Özgür ��zel'e laf söylemek de bu süreçte en kolayı. Sürecin ana aktörleri AKP ve MHP iken onlara en küçük eleştiri bile yapmaya cesaret edemiyorlar. Daha konforlu olanı tercih edip Özgür Özel üzerinden kinlerini kusuyorlar. Şunun çeyreğini iktidar bloğuna söylesen şafak operasyonu
Arkadaşımla Twitter’dan etkileşimle kazanılan paraları konuşuyorduk. Attığı tek bir tweetten 250 dolar kazanmış. Dümdüz ırkçı bir hesabı yöneten 17 yaşındaki bir oğlanın da ayda 100 bin liradan fazla kazandığını anlattı.
Bu yüzden burada tanımadığımız insanlara, etkileşim verdiğimiz hesaplara ve önümüze düşen öfkeye çok dikkat etmek gerekiyor. Etkileşimin para ettiği bir yerde her tepki gerçek bir toplumsal refleks değil; bazen yalnızca daha fazla kazandırdığı için üretilen bir performans. Hayatı, toplumu ve siyaseti Twitter’dan okuyup “taban bunlardan rahatsız” diye analiz kasarsanız düpedüz dangalaklık etmiş olursunuz.
Aileyle yaptığımız görüşmede konuyu aydınlatmak için öne çıkan bazı notları paylaşmak isterim;
1. Muhammed olay gününden 3 4 gün önce Mamak Polis Karakolundan arıyoruz denilerek tam adresi tebligat göndereceğiz denilerek kendisinden alınıyor. +++
VAN YYÜ REKTÖRÜ HAMDULLAH ŞEVLİ VE YEĞENİ ENES ŞEVLİ’DEN SONUNDA DNA ÖRNEĞİ ALINDI!
Derhal alınan DNA örnekleri Rojin’in bedeninde bulunan 2 erkek DNA’sı ile karşılaştırılsın!
Rojin için gerçek adaleti ısrarlı mücadelemizle sağlayacağız.
onların hakkını savunuyor, Kimse ölmesin diyor. Demeye devam da edecek. Bunlar acıyı bile düşmanca çerçeveleyip dışında kalandan hâla öc alma, yıllardır ezbere yaptıkları gibi onları insandışılaştırma peşinde. Bir de üzerine kardeşlik lafzını geveleyip duruyorlar
Meclis tv izliyorum. Bir tane iyiplinin cumartesi annelerinden, barış annelerinden, faili meçhullerden, Kürtlerin ödediği tarihsel bedelden söz ettiğini duymadım. 'Milliyetci', 'etnikci' çizgiye konumlandırdığınız Kürt siyasiler bildim bileli şehit ailelerinden bahsediyor
Ailenin, avukatların ve tanıkların 85 gün boyunca sürdürdüğü ısrarlı mücadele sonucunda gerçek ortaya çıktı:
29 Temmuz 1981’de gözaltına alınan Süleyman Cihan, İstanbul Emniyeti Siyasi Şube’de günlerce işkenceye maruz bırakıldıktan sonra öldürülmüş; cansız bedeni altıncı kattan atılarak intihar süsü verilmişti. Ardından kaybedilmek amacıyla Zindanarkası Mezarlığı’nın kimsesizler bölümüne “kimliği meçhul” olarak gömülmüştü.
Tanıklara, delillere rağmen etkin soruşturma yürütülmedi. Dosya zamanaşımı gerekçesiyle kapatıldı. Bilinen failler cezasızlıkla korundu.
Aile ve avukatlar, dosyanın yeniden açılması için 2012 yılında Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu. Savcılık, sunulan deliller ve tanık beyanları sonrasında Cihan’ın işkenceyle öldürüldüğünü kabul etti. Buna rağmen dosya bir kez daha zamanaşımı gerekçesiyle kapatıldı.
#CumartesiAnneleri1115Hafta
Bir kesim parti tabanı süreç destekleyici tavrından dolayı Tanrıkulu'na saldırıyor. Kendisi Diyarbakır milletvekili, Diyarbakır'dan oy alarak meclise seçilmiş, Diyarbakır'da büyümüş, yani sizin lütfunuzla seçilmemiş ve yarım asırlık çatışmayı yaşayarak görmüş, tanıklık etmiş.
Adalet Komisyonu'nda "Çerçeve Yasa" görüşmelerinde yaptığım konuşma:
Bugün önümüzde bulunan teklif, büyük acılara sebebiyet vermiş yarım asırlık bir çatışma döneminin mutlak biçimde sonlandırılmasına kapıyı aralaması nedeniyle önemli, fakat son derece eksiktir.
İpe un sermek gibi bir niyetim yok. Bu teklifi eksik buluyor, fakat destekliyorum. Destekliyorum, çünkü silahların bırakılması için hukuk bir kapı açmak zorundadır.
Ben Diyarbakır’da doğdum, orada avukatlık yaptım. Diyarbakır Barosu Başkanlığı yaptım. İnsan Hakları Derneğinde, İnsan Hakları Vakfı ve Uluslararası Af Örgütünde çalıştım. Hayatımın önemli bir bölümünde faili meçhul cinayetlerin, köy boşaltmalarının, gözaltında kayıpların, işkencenin ve çatışmalarda yitirilen hayatların dosyalarıyla uğraştım.
