Geçmişte değer transferi ağırlıklı olarak hammaddeler ile mamul mallar arasındaki eşitsiz mübadele üzerinden gerçekleşirken, günümüzde bu süreç veri akışlarını ve teknoloji lisanslarına ilişkin telif ödemelerini de kapsayacak şekilde genişlemiştir. Günümüzde Küresel Güney, dijital ekonominin temel hammaddelerini iki biçimde sağlamaktadır. Bir yandan, bu altyapının işleyişi için vazgeçilmez olan doğanın ortak varlıklarını; güneş ve hidroelektrik enerjisini, lityum, kobalt ve nadir toprak elementleri gibi stratejik mineralleri sunmaktadır. Diğer yandan ise, çağdaş kapitalizmin yeni metası haline gelen veriler, çevre ülkelerin nüfuslarından herhangi bir karşılık ödenmeksizin kitlesel ölçekte toplanmakta ve sermaye birikim sürecine dahil edilmektedir. https://t.co/Pmy91bBttV
Enki ve Ninhursag, Dünya'da halihazırda var olan Homo Erectus'un DNA'sını alıp, kendi "İlahi" (Anunnaki) DNA'larını %3-5 oranında bu yapıya enjekte ettiler. Kendi kendine üreyebilen, emirleri anlayacak kadar zeki ama "Efendi" olamayacak kadar kısıtlı bir tür (Lulu) ortaya çıktı. Sonny Ramirez ve Michael Jobe, bu genetik mühendisliğin bitmediğini savunur. Onlara göre şu an yaşadığımız Dijital Dönüşüm ve Transhümanizm (İnsan-Makine birleşmesi), Anunnakilerin insan DNA'sını "Lulu 2.0" (Biyolojik-Sentetik Hibrit Köle) versiyonuna güncelleme operasyonudur.
Ankara'da 90 doğumlu taksici
Mansur Yavaş'ın çok kötü olduğunu Ankara'yı Melih Gökçek'in geliştirdiğimi söylüyor. Çaldı ama yaptı kalıbını kullanarak hem de. Bu düz duvar sağcılık nasıl bertaraf edilecek? Bozkır en azından Ankara'da bitmiş. Yerine betonstep bir kent inşaa edilmiş. Bu nefessiz kalmak üzere olan şehrin haline gelişme diyen bu bozuk algıya şehir ne, yaşam ne nasıl idrak ettirilecek? Ve tabi bir taksici binlerce takipçisi olan bir hesaptan daha etkili.
Dün Instagram’da bir sayfada, "Bir gün hafızanı kaybedeceğini bilsen, sana kendini yeniden anlatmasını istediğin ilk kişi kim olurdu?" diye bir paylaşım önüme düştü. Ben de hikayemde alıntılayıp; "Ya mal mıyım? Hafıza sıfırlanmış, hayat önüme tertemiz bir başlangıç koymuş, ben gidip eski yedeği mi yükleteceğim? Kimsek oyduk, şimdi buyuz der yeni sezona geçerdim ben. Kimse spoiler falan vermesin, kendimle baştan ve başka şekillerde tanışayım." dedim.
İşin şakası bir yana bir süre sonra içinden başka bir soru çıktı. Bana kendimi kim anlatabilir? Çünkü hafızam silindikten sonra birine "Bana kim olduğumu anlat" dediğimde, aslında ondan beni değil, kendi gözünden beni anlatmasını istemiş olacağım. Bana verebileceği şey benim onun hikayesindeki karşılığım olacak hiç kimse beni bir bütün olarak saklayamaz. Herkes bende, yalnızca kendi hayatıyla kesişen yeri hatırlayabilir.
Buradan, insan neden kendisini kendi içinde değil de başkasının tanıklığında arar? sorusu çıktı derken bu paylaşıma cevaben bir mesaj geldi; "Peki kendi tanıklığımız ne kadar güvenilir?" Soru çok hoşuma gitti. Kesinlikle bir sonraki soru bu olsun, dedim.
