SOLGUNLUK ÇAĞINDA CANLILIK
Bu solgunluk, bitkinlik çağında yeniden canlanabilmenin yolu beş kadim sığınaktan geçiyor: Sevmek, öğrenmek, çalışmak, inanmak ve oynamak. Bunlar tesadüfen seçilmiş kelimeler değil; insanı insan kılan, onu bir anlam ufkuna bağlayan o eski şifa kaynaklarıdır.
Sevmek, kendinden çıkıp bir başkasına uzanmaktır. Bitikliğin ilk ilacı başka bir kalbe değmektir. Bir ihtiyarın elini tutmak, bir çocuğun gözünün içine bakmak, kapı komşusunun halini hatırını sormak gibi küçük ama hakiki temaslar. Sevgi, verdikçe çoğalan tek hazinedir; insan başkasına su taşırken kendi içindeki kuyunun yeniden dolduğunu fark eder.
Öğrenmek, dünyayı bir çocuğun merakıyla yeniden keşfetmeye niyet etmektir. Solmak, çoğu zaman hayatın bizi şaşırtmayı bırakmasıdır; her şeyi bildiğimizi sandığımız anda renkler kaçar. Yeni bir dilin ilk kelimeleri, bir çiçeğin adı, gökyüzündeki bir yıldızın hikâyesi yani zihne açılan her küçük pencere, ruha taze bir hava üfler. Merak, içimizdeki çocuğu uyandıran o nazik dürtmedir, uyanan çocuk, yeniden oynamayı hatırlar.
Çalışmak, ellerimizin ürettiği şeyde kendimizi bulmaktır. Ama buradaki çalışma, bizi tüketen o aç gözlü tempo değil; emeğin kendisinden zevk alınan, sonunda bir eser bırakan, insanı dünyaya bağlayan anlamlı bir uğraştır. Bir bahçeyi sulamak, bir yemek pişirmek, bir şeyi tamir etmek : Niceliğe değil, niteliğe ve mânaya bağlanan iş, yorgunluğun değil, doygunluğun kaynağı olur. İnsan, faydalı olduğunu hissettiğinde dirilir.
İnanmak, kendimizden daha büyük, daha ulvi bir hakikate başımızı dayamaktır. Bitiklik, bir bakıma anlamın çekilip gittiği bir gelgittir; ruh, kendinden büyük bir gayeye bağlanmadığında soluverir. İnanç bize kendi küçük tasalarımızdan daha geniş bir ufuk açar. Secde eden, eğilen, şükreden insan, omuzlarındaki yükün bir kısmını kendinden büyük ellere bırakmanın hafifliğini tadar.
Ve oynamak, hayatı bir muvaffakiyet sınavı olmaktan çıkarıp yeniden bir armağan gibi karşılamaktır. Yetişkinlik, çoğu zaman oyunu küçümsemeyi öğrenmektir; oysa amaçsızca gülmek, anlamsızca koşmak, sırf zevk için bir şey yapmak ruhun en saf gıdasıdır. Oyun, sonucu önemsemeyen tek faaliyettir; tam da bu yüzden, her şeyi sonuca bağlayan bir çağda kıymetli bir isyandır.
YAPMAMAYI TERCİH EDERİM!
Okuduğum kısa romanlar içinde en etkileyicilerinden birisi, Kâtip Bartleby. Herman Melville'in ünlü karakteri Kâtip Bartleby'nin "Yapmamayı tercih ederim" (I would prefer not to) tutumu, bir direniş modelidir aslında. Bize dayatılan rekabetçi düzene açıkça savaş açmak yerine, bu düzenin kurallarıyla oynamayı "tercih etmemek", sistemin işlemesini sağlayan çarklara atılmış sessiz bir kum tanesi gibi. Gelin bunu iş hayatına uygulayalım.
Bartleby öfkelenmez, masalara vurarak istifa etmez, şartları iyileştirmek için pazarlık yapmaz ve en önemlisi neden yapmak istemediğine dair hiçbir mazeret sunmaz. Sadece eylemsizliği seçer. Modern iş hayatında, rekabetin ve tükenmişlik kültürünün norm kabul edildiği bir düzende, bu duruş, keskin bir çatışmaya girmeden sınır çizebilmenin güçlü bir felsefesi.
