ve sağır bırakan, 1 yaş altı bebeklerinkiyle yarışabilecek bir solipsizm içindeler. Yaşadıklarına dışarıdan bakamıyorlar ve durumun biricikliğini sorgulayamıyorlar. Bu tabi sosyal medya tarafından yönlendirmeleri kolaylaştırıyor.
Son zamanlarda ana sayfanın düşündürdükleri:
- Kylie Minogue bana bile kendini dinletebilen bir pop kraliçesidir. Ucuz akımlarla anılmamalıdır. Ayrıca bir mısrası cımbızlanarak kişisel özgürlük ve özgüvenin sergilenmesi için kullanılan şarkının aslında bir adama tam anlamıyla ->
Saplantılı olmak, gece gündüz ondan başka bir şey düşünememek hakkında olması son derece ironik.
- Macron şu dünyadaki en makara ve matrak adamlardan biridir.
- Herkes ilk kez gittiği kafe ve restoranları saklı, az bilinen diye damgalıyor çünkü başkalarının deneyimlerine kör ->
-Diyor adeta ebeveyn. İsimlendirmek zaten insana muhtemel beklenti, önyargı ve çağrışımları yüklemek demek bir de üstüne öncekilere bağlı bir ses uyumu eklemek ekstra bir otorite egzersizi gibi. İnsan kendi adını koymalı illaki demiyorum ama bu kontrol ihtiyacı gerçekten gülünç
Bazı ebeveynlerin çocuklarına ahenkli isim verme çabası çok komik geliyor. Ne demek kanka tüm çocukların ismi -D ile başlayacak -An ile bitecek, kafiyeli olacak vesaire. Gerçek şu ki biz henüz başlamadan hikayemize başlık atılıyor ve çoğu kez makul ve anlamlı bir nedeni olmuyor.
Senin adın bu çünkü ablanın ve abininki şuydu demek kader iplerini gereksiz birbirine doluyor gibi geliyor. Bu çocuklara bir seçki hissi veriyor, tema katıyor, tekil bir ürüne çeviriyor. "Bunlar çocuklarım, ben yaptım. Bir arada grupça anlamlılar. Kişilikleri sadece bir eklenti."
Black Country New Road bozulmuş. Küflü folk peyniri olmuş. Melodram balad salatası olmuş. Herkes cebinden 2-3 enstrüman çıkarıyor, vokaller sorunsuz ama fevkalade + fevkalade = alelade. Progresiflik gitmiş yerine vasat bir naiflik gelmiş. Artık o sevdiğim grup değilsin, elveda
Kombinlerimi bir gün önceden kenara ayırıyorum, haftalık planlar yapıyorum, takvime notlar alıyorum. Her şeyi kenara yazıyorum. Hepsi o an telaş yaşamamak için. Sanki o an doğru karar vereceğime inanmıyorum. Düşünce yükselince duygu alçalıyor. Geriye ruhsuz bir sakinlik kalıyor.
Amerika'dan domates ve patates getirilmeden önceki herhangi bir dünya mutfağını hayal edemiyorum. Mısır yok hele acı biber de yok. Hatta fasulye de yok. Allah'tan soğan var. Aklımızdaki yemek imgesi henüz oluşmamış halde. Kadim sayılabilecek çoğu tarif yalnızca bir kaç yüzyıllık.
Geçen pandemi, lise yıllarına denk gelmiş birisiyle daha önce hiç empati kurmadığımı farkettim. Üstünden yıllar geçmesine rağmen arada arkadaşlarımla düşünüp hayatımızı ne kadar etkilediğini tartışıyoruz. Aklıma geldi de o aşamada bunu yaşamak daha ağır bir deneyim olmalı. Yazık
Starchitect'leri var eden egolu ve karizmatik bir biçimde yaptım oldu demekti. Her ne kadar bu tavır umursamazlığıyla sorunluysa da şu an tersine saptığımızı, nedensellik girdabında sesimizi duyuramadığımızı ve artık kararlarımızın keyfiliğini kucaklamamız gerektiğini düşünüyorum
https://t.co/XpU0E2hFUT
10 gün önce Frank Gehry vefat etti ve nesli tükenmekte bir tür olan ''Yıldız mimar''lardan bir kişi daha eksilmiş oldu. Kendisi teknik anlamda sınırları zorlamayı, tasarım anlamında "Yaptım oldu" tavrını temsil ediyordu. Bu konu hep ti'ye alındı. ->
Saklanmasına karşı çıkıyorum. Kağıdı buruşturup 'İşte formumuz bu' denilmesinin gizli bir şiirselliği vardı. Güneş ışığı analizine göre algoritma cephedeki panellerin açısını ve derinliğini optimize etti deyip diğerinden farkı zor anlaşılan bir son ürüne varmaksa ruhsuz geliyor->