Salman Akhtar, kronik hayal kırıklığının gramerini iki kelimeye indirger: “bir gün” ve “keşke.” “Bir gün” fantezisi geleceği idealize eder: Bir gün doğru insan gelecek, bir gün hak ettiğim görülecek, bir gün her şey yerine oturacak. “Keşke” fantezisi ise geçmişi idealize eder: Keşke o şehirde kalsaydım, keşke o kapıyı çalsaydım, keşke annem başka biri olsaydı. Biri patolojik bir iyimserlik üretir, öteki dipsiz bir nostalji.
Bu iki fantezinin sinsi ortaklığı şudur: İkisi de şimdiki zamanı boşaltır. “Bir gün”de yaşayan insan bugünü bir bekleme salonuna çevirir; “keşke”de yaşayan insan bugünü bir müze deposuna. İkisinde de bugün, kendisi olarak yaşanmaz, ya bir provadır ya bir enkaz. Kronik hayal kırıklığı dediğimiz durum, çoğu zaman tek tek olayların değil, bu zamansal sürgünlüğün ürünüdür: İnsan, hiç gelmeyecek bir gelecek ile hiç var olmamış bir geçmiş arasında mekik dokurken, elindeki tek gerçek zamanı, şimdiyi harcadığını fark etmez.
Oysa ne güzel söylenmiştir:
Geçti mazi çekme istikbale gam
Dem bu demdir dem bu demdir dem bu dem
Laiklik, din konusunda devletin, devlet konusunda da dinin haddini bilmesidir.
Laiklik cumhuriyetin de, demokrasinin de, sosyal hukuk devletinin de teminatıdır.
Laiklik, din düşmanlığı değildir. Başörtüsü yasağı gibi dayatmaların laiklik adına yapılmış olması çok şey kaybettirdi bu ülkeye. Devletin din konusunda haddini bilmediği bir uygulamaydı o.
Laiklik, anlaşılması gerektiği gibi din ve devlet ilişkisinin sınırlarını çizen bir ilke olarak anlaşıldığında, laiklik düşmanlığı benim gözümde vatan hainliğinden farksızdır.
Özü gereği ölümsüz olan bir varlığın mantıksal imkansızlık barındıran eylemleri gerçekleştirememesi bir "yetersizlik" değil, dilsel bir paradokstur. Geçersiz öncüller geçersiz sonuçlar doğurur. Ancak mantıksal olarak bir şeyin geçersiz olması onun gerçek yapmaz. Dil oyunudur.
Yasını tutamadığımız şey, bizi sessizce yönetmeye devam eder; yasını tutabildiğimiz şey ise yavaşça bizim olur, bir parçamıza dönüşür. Hayal kırıklığını göğüsleyebilen insan, dünyayı er ya da geç olduğu gibi kabul eder.
Bir gün Attâr Dükkânı'nda Eşref Efendi'ye: "Yâhu amcacığım! İnsanı dilhûn eden bu Kerbelâ vak'ası niye vuku bulmuş ki? Bunun hikmeti nedir?" diye soran Ahmed Düzgünman: "Evlâdım Kerbelâ vak'asının zuhurunun hikmeti hakîkî müslümanların sahtelerinden tefrik edilmesi içindir. Bak sen de Kerbelâ'nın bahsi geçince nasıl elem duyuyor, nasıl muzdarîb oluyorsun!" cevâbını almış.
Ahmed Yüksel Özemre
İnsan ömrü, iyimser bir tahminle dört bin hafta. Böyle yazınca kısalığı daha iyi anlaşılıyor. O haftaları nasıl geçireceğin belki de hayatında vereceğin en önemli karar. Hep koşacak mısın, yoksa arada durup kendine ve âleme bakacak mısın?
Hayatta en zor şeylerden biri size kötülük etmiş insanların bunu niye yaptıklarını nesnel ve doğru olarak anlayabilmek, bize kötü ve duyarsızca davrananların yerine kendimizi koyabilmektir! Belki kabahat bizdedir de bunu göremiyoruzdur.
Orhan Pamuk, Kelimeler ve Resimler
İyi ki doğdun Türkçenin mihenk taşı. Seni keşfetmek, seni okumak her zaman en büyük bahtiyarlık. Ve bu şehri, İstanbul'u sevmek de seninle güzel. Sana dönmeye, seni okumaya devam edeceğiz. Bu hiç bitmeyecek. Ahmet Hamdi Tanpınar, daima.
