Yeniçerilarin Türk olduğunu sanan bir sürü kara cahil var. Mehtar Yaniçeri Ocağının 2. Mahmud döneminde kaldırılmasıyla kaldırılmış, yerine batı tarzında Muzikayı hümayun kurulmuştur. Yeniden faaliyete geçmesi 1914’te olmuş, Günümüzde dinlediğimiz mehter marşlarının büyük bir çoğunluğu geleneksel değil, 2. Meşrutiyet dönemi sonrasında ve Enver Paşa'nın talimatlarıyla bestelenmiştir. En bilinen marşlardan biri olan "Ceddin Deden" (Mehter Marşı) 1917 yılında İsmail Hakkı Bey, "Hücum Marşı" ise Ali Rıfat Çağatay tarafından bestelenmiştir. Fetih Marşı ise bizzat Arif Nihat Asya tarafından yazılmış olup taa 1980 yıllarında Yıldırım Gürses tarafından bestelenmiştir.
Abdülhamid bizzat kendisi batı müziğinden hoşlanan, piyano çalan biriydi. Ha bunu kötü göstermiyorum. Sadece yanlış bilenler için yazıyorum. Ayrıca saraya şarap, şampanya, konyak, bira vs. İçki alındığının defterleri Yıldız Saray arşivinde mevcut. Yine Abdülhamid’in peçetesi, yatak çarşafı, küllüğü, bardağı, sürahisinde Latin alfabeli AH arması vardı. Okuma özürlü olunca insanlar böyle saçmalıyorlar. Mehter marşlarının çoğu da Cumhuriyet dönemine aittir.
"Anne gitti ve evler döndü yazlık otellere...
Anne gitti ve sular buruştu testilerde...
Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir...
Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir."
Sezai Karakoç
“Hangi İstiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin. Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir. Tarihte, böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır.” ATATÜRK
Çanakkale’yi geçilmez kılan başta Cevat Paşa (Çobanlı) ve Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) olmak üzere kahraman Türk neslini minnet ve rahmetle anıyorum.
Haydi bugün sen de gülümse…
#CanakkaleGecilmez
Talat Paşa: Türklerin Balkanlarda uğradığı soykırımının bir benzerinin de Anadolu'da yapılmasını engelleyen büyük kurtarıcı. 15 Mart 1921'de, Berlin'de kahpe bir kurşunla şehit edildi. Aziz ruhu şâd olsun.
İlber Ortaylı: "Kemalizm kutsaldır, laf eden elenir. Ortada ne Lenin kaldı ne Mussolini. Ama Atatürk hala yaşıyor, ne desem boş. Başınız sıkışınca Anıtkabir'e koşuyorsunuz, o zaman sahip çıkın."
Arabamı sattım. Bir ay oldu. Kapalı otoparktaki numaralı yerim boştu.
Bir indim…
Benim yerimde başka bir araba.
Yan tarafta arabası olan komşu, ikinci arabasını benim yerime koymuş. Güvenliği aradım.
“Uyarın,” dedim.
On beş gün geçti. Yine indim. Bu sefer kendi arabası yine benim yerimde. Tekrar aradım.
“Gerekirse ceza kesin,” dedim.
Yarım saat sonra kapı çaldı. Adam kapıda. Bekledim ki “Kusura bakmayın,” desin. Belki kiralamak ister. Sitelerde boş yeri olanlar, ikinci aracı olana kiralıyor. Kibarca reddederim; zaten bir ay sonra araç alacağım diye düşündüm.
Bunların hiçbirini demedi.
— Ben üst kat komşunuzum, doktorum, sağlık çalışanıyım. Arabam hastaneye ait. Sizin aracınız yok sanırsam. Bizde iki tane var. Park ediyorum?
Cümlenin tercümesi şuydu:
“Boşsa bedava benimdir.”
— Uygun değil, dedim.
Gitti.
Sonra merak ettim. İsmini, soy ismini aradım. Irak’ta bir tıp fakültesi mezunu. Denklik yok. İlaç firmasında pazarlamada çalışıyor. Pandemi dönemi diye bir de bu unvanı “sağlıkçıyım” diye avantaja çeviriyor. Altı aydır aidat da ödememiş.
Ama özgüven tam.
Unvan büyük.
Sınır küçük.
Aylar sonra arabamı aldım. Annemlere gittim. Numaralı açık otopark. Yıllık ücretini biz kardeşler ödüyoruz. Yerimde sıfır, kırmızı bir araba. Önde telefon numarası var, aradım.
— Bizim hanım park etmiştir, siz bir yana koyun, dedi adam.
Bir yana koyarsam akşam gerçek sahibi gelecek.
— Hanımı arayayım, insin.
Yirmi beş dakika bekledim. Kadın geldi. Bekledim ki “Özür dilerim,” desin. Kim bilir ne kadar mahcup olmuştur başkasının yerine park ettiği için. Ben de “Olmuş bir kere,” diyeceğim.
Demedi.
Etrafı süzdü.
— Siz pek gelmiyorsunuz galiba buraya.
— Haftada birkaç gün ben, bazen diğer kardeşim gelir, dedim.
Omuz silkti. Kendince espri yaptı:
— O zaman ara ara biz bırakabiliriz, demek oluyor bu…
Bu izin istemek değildi. Hak devri teklifiydi.
— Hayır, bırakmasanız iyi olur. Ücret ödüyoruz, dedim.
— Biz de ödüyoruz, dedi.
Tek araç için ödüyorsun. İkinci sıfır aracı aldıysan bul bir park yeri, abone ol, demedim; konu uzamasın diye…
Ama mahcubiyet yoktu.
O gün anladım:
Bazı insanlar boşluğu fırsat sanır.
Sahibi görünmeyen şeyi sahipsiz zanneder.
“Nasıl olsa kullanmıyor.”
“Nasıl olsa gelmiyor.”
“Nasıl olsa idare eder.”
İzin istemek yok, özür yok.
Sorun park yeri değil…
“Boşsa benimdir.”
Hayatta da böyle.
Boş bıraktığın saygıyı doldururlar.
Boş bıraktığın sınırı test ederler.
Boş bıraktığın alanı sahiplenirler.
En ilginci?
Özür dilemezler, mahcup hissetmezler.
Çünkü kendilerini haksız görmezler.
"Anne gitti ve evler döndü yazlık otellere... Anne gitti ve sular buruştu testilerde... Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir... Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir."
Sezai Karakoç