İlk anda şöyle düşündüm, başkası beni yalnızca benimle kesiştiği yerde bilebilir, bense kendimle her yerde karşılaşırım. Kendi hayatımı yaşamak zorunda olan özne benim bu nedenle mesele güvenilirlikten çok kendi tanıklığımın canlılığı... Başkasındaki görüntüm, belirli bir anda ve belirli bir ilişkide oluşmuş bir kesitken ben kendimi zamanın içinde yaşamaya devam ederim. Ondaki ben, bir bakıma donmuş bir görüntüdür fakat bendeki ben hâlâ hareket eder, değişir, çelişir, yanılır, yeniden yorumlar ve yoluna devam eder.
Bugün de karşıma bu tweet çıktı... ben de biraz bir şeyler karalayıp semada azıcık daha gürültü yapayım dedim. Kendimize ilişkin bütün tanıklıkları "güvenilir mi, güvenilmez mi, doğru mu, yanlış mı?" diye sınıflandırırken farkında olmadan ortada çoktan tamamlanmış, sınırları belli bir "ben" bulunduğunu varsayıyoruz ve sonra da bu hazır benliği kimin daha doğru tarif ettiğini bulmaya çalışıyoruz. Ben mi, başkaları mı?
Gelin görün ki ortada doğru biçimde tarif edilmeyi bekleyen tamamlanmış bir ben yok. Kendini anlamaya çalışanla anlaşılmaya çalışılan aynı kişi ve üstelik insan kendine dair her yorumu, her seçimi ve her karşılaşmasıyla değişmeye devam eden bir varlık... henüz sürmekte olan bir varoluş hakkında kesin bir hükme ulaşmaya çalışmak, hareket halindeki bir şeyi durdurup onun son görüntüsünü elde etmek istemek gibi... bu nedenle kendilik hakkında her söz yaşayan biri için her zaman erken söylenmiş bir sözdür.
Burada tanıklığı yalnızca doğru ve yanlış ikiliğine yerleştirmek bu sebeple yetersiz kalıyor. Her tanıklık doğru değil elbet ve fakat her tanıklık bir şeyi açığa çıkarır. Birinin hakkımızdaki hükmü bizim hakkımızda yanlış olabilirken, onun beklentisi, korkusu, arzusu, ihtiyacı, kör noktası veya aramızdaki ilişkinin yapısı hakkında doğru bir şey gösterebilir. Bu, yanlış sözün birdenbire doğruya dönüştüğü anlamına gelmez ama o sözün hangi düzlemde okunması gerektiğini gösterir. Birinin "sen böylesin" demesi bizim ne olduğumuzdan ziyade onunla karşılaşmamızda nasıl belirdiğimizi anlatır. Tanıklık yaşanan etkiye dair söz söyleyebilir fakat o etkiden hareketle kişinin bütün varlığı hakkında hüküm verdiği anda kendi sınırını aşar.
Başkasının tanıklığını ciddiye almakla kendimizi onun hükmüne teslim etmek aynı şey değil... bizim kendi tanıklığımız da bütünüyle güvenilir olmak zorunda değil çünkü tanıklığın değeri doğruluğundan gelmez! Kişi kendisiyle her yerde karşılaşır ama bu kendisini her karşılaşmada açıkça gördüğü anlamına da gelmez. Kendi hayatımızın içindeyiz ve ondan dışarı çıkıp bütünümüzü tek bakışta seyredemeyiz. Kendimize yakınlığımız bize tarafsızlık vermez ama süreklilik verir. Niyetlerimizi biliriz ama etkilerimizi her zaman bilemeyiz... acımızı yaşarız ama bazen kaynağını yanlış yorumlarız ya da tekrarlarımızın içinden geçeriz ama onları ancak uzun zaman sonra fark edebiliriz yine de kendi tanıklığımızı başkasınınkiyle eşitleyemeyiz çünkü başkası bizimle yalnızca yollarımızın kesiştiği yerde karşılaşırken biz bütün karşılaşmalarımızdan geçmek zorunda olanız. Başkası bir yüzümüzü görür ve biz o yüzlerin birbirine nasıl dönüştüğünü yaşarız. O, dışarıdan görebildiği bir biçime bizse içeriden taşıdığımız sürekliliğe sahibiz. İki bakış aynı şeyi ölçen rakip gözlemciler olamaz dolayısıyla... biri yaşantının içinden diğeri karşılaşmanın dışından konuşur.