Sürekli kendini düzeltmeye çalışmaktan yorulmuş bir nesil. Gözler kendine dönmekten bitap düşmüş. Her duygusunu yargılayan, her başarısızlığını bir karakter kusuru olarak gören, her güzel anın bile bir performans haline geldiği insanlar.
‘Sen’in dışında da bir dünya var!
Dikkatin yalnızca bir odaklanma aracı değil, bir sevgi ve bağlılık biçimi olduğunu hatırlamalıyız. Dikkatimizi kime ve neye verdiğimiz, hayatımızı nasıl yaşadığımızı belirler.
Dini anlatılarda önemli olan asıl şey manadır. Hikâyeyi yorumlarken, tıpkı Kierkegaard'ın yaptığı gibi, o özdeki manayı kaybetmemeye özen göstermek gerekir. Aksi takdirde, manayı tüketecek yorumlar yapmaya başlarsanız, ne hikâyenin bir anlamı kalır ne de onu anlatanın.
Öyle görüyorum ki bu hayatta ne kadar az korkarsanız, ne kadar az kendinizi açıklarsanız, ne kadar kısa keserseniz o kadar saygı görüyorsunuz. İnsanlar sizin uzun anlatılarınızın arkasında onların onaylarına olan ihtiyacınızı çok iyi seziyorlar.
Duygusal zekâsı yüksek kişi, tam anlamıyla nefret edemez. Çünkü karşısındakinin davranışlarının ardındaki ıstırabı görür. Öfkelense bile yüreğinin bir köşesinde anlayış kendine yer bulur. Kızgınlık zamanla sessizleşir, yerini derin bir kavrayışa bırakır. İnsanı anlamak, affetmese bile onu yargılamaktan uzaklaştırır.
Depresyon durduk yere gökten düşmez. Bazen de kişinin kendi ihtiyaçlarını, düşüncelerini, hele de öfkesini bastırmasının bedelidir. Niçin? Bir ilişkiyi ayakta tutmak için. İnsan, bağını korumak için sesini kısar. Kısılan ses zamanla koca bir benlik kaybına dönüşür. Dışarıya uyumlu, kibar, fedakâr bir yüz gösterirken içeride bambaşka biri birikir. Kırgın, görünmez, hiç konuşamamış bir gerçek benlik. Hiç itiraz edememiş. Kendi hikayesini anlatamamış. Yani dışarıdan gördüğümüz o sakinlik çoğu zaman sağlığın değil, sorunun ta kendisidir. Üstelik bu hep kişisel bir tercih de değildir. Çoğu zaman “iyi insan, özverili insan, herkesi memnun eden insan” olmamız beklenir ve sessizlik bize bu rolün sessizce ödettiği faturadır.
Bu sessizlik bir kader değil. Çoğu zaman bir kişilik özelliği bile değil, sadece hayatta kalmak için bulunmuş bir yol. Küçükken sevgiyi kaybetmemek, incinmemek için gerçek duygularımızı bastırmayı öğreniriz; uysal bir cephe kurarız. Sorun şu ki o cephe bir süre sonra bizim kendimiz sanılır ve canlılığımız, kendiliğindenliğimiz de o maskenin ardında kalır. İyileşmek susturulmuş o sesi yeniden konuşabilir kılmaktır. Çünkü sessizlik aslında insanı korumaz, sadece onu yalnızlaştırır. Asıl mesele, kişinin kendi hayatının yazarlığını geri kazanması, başkalarının onun üstüne yazdığı, onu tanımlayan o baskın hikâyenin yerine yavaş yavaş kendi sesini, kendi hikâyesini koyabilmesidir.
Suskunluğun yükü ağırdır. Herkes, olabildiğince kendi sesini bulmalı ve hayata cevap vermeli.
Camus, entelektüel yükselişini annesine yapılmış bir ihanet olarak görüyordu.
"Hayır, ben iyi bir oğul değilim. İyi bir oğul, yerinde kalandır. Bense dünyayı dolaştım." Bu kopuş, onun hayatı boyunca hissettiği derin sürgünlük duygusunun ta kendisidir.