sonunda kargalar rahatsız oldu.
Direnmeye başladılar.
Kargalar sosyal hayvanlar; birlikte yaşıyorlar. Haliyle birbirlerine de sahip çıkıyorlar. Kendilerini taşlayan, yuvalarını bozan kişileri bellemişler.
Derken bir gün, en iyi savunma taarruzdur, diyerek hücuma geçtiler.
Herkese değil, kendilerine zarar verenlere saldırıyorlardı.
Belledikleri kişiyi gördüklerinde, koloni halinde üzerine pike yapıyorlar.
Yakalasalar parça pinçik edecekler, o kadar öfkeliler...
En çok da, ordonat bölük komutanı bir yüzbaşı vardı, onu takip ediyor, binadan çıkışını bekliyorlardı.
Yüzbaşı sonunda rahat yürüyemez oldu, taa kapının dibine kadar gelen araca palas pandıras biniyor, yakayı öyle kurtarıyordu. Mücadele epeyi sürdü.
Kargalar bayağı direndi ama insanoğlunun zulmüne dayanmak ne mümkün...
Sabahın köründe pompalı tüfeklerle kargalara ateş etmeler, ağaçların arasında lastik yakıp dumanla zehirlemeler dahil bilinen ne kadar kalleşlik varsa yapıldı.
Kargalar köklerinin kurutulacağını duyumsayarak belli ki göçmüşler: Bir sabah kalktığımızda tek bir karga bile kalmamıştı.
Karga düşmanları, büyük zaferi şenlikle kutladılar.
Öyle ya, kargaları yenmek hakikaten büyük bir başarıydı!
Amaaa...
Sonra ne oldu?
Ertesi yıl, Alay’ı boydan boya yılanlar, fareler bastı.
İnsanlar evlerine gidemez, çocuklarını evde bırakamaz oldu.
Çünkü eşik beşik nere varsa her yer yılanların istilasına uğramıştı.
Yılanlar sütü çok seviyor diye, sırf eve girmemesi için kapılarının önüne kap kap süt koyan mı ararsın, zift kokusundan rahatsız oluyorlarmış diyerek evin dışını ziftle boyayan mı ararsın...
Yetmedi; millet, evi ocağı kapattı, üçer beşer orduevinde kalmaya başladı.
Hatta baktılar olacak gibi değil, bazı arkadaşlar eşyasını yükleyip memlekete gönderdi.
Üçevler dediğimiz lojmanların tamamı boşaltıldı. Kargaların gazabı, bizimkilere azap oldu.
Doğa’nın genleriyle oynayıp dengelerini bozmayın.
Bedeli çok ağır...“
Emekli Astsubay Sami Başkaya...
1996 yılında, Sultanahmet’te bir evde pek çok fotoğraf ve evrak bulduk. Bir çanta mektup, 7 albüm fotoğraf ve sayfalar dolusu nota.
Bir kemancı vardı fotoğraflarda ama tanıyamadım. Ev sahibi de tanımadığını söyledi. Hepsi çatıdaki bir sandıktan çıkmış. Şaşılacak şey...
O kadar çok nota sayfası vardı ki ve öylesine özenle yazılmışlardı ki hayran kaldım.
Aklıma bir anda Cihat Aşkın’a haber vermek geldi. Cihat Aşkın, memlekette keman işi konusunda bir otorite. E tabii o vakitler telefon falan yok. Birkaç örnek alıp Cihat Hoca’ya götürdüm.
Cihat hoca notaları görünce çok heyecanlandı.
-Tekin Bey, bunların devamı var mı? dedi.
-Bir sandık, dedim. Gözlerinin içi parıldadı.
-Gidelim hemen, dedi. Gittik.
Meğer tam bir hazine bulmuşuz. Çakmıyorum ki müzik işinden. Fakat Cihat hoca alıyor bir sayfa mırıldanıyor.
Baktım sahiden nefis ezgiler. Seyyan Hanım isminde bir şarkıcı varmış, ona ait eşsiz fotoğraflar. Sonra sahipsiz mektupların içindeki tarihi vesika niteliğindeki bilgiler...
Dayanamadım, sordum sonunda:
- Cihat Hocam kim yazmış bunları? Kim bu müzisyen?
- Necip Celal, dedi.