Üstünüze vazife olmayan bir şeyi reddetmek için bir mazerete ihtiyacınız yok. Görev tanımınızın tamamen dışında, sırf "fedakarlık" adı altında sizden istenen bir işi veya mesaiyi, kendinizi suçlu hissetmeden ve fazla açıklama yapmadan geri çevirebilirsiniz : "Bunu bu hafta programıma dahil edemeyeceğim."
İşinizi eksiksiz ve profesyonelce yapar ancak sizden beklenen o sahte coşkuyu ve duygusal performansı sergilememeyi tercih edebilirsiniz. Zorunlu "mutlu saatler" etkinliklerine katılmamak, sahte gülümseyişlerden kaçınmak, iş yerindeki dedikodu veya rekabet ağlarına dahil olmamak bu duruşun bir parçasıdır.
Kapitalist iş etiği, terfi etmek veya iyi çalışan olmak için her zaman sizden beklenenin %120'sini vermenizi öğütler. Sözleşmenizde yazan ve maaşını aldığınız işi, sadece mesai saatleri içinde yapmak size yeter. Başkasının eksik bıraktığı işi yüklenmeyi veya hafta sonu e-postalara bakmayı tercih etmeyebilirsiniz.
WhatsApp grupları ve e-postalar, iş hayatında bitmek bilmeyen bir "acil" hissi yaratır. Her mesaja anında dönmek bir sadakat göstergesi haline gelmiştir. Her titreşime veya bildirime anında tepki vermeniz gerekmez. Gerçekten hayati olmayan mesajlara mesai saatleri dışında dönmemeyi tercih etmek, zamanla çevrenizdeki insanların sizin sınırlarınızı öğrenmesini ve size saygı duymasını sağlar.
Amaç o çarkların sizi öğütmesine izin vermemektir.
Yapmamayı tercih ederim ! Enerjimi sömüren anlamsız işlere sınır koymayı, o enerjiyi aileme, sevdiğim kişi ve uğraşlara, ruhumu besleyecek şeylere saklamayı tercih ederim !
İnsanoğlunun yeryüzündeki serüvenini anlamaya, içselleştirmeye yönelene ben, “entelektüel” diyorum.
“İnsanoğlu” dediğinizde bu, her türlü din, her türlü kültür, her türlü dünya görüşü, anlayış ve yorum demek... Ancak insanoğlunun ortak paydasını saptamaya yönelik faaliyetler, mutlak özgürlük ve müdahanesizlik ister.
Entelektüel, müdahanesi olmayan, aynı zamanda birikimini maddi çıkara dönüştürmeyen/dönüştüremeyendir.
Entelektüel Perspektif Kültür, Siyaset ve Toplum Söyleşileri, s. 8.
#AlevAlatlı
İnsanın en büyük sınavı, kimsenin görmediği yerde kim olduğudur." der Stefan Zweig. Alkışın olmadığı, övgünün sustuğu, kimsenin şahitlik etmediği o anlarda ortaya çıkan hâl, insanın gerçek "ben"idir.
The girl is Farah Mahmoud Al-Kahlout.
She lost her parents—and part of her body—when their home was bombed and collapsed on them.
She lost an eye and a leg. Her joy turned into tragedy, and her face became a memory etched by a filthy war of extermination that will never be forgotten—one that will accompany her for the rest of her life with pain and anguish.
Nearly 170,000 girls, children, youth, and elderly people in the Gaza Strip—like Farah—have been injured. The war has turned their lives into a hell of disability, amputation, and disfigurement.
They search for a way out to receive treatment, but find none amid the collapse of healthcare.
Who will care for them, help them, and restore what they lost in an annihilation they had no part in—except that they were innocent in an unjust world?
Her şeyin sergilendiği, gizemin ve mesafenin ortadan kalktığı düpedüz ‘pornografik’ bir dünyada yaşıyoruz. Yaslandığımız anlamın buharlaştığı, en mahrem yaşantıların deşilip ortaya serildiği, sığlığın itibar gördüğü bir dünya.
Ahlak erozyonu kaçınılmaz bir sonuç.
Gazzeli Nesrin şöyle diyor:
“Güzellik bizi süsleyen kıyafetlerde değildir.