Bu nedenle ötekinin bakışında bizi tamamlayan bir şey vardır evet bizim göremediğimiz dış çizgimizi, dünyada kapladığımız yeri ve başkasının hayatında bıraktığımız izi bize gösterebilir fakat bizi tanımlamaya yetmez. Bu onunla kurduğumuz ilişkide beliren yüzümüzdür. Öteki bize hakikatimiz üzerinde mülkiyetten çok bir dışarısı kazandırır ve aynı şekilde kendi tanıklığımız da bizi bütünüyle açıklayamaz. "Ben buyum" dediğimizde değişmez bir özü keşfetmiş olmayız. O anda geçmişimizi nasıl düzenlediğimizi, kendimizle nasıl ilişki kurduğumuzu ve hangi geleceğe yönelmek istediğimizi dile getiririz. Öz anlatımız bazen bir savunma, bazen bir arzu, bazen de henüz olmadığımız kişiye verilmiş bir söz olabilir. Kendimize tanıklığımızın değeri yaşadıklarımızı ve yaptıklarımızı üstlenebileceğimiz bir yer açmasından gelir çünkü kendilik yaşanan bir canlılıktır.
O zaman kendimize ilişkin hakikat ne içimizde saklanan ve doğru yöntemle bir gün tamamen ele geçirilecek gizli bir özdür ne de başkasının gözünde hazır bekleyen nihai görüntümüz ve fakat bütün tanıklıkların ortalaması da değildir. Bir şahitlik durumudur... hiçbir anlatının bütünüyle sahiplenemediği, buna rağmen bütün anlatıları yeniden düşünmeye zorlayan şey... yaşayan, değişen ve kendisine hiçbir zaman bütünüyle dışarıdan bakamayan bir varlığın kendisiyle ilişki kurma biçimi... hiçbir cümleyi sonuncu saymadan kendimize tanıklık etmeyi sürdürebilmek...
Sanırım ilişkilere ve karşılaşmalara "bu karşılaşmada nasıl belirdim?" diye sormak daha iyi olacaktır çünkü o buna tanıklık edebilir. Gerisini yine yaşayarak öğrenmek zorunda olan kişi benim. Ne yalnızca kendi anlattığım kişi ne de başkalarının bende gördüğüyüm fakat her biriyle biraz daha açılan şeye tanıklık edenim.Sonunda burada ne doğru yanlış ne güvenli güvensiz ne de güvenilir güvenilmez diye kesin çizgilerle ayrılabilecek tanıklıklar var... her anlatı bulunduğu yerden açılıyor, ulaşabildiği kadarını taşıyor ve geri kalanını dışarıda bırakıyor. Kendi sözümüz de ötekininki de bizi ele geçirmiyor yalnızca yaşanmış bir karşılaşmaya tanıklık ediyor. O halde aranacak şey kendimize dair bir güvence yerine kendimizle temas, sürmekte olan varlığımıza eşlik edebilmek olmalı...
Sonunda hiçbir hüküm yaşayan insanın bütün hakikatini tüketmeye yetmez. Kişi kendisini tarafsız bir nesne gibi seyredemez, kendine şahitliği altında bulunduğunu bilerek kalbinin, niyetinin ve fiilinin hareketlerine uyanık kalabilir ve oluşa henüz gerçekleşirken eşlik edebilir. O halde bizi tanımlayıp kapatmadan, bizde olup bitene huzurda şahitlik eden ve yaşadığımızı sorumlulukla üstlenmemizi sağlayan uyanık bir hazır bulunuşta olmak evladır.