Arkadaş tanımıyorum ki... İçimden “Çok güzel” dedim. Necip Celal’se iyi. Anlamadığımı görünce o ünlü şarkıyı mırıldandı Cihat Aşkın:
“Sevdim bir genç kadını
Ansam onun adını
Her şey beni ona bağlar
Kalbim durmadan ağlar”
Yuh, bu şarkıyı kim bilmez! Tango gibi tango!
Çok acayip bir şeyler bulduğumuza bir kere daha ikna oldum. Ev sahibi bunları çöpe atacaktı. Ev temizliği diye giriştikleri işten nasıl bir hazine çıktı!
Ev sahibi kadın çok bir para istemedi.
- Aman alın götürün de yeter, dedi. Aldık, götürdük. Taksiye yükledik her şeyi.
Takside konuşuyoruz Cihat Hoca’yla. Daha doğrusu o sevinçten havalara uçmuş vaziyette. Şu ekteki fotoyu gösterdi.
- Kim bu? dedi.
- Bilmem ki hocam.
- Yahya Kemal
- Nasıl Yahya Kemal hocam bu?
- Gençliği, Paris yılları.
- Necip Celal’de ne işi var?
- E soyadı
- Soyadı mı?
- Necip Celal’in soyadı Andel. And içen kişi demek. Bu soyadını ona veren de Yahya Kemal. Böyle bir ahbaplıkları var.
- Vay be! Peki şu kadın kim?
- Ha o mu, meşhur Seyyan Hanım. Seyyan Oskay.
- Ben tanıyamadım. Çıkaramadım adını.
- Necip Celal’in şarkısını söylüyor.
- Hangi şarkısıydı?
-
“Mazi kalbimde bir yaradır
Bahtım saçlarımdan karadır
Beni zaman zaman ağlatan
İşte bu hazin hatıradır”
- Aaaa bildim, bildim. Bu şarkıyı söyleyen Seyyan Hanım mı yani?
- Evet, yalnız sözler Necdet Rüştü’nün. Müziği ise Necip Celal Andel’in.
- Nefis!
Cihat Aşkın’ın evine gittik. Büyükçe bir masa vardı. Koyduk evrakları üstüne.
Heyecanla hepsini seçiyoruz. Elime bir gazete haberi geçti, ünlü Alman sinema artisti Evelin Hold, Necip Celal’in meşhur “Mazi” şarkısını okumuş. Nerede? Kadıköy Hale Sineması’nda!
Vay be! Süpermiş.
Bir başka notta bu gazete haberinin hikâyesini anlatmış Necip Celal.
Haliyle inanmamış böyle dünyaca ünlü bir starın ülkemize gelip onun tangosunu söylemiş olduğuna:
“Çok hoşuma giden bu Alman artisti ne münasebetle ülkemize gelsin de benim tangomu okusun” demiş.
İnanmamakta ısrar eden Necip Celal’e bir arkadaşı gazetedeki bu haberi göstermiş.Haber doğru!
Beyoğlu’ndaki meşhur Tokatlıyan’da kalıyor Evelin Hold.Telefon ediyor Necip Celal.Teşekkür ediyor.Evelin Hold da kendisini uzun süredir aradığını, muhakkak görüşmek istediğini söylüyor
Necip Celal Andel de tıpkı Rodrigo gibi âmâ... Evelin Hold, Andel’in gözlerinin iyileşmesi için temennilerde bulunuyor ve Hale Sineması’ndaki konsere davet ediyor.
Evelin Hold, sahneye adımını atar atmaz salon yıkılıyor alkıştan. Hınca hınç dolu o gece Hale Sineması
Vaktiyle Londra’da duvarlara:
“Clapton is God” yazarlarmış. Evelin Hold da o gece öyle alkışlanıyor.
Sırasıyla; Fransızca, İtalyanca, Almanca şarkılar söylüyor ve nihayet sıra Türkçe şarkıya, yani Necip Celal’in Mazi’sine geliyor.
İşte o an Evelin Hold’un jesti geliyor...
Elini kaldırıp Necip Celali işaret ediyor Evelin Hold ve
“Mazi, Necip Celal” diyor.
“Ne göğsünde uyuttu beni
Ne buseyle avuttu beni
Geçti ardından uzun yıllar
O kadın da unuttu beni” diyor!
Şarkıyı o gece 4 defa söyletiyorlar Evelin Hold’a. Ortalık alkış kıyamet..
Şarkı bitince kulise gidiyor Necip Celal. Evelin Hold’a bir kere daha teşekkür ediyor ve ellerinden nazikçe öpüyor.