Gerçek güzellik ilim ve terbiyenin güzelliğidir.
Babası ölen yetim değildir.
Esas yetim ilim ve edepten mahrum olandır.”
Ne güzel çocuklar, ne güzel insanlarsınız. 💔
Mülahazat hanesinden kastım şudur: Sakın hiçbir şeyi olduğu gibi kabul etmeyin; daima bir şüphe payı bırakın.
“Bu böyledir.” deyip kabul etmek yerine “Bunun böyle olduğu söylenir, düşünülür, yazılır.” diye düşünmek gerek. Çünkü tarih, çok kaygan, uçuk kaçık bir şeydir. Kimin elinde kalem varsa tarihi kendine yontarak yazar. “Tarih böyle yazıyor, öyleyse yüzde yüz doğrudur.” şeklinde bir ön kabul ile yola çıkarsanız hüsrana uğrarsınız.
Aidiyet günümüzün büyük meselesi. Kadim öğüt : Kendini bil.
Ait olmak dışarıda bir kapı bulmak değil; içimizde yıllardır bekleyen o evi hatırlamaktır.
Dünyanın bizi onaylaması değil; bizim dünyaya kulak vermemizdir.
Ruh, kendine döndüğünde dünya da yerli yerine oturur.
Melankolik hassasiyet diye bir şey var. Nazenin insanların bir özelliği. Dünyadan usulca geçenlerin hallerinden bir hal.
Bu hal kişinin dünyayı daha derin, daha incelikli ve çoğu zaman hüzünlü bir duygusal tonla algılamasıdır.
Geçiciliği, kaybı ve güzelliği aynı anda hissedebilme yetisi. Küçük ayrıntılarda bile hüzün ve sevincin harmanlanması. En sevinçli anlarda hüznün yedekte beklemesi.
Nostaljiye, özleme ve duygusal derinliğe doğal bir yatkınlık. Başkalarının acılarına karşı yüksek empati.
Bu hassasiyete sahip insanlar, duyguları “fazla” yaşadıkları için değil, daha katmanlı yaşadıkları için melankolik olarak tanımlanır.
Bu bir zayıflık değil, hayır. İnsanı derinleştiren, hayata ve başkalarına daha güçlü bağlarla bağlayan bir özellik.
'İnsandan insana şükür ki fark var...'
Kelimelerin psikolojik boyutlarını düşündüm... En masum sözcüklerin bile ne denli ürkütücü olabileceklerini düşündüm.
“Kavga, insanla kader arasında değil artık, insanla kelime arasında. Yığınlar onun için yaşıyor, onun için dövüşüyor, onun için ölüyorlar,” diyen Cemil Meriç’i ilk kez anladığımı hissettim.
“Bu yedi ceddi yabancı alüftenin dilimizde adı yok.” derdi.
“Obskürantizm heyulâsı yok edilmedikçe, herhangi bir diriliş hayaline kapılmak çılgınlık.” Çok doğru. Biz birbirimizle konuşmuyoruz. Birbirimizi geçiştiriyoruz.
Obskürantizm, meselelerin üzerini örtmek, geçiştirmek demek... Ne söylemeye çalışıyorum, biliyor musun? Statükocu olma, yeni sentezlere soyun, yeni politikalar üretmeye çalış.
(Alatlı, Viva La Muerte! - Yaşasın Ölüm!: 284-288)
https://t.co/cdYd8TfAI5
En şahsi gözükende en gayrişahsi olanı, en hususi gözükende en umumi olanı, en ufacık-anlamsız gözükende en kuvvetli tazyiki yakalamak... Sosyoloji bunu yapabildiğinde çok kıymetli.
Dünyanın pek çok savaş felaket bölgesine gittim ama inanın Gazze'de bugün yaşananlar kadar felaket bir tablo görmedim. Bu insanlık dışı değil onun bile çok çok ötesinde...
https://t.co/7bsNKNhwf4
Bir gün başka bir ülkenin askerleri evinizi bombalıyor ve gidecek hiç bir yeriniz yok.
Elinizi vicdanınıza koyun ve bu çocuğun çığlığını dinleyin.
Bu videodan sonra Netenyahu’yu alkışlayan Amerika Temsilciler Meclisinin önüne gidip lanet okuyasım var.