Lacan’ın Herakleitosçu ilkesi:
İnsan ne kadar rasyonel kararlar almaya çalışırsa çalışsın, kendi bilinçdışı çekirdeğinin yarattığı "yerçekimi" (L'At-Traction) tarafından sürekli kendi semptomunun etrafında dönmeye zorlanır.
Ἦθος ἀνθρώπῳ δαίμων
İnsana karakteri,kaderidir
Evet, ama buradaki “ilahi düzen” somut bir kutsaldan çok, etik bir denge ile alakalı. Destanlar ve dini anlatılar bunun alegorileri. Ondan dolayı buradan “kutsalın geri kutsanması” anlamı çıkmamalı. Ve Nolan zamanın ruhunda ne gördüğü için bu hikayeye yöneldi onu da düşünmeli. +
ANLAMIN BAĞLANTISALLIĞI
20.yüzyılın sonlarında Jacques Derrida’nın ortaya koyduğu düşünceler, felsefe dünyasında büyük tartışmalar yarattı. Kimileri onu dilin sınırlarını gösteren bir düşünür olarak gördü, kimileri ise hakikatin varlığını reddeden bir kuşkucu olarak yorumladı. Oysa Derrida’nın çalışmaları daha yakından incelendiğinde, onun asıl ilgisinin dilin kendisinden çok, anlamın nasıl ortaya çıktığı sorusu olduğu görülür. Bu soru yalnızca felsefenin değil, aynı zamanda yaşamı anlamaya çalışan bütün bilimlerin merkezindeki sorulardan biridir.
Esto podría salvarte la vida:
El profesor de Harvard Daniel Lieberman dedicó 17 años a estudiar cómo dormían, se movían y envejecían los humanos antiguos a lo largo de los siglos.
Los 5 mitos que desmintió cambiarán para siempre tu forma de pensar sobre la salud:
1. Mito: Estar sentado te está matando.
Pestisitler ve kontrolsüz ot zehirleri (herbisit) korkunç noktada. Bu zehirlerin dilimizdeki kavramsallaştırılması oldukça sorunlu. Bunları tarım ilacı olarak tanımlamak bu zehirlerin doğasını perdeleyen ve onları iyileştirici gösteren büyük bir dilsel yanılsamayken, herbisitler (ot öldürücüler), fungisitler ve pestisitler özünde hedef gözetmeksizin tüm ekosistemi tahrip eden tarım zehirleridir.
“Onay bağımlılığıyla yönetilen benliğimizi, partinin içine sızmış o “politik çocukluk” enkazıyla birlikte tarihe gömmek ve o bitmek bilmeyen beğenilme arzumuzun öldüğü yerde, kolektif iradeyle yeniden doğmak gerekiyor.”
Yaren Selin Acar - Kapitalizmin “İçişleri Bakanlığı” Olarak Psikoloji
Yazıyı okumak veya dinlemek için tıklayınız.
https://t.co/OO9c4Ez1Ey
Ne kadar acayip… Baktım Türk markaları, Türk kumaşları falan mı tanıtılmış, yoo tek bir modacının defilesiymiş. Eşlerin çoğu kadın diye moda etkinliği yapılması da cinsiyetçi, kadın kadına oturup elbise bakarız, güzel olur mu demişler? Ne kadar iptidai işler bunlar, yeniçeri ile karşılanır, kocası silah verir, karısı elbise gösterir. Ayrıca bu iş toplantısı, devlet görevi, neden eşli gidiliyor, eksta masraf? Ne çok paramız varmış. Çocuklara okulda bir öğün yemek vermiyosunuz.
Klinik psikoloji, kapitalizmin bir nevi "Ar-Ge ve bakım-onarım' departmanı gibi çalışarak, yıpranma maliyetini sistemin üzerinden alır ve doğrudan işçinin öznelliğine yıkar.
Örneğin: Ekonomide amortisman, bir makinenin ya da binanın üretim esnasında zamanla yıpranma aşınma ve eskime payıdır. Kapitalist bir işletme makinelerin yıpranma maliyetini bütçesine ekler ve onu tamir etmek ya da yenilemek için kaynak ayırır. Ancak sıra insan emeğine ve onun ruhsal yıpranmasına geldiğinde sistem bu maliyeti üstlenmek istemez.