Fakat Evelin Hold sahiden hayran olmuş Necip Celal’e. O şiveli konuşmasıyla:
- Ne harika tangolar bunlar Necip Bey, diyor.
Velhasılıkelâm iyi dost oluyorlar...
Ertesi gece için randevulaşıyorlar. Nerede? Suadiye Plaj Gazinosu’nda.
Günlüğüne yazdığı notta Necip Celal o geceyi şöyle anlatmış:
“Suadiye plajı bana bu akşam her zamankinden daha güzel geliyor. Mehtap denizin üzerine vurmuş, etraf sessiz, konuşmadan geceyi dinliyoruz.
Oldukça kalabalığız, kıymetli artistimiz Feriha Tevfik, ağabeyim, Yusuf Kenan, Holywood muhabiri Turan Aziz ve daha bir çok sevdiğim arkadaşlarım...
Şimdi ellerimde akordeon, parmaklarım tuşların üzerinde, içimden kopup gelen bütün duygularımı söylüyor...
Kendimden geçmiş bir halde mütemadiyen çalıyorum. O da etrafın isteği üzerine Mazi’yi söyledi. Bu kadar duyarak çaldığımı hatırlamıyorum. Benden bizzat keman çalmamı istedi.
Schuman’ın Akşam şarkısı, Fibich Poem ve onun çok sevdiği Toselli serenad...
Kemandan yükselen sesler yavaş yavaş sönerken, mehtap da artık kayboluyordu.
Gazino tamamiyle bizim için kapatılmıştı. Onunla tadına doyulmaz, rüya gibi bir dans ettik, eğlendik.
Dans ederken bana:
‘Mazi’yi hiç unutmayacağım, dudaklarımdan hiç eksik etmeyeceğim’ dedi
Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. İçimden çoşup gelen bir takım sesler var. Kafamın içinde mütemadiyen dolaşıyor, fakat bir türlü toparlayamıyorum. İsteği üzerine akordiyonu elime alarak, ‘Ayrılık’ı çaldım.
Yanıma yaklaştı, dans eder gibiydik yine ama ele ele tutuşmuyorduk.
İşte o anda bana, üzerine çok samimi sözler yazılmış bir fotoğrafını verdi ve sonra tekrar dans etmeye başladık.
Ona bir cesaret:
‘Ne olur bu gece hiç bitmese’ dedim. Ben bu sözleri söylerken, plajın saati 3’ü çalıyordu. Sabah gidecekti. ‘Beni unutma” dedim. ‘Sen de’ dedi.
O akşam ağabeyimin Erenköy’ündeki köşkünde kalacaktım. Yayan yürümeyi tercih ederek sessizce eve geldim.
Zihnim hep onunla meşgul..
O melodiyle meşgul.
Öylece pencerenin kenarına oturdum. Dışarıda yaz böcekleri, kurbağalar ve sık çalılar arasında duyulan bir tek bülbül sesi...
Ortalık hafifçe aydınlanır gibi oldu. Gayri iradi piyanoya doğru yürüdüm. Başımda inanılmaz bir ağrı.
Hemen oturup en sessiz pedala basarak içimden gelen sesleri yavaş yavaş çalmaya başladım. Çünkü başka türlü olmayacaktı. Mümkünü yoktu.
O gece yazdığım beste ise şöyleydi...
Sevdim bir genç kadını
Ansam onun adını
Her şey beni ona bağlar
Kalbim durmadan ağlar
Kemanımla ona bir ses verebilseydim eğer
Bu sesimle ona ersem bana dünyaya değer
Ne yazıkki deniz engin şu ufuklar ölgün
Bin elemle doluyor her yeni gün...”
Necip Celal, yazmamış: Yaşamış!
Biz Cihat hoca ile evrakları toplarken, eşi Nisan Hanım geldi. Ortada bir koli ve bizi harıl harıl çalışırken görünce şaşırdı:
- Hayrola Cihat, bunlar nedir? dedi.
- Görmen lazım. Çok şaşıracaksın.
Nisan Hanım fotoğrafları görünce sahiden pek şaşırdı:
- Dayım, dedi.
Ben konudan uzağım tabii...
“Arkadaş” dedim içimden, “Konu nereden nereye geldi.”
Elbette cehaletime de ayrıca yandım.
Bütün o evraklar Cihat Hoca’’da kaldı. Uzun yıllar o notolarla uğraştı durdu. Derledi,topladı,düzeltti.