Adliye koridorlarında, Galatasaray Meydanında evlatlarının akıbetini soran anneleri gördüm.
Köyünden koparılmış aileleri dinledim, davalarına baktım. Bir gece yarısı kapısı çalınanların korkusunu da cenazesi gelen evlerin sessizliğini de biliyorum. Bu çatışmanın yükünü istatistiklerden değil, insanların yüzlerinden öğrendim.
Onun için şunu bütün açıklığıyla söylüyorum: Barışı desteklemek benim açımdan siyasi bir taktik değildir. Birilerine verilmiş bir taviz de değildir. Bu, yıllardır savunduğum yaşam hakkının gereğidir.
Bu teklifi, partimize, arkadaşlarımıza faşizan baskılar, hukuksuz operasyonlar, iftira ve şantaja dayalı iddianamelerin gölgesinde bile destekliyorsak, herkes bunun kıymetini bilmelidir.
Resul Emrah Şahan gibi arkadaşlarımız hapishaneden bile bu teklifi destekliyorsa, kıymeti bilinmelidir.
Belediye başkanlarımız tutuklanırken, seçilmişlere kayyum atanırken, siyasetçiler, gazeteciler ve insan hakları savunucuları yargı baskısı altında tutulurken destekliyorum bu teklifi.
Çünkü öncelikle silahlı çatışmaların ilelebet sonlanmasını, Kürt sorununun çözümünün demokratik bir zeminde mümkün olduğunu göstermek istiyorum.
Teklif, silah bırakanların hukuki durumunu düzenliyor; fakat topluma dönüşünü yeterince düzenlemiyor. İnsanlar yalnızca savcılığa dilekçe vererek siyasal ve toplumsal hayata dönmüş olmayacak. “Toplumsal bütünleşme” kanunun başlığında kalmamalı, maddelerinde karşılık bulmalıdır.
İkinci olarak, sürecin ağırlık merkezi Meclis değil, yürütme olarak kurulmuştur. Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığındaki Kurula geniş yetkiler verilirken Meclis İzleme Komisyonuna yalnızca izleme ve tavsiyede bulunma görevi veriliyor. Oysa bu süreç bir güvenlik bürokrasisi faaliyetine indirgenemez. Meclis düzenli olarak bilgilendirilmeli, raporlar kamuoyuna açıklanmalı ve denetim yetkisi gerçek anlamda güçlendirilmelidir.
Üçüncü olarak, altı aylık başvuru süresi hayatın gerçekleri bakımından yetersiz kalabilir. Irak’ta, Suriye’de veya başka ülkelerde bulunanların durumları aynı değildir.
Pek çok açıdan güvenlik sorunları yaşanacaktır. Süre uzatılabilmeli; uygulama, insanları dışarıda bırakacak katı bir takvime dönüşmemelidir.
Barışın güvencesi yalnızca devletin güvenlik kurumları değil, esas olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi, hukuk ve toplumdur.
Bugün burada kusursuz bir metne oy vermiyoruz. Kusurları giderilmesi gereken ama Türkiye’yi ölümden hayata, çatışmadan siyasete taşıma ihtimali bulunan bir adıma oy veriyoruz. İlk adımı, eksik de olsa atmak önemlidir.
Bir tür egzersiz gibi görüyorum ben bunu. Barışmayı öğrenme egzersizi. Kürt meselesinin çözümü konusundaki güvenlikçi ezberden çıkma egzersizi.
Yıllardır bu ülkede barışı savunanlar suçlandı, soruşturuldu, hedef gösterildi. Barış Akademisyenleri hâlâ “ağaç kökü” yemeye zorlanıyor. Buna rağmen barış demekten vazgeçmedik.
Çünkü biliyoruz: Bir tek gencin daha yaşamını kurtarabiliyorsak, bir tek annenin daha kapısına acı haber gitmesini önleyebiliyorsak, siyaset bunun sorumluluğunu almak zorundadır.
Bu teklif bir son değil, bir başlangıçtır. Biz bu başlangıca destek vereceğiz; ama bu iktidara karşı demokrasi mücadelesini de derinleştireceğiz.
Çünkü bu ülkede artık gençlerin birbirine silah doğrultmadığı, hiçbir annenin çocuğunun ardından ağıt yakmadığı bir geleceği kurmak zorundayız.
Mevcut iktidarın böyle bir gelecek ufku yok, biliyoruz. Fakat Türkiye'nin Kürt meselesini bir kez daha küçük hesapları için derinleştirmesine izin vermeyeceğiz.
Acıların, şahitliklerin yarattığı irade ucuz öfkeye benzemez.
Mezar taşı olmayan yüzlerce beden var. İşkenceler, ömür mahpuslukları var. Paradoksal olacak ama birçok insanın barış olsun, canımızı veririz demesiyle ve gerçekten de canların yitip gitmesiyle bu noktaya geldi tarih