İşte tam bu tıkanma anında devreye klinik psikoloji endüstrisi girer ve bu yıpranma maliyetini sistemin sırtından alıp işçinin öznelliğine şu mekanizmalarla yıkar:
Misal, iş yerindeki güvencesizlik, mobbing ve 'Up or Out' (Yukarı çık ya da dışarı çık) gibi yapısal şiddet biçimleri yüzünden ruhsal olarak çöken işçiye, "Sorun senin çocukluk şemalarında, kırılganlığında veya dayanıklılık (resilience) eksikliğinde" denir. Yani sömürücü sistem aklanırken, tedavi seans ve ilaç masrafları (yani bakım maliyeti) doğrudan işçinin kendi cebine ve omuzlarına yüklenir.
Böylece semptomun siyasetsizleştirilmesi meydana gelir yani işçinin öfkesi, yabancılaşması ve bedensel grevi, politik birer itiraz odağı olmaktan çıkarılarak "Majör Depresif Bozukluk" gibi klinik kodlarla nötralize edilir. Öfke örgütlenip sisteme yöneleceğine, tanı kodlarıyla bireyin içine gömülür ve evcilleştirilir.
Terapide sunulan mindfulness, öz-şefkat pratikleri veya kişisel iyi oluş reçeteleri gibi çözümler işçiyi yapısal olarak dönüştürmeyi değil pazar gecesi onun ruhsal vidalarını biraz sıkıştırıp pazartesi sabahı aynı sömürü çarkına sorunsuz bir şekilde geri fırlatmayı amaçlar.
İlgiyle okuduğum bu kitabın tanıtım yazısından hareketle; bu mecrada sıklıkla yüzleştiğimiz bir davranış: Narsisizm.
Ve mesela, akademik dünyada, fikri üretiminizin artık başlı başına yeterli görülmeyip onu güçlü bir biçimde pazarlama, yayma ve bunun diline dair becerileri de geliştirmek için yoğun bir çaba içinde olmanızı şart koşan zihniyetin dayatmasıyla, kursların, seminerlerin, kılavuzların hazırlanıp sunulduğu, bu davranışa uymanızın beklendiği bir dünyada var olmanın anlamı …
Okunması tavsiyesiyle 👇🏼
Günaydın! Hadi biraz KAPİTALİZM Çalışalım! (Vakti geldi, geçiyor bile:))):
Sizwe SikaMusi
@SizweLo
"İnsanlar kapitalizmi, "ticaret" ile karıştırdıkları için savunuyorlar çoğunlukla. Onlar, “kapitalizm”in insanların iş kurup mal satmaya başlaması olduğunu sanırlar.
Eğer insanlar, kapitalizm dedikleri ve bu kadar çok sevdikleri şeyin aslında sadece ticaret olduğunu ve bunun kapitalizmle aynı şey olmadığını anlasalardı, hissettikleri çok farklı olurdu.
Çünkü ekmek satan yerel bir fırıncı, araba tamir eden bir tamirci ya da dijital bir mağazada ürünlerini satan bir zanaatkar, piyasa ekonomisindeki ticaretin birer göstergesidir; piyasa ekonomisi ise arz ve talebe dayalı mal ve hizmet alışverişi için işleyen basit bir mekanizmadır.
Söylemeye gerek yok ki, bu, kapitalizm ortaya çıkmadan binlerce yıl önce de mevcuttu.
Ekonomi tarihçisi Fernand Braudel’in de işaret ettiği gibi, ticaret ve kapitalizm sadece birbirinden farklı değildir; tarihsel olarak da sıklıkla birbirine zıt amaçlarla işlev görmüştür.
Braudel’e göre, sıradan ticaret rekabetçi ve şeffaftır; oysa kapitalizm rekabeti engeller ve kasıtlı olarak belirsizdir; bu da onu, kuralları kendi lehlerine çeviren küçük bir elit kesimin elinde tuttuğu bir ayrıcalık alanı haline getirir.