Nihayet o gün bulduğumuz eserleri bir albüm haline getirmiş.Sahiden çok sevindim buna.
Var olsun, benim için Necip Celal Andel albümünü ithaflı bir şekilde imzalamış Cihat Aşkın.
Daha böyle pek çok hikâye vardı o günlüklerin içinde. Pek çok şarkının yazılış serüveni vardı.
Tango da ne güzel bir icat be kardeşim. Yüreğini şenlendiriyor insanın..
Deniz Tekin
#Çekiliş
📚İstanbul'un hafızasını sokak sokak kayda geçiren Cemaleddin Server Revnakoğlu'nun anıt eseri Revnakoğlu'nun İstanbul'u, çekilişle 5 okurumuza hediye!
Yapmanız gerekenler:
📌Ketebe’yi takip etmek
📌 Bu gönderiyi RT etmek
⌛️Son katılım: 31 Mart Salı, 23.59
📢Kazananlar 2 Nisan Perşembe açıklanacaktır.
Diriliş Mütefekkiri Üstad Sezai Karakoç'un Türkiye-Îran hakkındaki fikirlerini sizler için derledim.
İlk defa bir ricam var sizlerden, bu fikirlerin çoğuna katılıyorsanız lütfen beğenin ve rt yapın. Şimdiden teşekkür ederim.
Diriliş Dergisi (9 Haziran 1989, Sayı 47)
“Türkiye ile İran, iki ayrı dünya değil, aynı medeniyetin iki cephesidir.”
“Aralarındaki ayrılık, tabii bir ayrılık değil; zaman zaman dış tesirlerle büyütülmüş bir ayrılıktır.”
“İslam dünyasının kaderinde bu iki ülkenin birbirine karşı değil, birlikte hareket etmesi zarureti vardır.”
“Türkiye’nin İran’a, İran’ın Türkiye’ye karşı bir üstünlük arayışı içine girmesi, her iki taraf için de kayıptır.”
“Mezhep farkı, bir ayrılık sebebi değil; zenginlik olarak anlaşılmadıkça, düşmanlıkların aracı hâline getirilir.”
“Bugün yapılması gereken, geçmişin ihtilaflarını büyütmek değil, ortak geleceğin imkânlarını aramaktır.”
“Türkiye ve İran karşı karşıya getirildiği zaman, kazanan ne Türkiye olur ne İran; kaybeden İslam dünyasının kendisi olur.”
“Bu iki ülke, birbirini dengeleyen değil, birbirini tamamlayan unsurlar olarak görülmelidir.”
“Gerçek diriliş, bu coğrafyanın kendi içinde kuracağı birlik ve anlayışla mümkündür.”
Yeniden hoş geldin Yaren
Günlerdir Adem Amca ile birlikte “Acaba görür müyüz?” diye güneye uzun uzun bakarken meğer o da bize çatıdan bakıyormuş; biz tanıyamamışız. İlk iki gün çatıda ve bahçede uzak ve çekingen durunca geleni eşi sandık. Hava şartları nedeniyle göle de açılamamıştık. Dün Adem Amca’nın kapısının önünde beklemeye başlayınca içimize bir şüphe düştü. Bu sabah buz gibi havaya rağmen şansımızı yeniden denedik…
Ve anladık ki gelen Yaren’miş! 🤍
Merak edenlere, soranlara, bir kuşla baharı bekleyenlere müjdeler olsun.
Buluşma 15. yılda da gerçekleşti.
Bir çiçek yoktur ki denk olsun
Büyüleyici yüzüne senin.
Çünkü çiçeklerin içinde sen,
Dikenlerin içindeki gül gibisin.Şeyh Sadi-i Şirazi
#Allah#galibîvakfı#tekye#tekke#tevhid ask tasavvuf metafizik metaphysics derviş dervish
Ordu Belediye Başkanı orada martı ve kargadan başka kuş yok demiş. Aslında üzücü ama umutlandığım bir söylem. Sevgili @orduyorum çok güzel bir şey yapmış ve uluslarası veritabanı https://t.co/gG47pSWqMM üzerinde alanda görülen kuş türü sayısını oraya koymuş.
Eğer orayı gerçekten kuşların kullanmadığını düşünüyorsa sayım başkan ben o 124 türün 122 tanesini bizzat fotoğrafladım. Fotoğraf exif bilgilerinden çekildiği saniyeye kadar tüm verileri var. Bunu memnuniyetle ispat ederim.