Braudel ayrıca, ticaretin ya da piyasanın yatay, şeffaf ve rekabetçi olduğunu ve medeniyetin kendisi kadar eski olduğunu savunur. Bu sistemde bireyler veya küçük gruplar mal ticareti yapar; giriş engelleri düşüktür, tek bir aktör hakimiyet kurmaz ve kâr, belirli bir ihtiyacı karşılamanın karşılığıdır.
Oysa kapitalizm, insanlık tarihinde nispeten yakın bir zamanda, 16. ve 17. yüzyıllar civarında ortaya çıkan belirli bir kurumsal düzenlemedir. Bu, sadece insanların “mal alıp satması” DEĞİLDİR. Aksine, üretim araçlarının özel mülkiyete ait olduğu ve temel amacın sermayenin sürekli ve sonsuz birikimi olduğu hukuki ve finansal bir sistemdir.
Kapitalizmin bu birikim takıntılı doğası nedeniyle, büyüdükçe yatırımlarını korumak için ticaretin serbest işleyişini ortadan kaldırmaya çalışır. Gerçek piyasa rekabeti, fiyatları düşürdüğü ve kâr marjlarını tehdit ettiği için büyük sermaye için risklidir.
Braudel, kapitalizmin ancak ticaretin bittiği yerde başladığını savunmuştur. Bu, yüksek finans ve devletin gizli işbirliğinin hüküm sürdüğü alandır. 17. yüzyıl baharat ticareti gibi çok uzak mesafeler arasında işlediği için bilginin ulaşması aylar sürer ve bu da kasıtlı bir şeffaflık eksikliği yaratır.
Braudel, Madeira ve Venedik’teki erken modern dönemin büyük kapitalistlerinin ya da Hollanda Doğu Hindistan Şirketi’nin, rekabetin kâr marjlarını kemiklerine kadar erittiği için hiçbir zaman adil ve şeffaf bir piyasada rekabet etmek istemediklerini belirtmiştir. Bunun yerine, kraliyet imtiyazları, münhasır ticaret hakları ve deniz korumasını güvence altına almışlardır. Aynı zamanda devlet, onlara yasal tekeller vererek rekabeti fiilen yasadışı hale getirmiştir.
Dolayısıyla kapitalizm, doğal olarak tekeller yaratma ve kendini savunduğunu iddia ettiği piyasa güçlerinden korunmak için kurtarma paketleri, sübvansiyonlar ve düzenleyici kurumların ele geçirilmesi gibi devlet müdahalelerini güvence altına alma eğilimindedir. Aslında, Braudel’in analizinden çıkarılacak en önemli sonuç şudur: Kapitalizm, serbest piyasanın doğal bir evrimi ya da en üst biçimi DEĞİLDİR; onun karanlık gölgesidir.
Dolayısıyla, kertenkele efendilerimiz “serbest piyasa” ve “kapitalizm” terimlerini birbirinin yerine kullandıklarında, bu ayrımı kasten gizliyorlar ve çalışkan, şeffaf iş sahiplerinin ahlaki meşruiyetini, korunan finansal elitin yapısal ayrıcalıklarını ve düzenleyici kurumların ele geçirilmesini savunmak için kullanıyorlar.
Sıradan insanlar bu ayrımları kavrayabilselerdi, kendini “kapitalist” olarak tanımlayan pek çok kişi, aslında sadece ticaretten yana olduklarını ve gerçekte anti-kapitalist olduklarını fark ederdi; çünkü “kapitalizmi” savunmanın, küçük bir parazit sınıfın piyasayı tamamen atlatma hakkını savunmak anlamına geldiği açıkça ortaya çıkardı."
“Eğer yeni şeyler öğrenmiyor, gelişme göstermiyor ve fikirlerimizi değiştirmek için çaba sarf etmiyorsak ya inanılmaz derecede kirbirliyizdir ya da homojen ve dar bir sosyal grubun üyesiyizdir.” s.249-250
🔴 Bağımsız yargı ve özgür medya gibi kurumların etkilerini yitirdiği bir toplumda kaçınılmaz sonuç: Ya failiz ya mağdur!
📌 Türkiye’deki siyasi tartışmalarda her grubun kendini mağdur olarak konumlandırması ve bunun tanınmasını istemesi yaygın bir eğilimdir. Herkesin kendi hikâyesini ve kendi tanınma arzusunu öne çıkarması çoğulcu bir duyarlılık gibi görünebilir, ama ‘mağduriyet kimliği’ üzerinden konuşmak, kişinin kendi acısının tanınmasını evrensel bir hak talebiyle karıştırmasına neden olan koruma odaklı bir psikolojik konumdur. Bu konumdaki özne yalnızca acısının duyulmasını değil, o acının başkalarının acısından önce duyulmasını ister. Başkasının (acısının) tanınması sanki kendi (acısının) tanınmasına engel olacakmış gibi bir duyguyla davranır
✍️ Türkay Demir'in yazısı...
https://t.co/RCYBMy6pyH
Bugünkü yazı...
Nifak mimarisi
"Şimdi eğer cesaretiniz varsa ve canınızı sıkmaya gönüllüyseniz…
Bu ülkenin yakın siyasi tarihi boyunca kime ne zaman neden güvendiğinizi bir daha düşünün.
Sonra da kimden ne zaman ve neden nefret ettiğinizi… Kimleri başta sevip kimlerden sonra tiksindiğinizi. Ya da tersini."
https://t.co/TMeyNRskx4
"Bugün kapitalizm, refah devletinin kazanımlarını korumaya kafayı takmış olan geleneksel soldan çok daha devrimcidir; kapitalizmin son yıllarda
toplumlarımızın tüm dokusunu ne denli değiştirdiğini bir hatırlayın."🤔
Una frase de Hannah Arendt que cada día cobra más peso: "La banalidad del mal no viene de los monstruos. Viene de la gente normal que deja de pensar." 🧠
En los años 60, mientras cubría el juicio a Adolf Eichmann para The New Yorker, Arendt acuñó la expresión “la banalidad del mal”. Esperaba encontrar a un monstruo, pero en cambio se encontró con un burócrata mediocre que nunca había dudado en obedecer órdenes.
Eichmann no era demoniaco; era simplemente banal. Solo seguía instrucciones, hacía su trabajo y no pensaba.
En un mundo donde se valora la obediencia por encima del criterio, la eficiencia por encima de la ética y la lealtad al grupo por encima de la conciencia individual, la advertencia de Arendt sigue siendo tan relevante hoy como hace 60 años.
Piensa, aunque sea incómodo. Especialmente cuando es incómodo.
SPINOZA afişine Grok'un ürettiği varsayımsal bir film özeti – Yorgos Lanthimos'un estetiği ile Oscar Isaac'in Spinoza'yı canlandırdığı hayali bir yapım: Amsterdam, 1660'ların ortası. Şehir dünyanın ticaret başkentlerinden biridir. Limanlarda gemiler yük boşaltır, bankerler servet biriktirir, kiliseler ve sinagoglar insan ruhunu denetlemeye çalışır. Ancak bu hareketli dünyanın ortasında, dar bir odada yaşayan sürgün bir filozof vardır: Baruch Spinoza.
Film, Spinoza'nın gençliğinde Yahudi cemaatinden aforoz edildiği günle açılır. Sinagogun loş salonunda hahamlar uzun bir metin okurken Spinoza'nın yüzü neredeyse hiç değişmez. Herkes onun korkmasını, pişmanlık göstermesini beklemektedir. O ise yalnızca dinler. Karar açıklandığında cemaat üyeleri gözlerini kaçırır. Arkadaşları onu selamlamaktan vazgeçer. Ailesiyle ilişkileri kopar. Şehrin ortasında görünmez bir adama dönüşür.
Evine döndüğünde kapısının önünde bir çocuk ona taş atar. Spinoza çocuğa kızmaz. Yerden taşı alır, uzun süre inceler ve cebine koyar. Film boyunca bu taş birkaç kez görünecek, doğanın zorunluluğunu simgeleyecektir.