Bu insanların hiç biri siyaset veya bir başka amaç için size karşı çıkmıyorlar. O çok beğendiğinizi projenizi buradı har bir yerde yaparsanız kimse sesini çıkarmayacak emin olun.
Mevcut alanda sadece bir haftada 124 kuş türü kaydedildi. Bakın iddia ediyorum bir yıl düzenli takip edilsin bu sayı 200’e yaklaşır.
Hayali bir cennet söylemi yapmadık. Burası gerçekten son kale. Karadeniz’de başka böyle bir yer yok. Kızılırmak deltasından sonra kıyıda hem çayır, hem çalı hem ağacı hemde kıyısı olan başka da bir yer yok!
Burayı lütfen böyle değerlendirmelten vazgeçin. Şu mücadele veren insanları görmezden gelmeyin. Hem onlarla hem şu gündemle barışın artık lütfen @mhilmiguler@diyanetbasin@OrduBBld
Yayınevimizin 2025 yılında yayınladığı tüm kitaplar bu ÇEKİLİŞ’te!
Yapmanız gerekenler;
✅ bizi takip et!
✅ bu tweeti beğen ve RT et!
✅ yoruma en çok istediğin kitabı yaz!
* Son gün 04 Ocak 2026 Pazar
“Saygı olsun bu çelik atlıların gök tuğuna,
Tuğu kaldırmış olan orduların Başbuğ’una”
Hüseyin Nihâl Atsız
Türk’ün son Başbuğ’u Gazi Mustafa Kemâl Atatürk’ü saygıyla yâd ediyoruz.
#10Kasım
Kuşçuluk hayatım boyunca ilk kez çok yaklaştım bu kuşa. O kadar ki yediği balığın çıtırtılarını bile duydum. Genç bireyin bu tahammülü umarım başına başka işler açmaz endişesi sardı bu kez.
Balık kartalı şu sıralar Uluabat Gölü’nde oldukça cüretkar pozlar veriyor. Şu güzelim bir kuş bir zamanlar ülkemizde de ürüyordu. Yaşam alanlarını işgal ettik artık sadece göçte görüyoruz. Belki bir gün yine yuvası oluruz💚
BUDAPEŞTE'DE MACAR BİR TÜRKOLOGDAN BEKTAŞİ DERVİŞİNİ DİNLEYİN!
Bektaşi Gül Baba Kanuni Sultan Süleyman’ın daveti üzerine 1526 yılında Budin seferine de katılmış. Budin alındıktan sonra buraya yerleşerek 10 yıl yaşamış.
Vefatı herkesi öyle üzmüş ki cenazesine Kanuni bile katılmış. Cenaze namazı, kiliseden çevrilen Matthias Kilisesi'nde kılınmış. Evliya Çelebi'nin anlattığına göre tam 200 bin kişi katılmış cenazeye.
Gül Baba Türbesi Osmanlı’dan sonra bir süre şapel olarak kullanılmış. Ama Sultan Abdülaziz’in Avrupa ziyaretinden sonra türbeye dönüştürülmüş.
Sadece Türkler değil Macarlar da çok sevmiş Gül Baba'yı. Hatta Danimarkalı masalcı Andersen tarafından hikayesi yazılmış ve daha sonra senfonik eser olarak bestelenmiş.
Gül Baba, kurduğu tekkenin bahçesinde sadece sarı ve kırmızı renk gül yetiştirmiş ve işte Galatasaray sarı kırmızı renklerini Gül Babadan almış çünkü Beyoğlundaki Galatasaray Lisesi aslen Gül Baba Bektaşi Tekkesidir.
Hani Macaristan mutfağının meşhur Gulaş Çorbası var ya işte o çorba da Gül Baba'dan yadigar.
“Wednesday” dizisiyle tanınan ABD'li ünlü oyuncu Jenna Ortega, Filistin halkını “kahramanı” olarak gördüğünü söyledi
— Filistin halkına oldukça yakın hissediyorum
— Seslerini çıkarmaları ve dünya onları ne kadar görmezden gelse de devamlı seslerini kullanmaları çok önemli ve takdire şayan
— Ben de onların seslerini artırmak ve duyurmak isterim
🎥 2023’te Filistin’e destek veren oyuncu Melissa Barrera’nın ‘Çığlık 7’ filminden çıkarılmasının ardından Ortega da kadrodan ayrılmıştı
https://t.co/NmGzHcP6Me