Hayatını mercek taşlayarak kazanmaya başlayan filozof, gündüzleri cam tozları içinde çalışır, geceleri ise notlar yazar. Bir grup genç düşünür ve bilim insanı gizlice onu ziyaret etmektedir. Onların arasında doktorlar, tüccarlar ve yeni bilimin savunucuları vardır. Her biri Tanrı, özgürlük ve ruh üzerine sorular sorar. Spinoza'nın verdiği cevaplar dönemin bütün inanç sistemlerini sarsmaktadır. "Tanrı doğanın dışında değildir." "İnsan doğanın efendisi değildir." "Özgür irade sandığımız şey çoğu zaman nedenlerini bilmediğimiz zorunluluklardan ibarettir." Bu fikirler şehirde yayılmaya başladıkça hem din adamları hem de siyasal otoriteler huzursuz olur. Filmde ikinci hat, Hollanda Cumhuriyeti'nin siyasal krizidir. Cumhuriyetçi lider Johan de Witt ile Orange Hanedanı arasındaki mücadele giderek sertleşmektedir. De Witt'in çevresindeki bazı aydınlar Spinoza'nın fikirlerine ilgi duymaktadır. Filozof doğrudan siyasetle uğraşmasa da düşünceleri özgürlük yanlısı çevreleri etkilemektedir. Bir akşam evine gelen genç bir öğrenci ona neden kitaplarını kendi adıyla yayımlamadığını sorar. Spinoza pencereye yaklaşır.Dışarıda yağmur yağmaktadır. "İnsanlar fikirlerden çok isimlerle savaşırlar." der. Bu nedenle eserlerinin çoğu anonim basılmaktadır. Filmin orta bölümünde Spinoza'nın ünlü eseri Etika'nın yazılış süreci anlatılır. Yönetmen, metni klasik biyografilerde olduğu gibi göstermeyi reddeder. Bunun yerine filozofun düşüncelerini gündelik sahnelerle paralel verir. Bir örümceğin ağ örmesi. Bir merceğin ışığı kırması. Kanallardaki suyun akışı. Bir atın ürkmesi. Bir tüccarın pazarlık yapması. Bütün bu görüntüler Spinoza'nın tek töz anlayışıyla ilişkilendirilir. Ona göre evrende yalnızca tek bir gerçeklik vardır: Tanrı ya da Doğa. Film ilerledikçe Spinoza yalnızlaşır. Bazı dostları korkudan uzaklaşır. Bir yayınevi basmayı kabul ettiği metni geri çeker. Evinin önünde tehdit mektupları bulunur. Hatta bir fanatik tarafından bıçaklı saldırıya uğrar. Paltosunda kalan yırtığı yıllarca saklar. Ancak filozofun asıl mücadelesi dış dünyayla değil, ölüm korkusuyla ilgilidir. Mercek taşlama işi akciğerlerini yavaş yavaş mahvetmektedir. Cam tozları nefesini daraltır. Öksürük nöbetleri sıklaşır. Doktor dostları ona daha dikkatli olması gerektiğini söyler. Bir sahnede öğrencilerinden biri sorar: Ölümden korkuyor musunuz?Spinoza cevap verir: "Özgür insan ölüm üzerine değil, yaşam üzerine düşünür." Bu cümle filmin duygusal merkezini oluşturur. Son perde 1672 yılında geçer. Hollanda tarihinin "Felaket Yılı". Fransız orduları ülkeye saldırır. Johan ve Cornelis de Witt linç edilerek öldürülür. Bu haber Spinoza'yı derinden sarsar. Filozof ilk kez kamusal bir tepki göstermeye karar verir. Bir kâğıda Latince şu ifadeyi yazar:
"Ultimi Barbarorum."
("Barbarların en sonuncuları.")
Bunu meydanda sergilemek istemektedir. Dostları onu durdurur. Öfkeli kalabalığın onu öldüreceğini söylerler.