Mimarlık Felsefesi :
Derste 3 tip öğrenciyle karşılaşıyorum.
1- Verdiğim kitapları okuyup gelen öğrenci.
2- Verdiğim kitapları satın alan ama hiçbirini okumadan gelen öğrenci.
3- Verdigim kitapları almayan, dolayısıyla okumadan gelen öğrenci (Bu gurubun zaten dersle ilgisi yok).
Bu 3 tipten en sorunlu olanı, 2 numara. Kitabı alarak sorumluluğunun bittiğini düşünüyor çünkü. Derse de kendine gereksiz bir özgüven ile katılım sağlıyor. Fakat konu başlıklarını bile bilmiyor.
1 numaralı öğrenciler okudukları icin, bazı seyleri anlamadıklarının farkındalar. 3 numaralı öğrencilerin zaten baştan, böyle bir iddiası yok ve derse bunun sancısıyla giriyorlar. Ama 2 numaralı öğrenciler kitabı satın alıp derse getirmekle, tüm kitabı kavramış havasına bürünüyorlar. Tartışmalara katılmak istiyorlar ama okumadıklari için, ya hic konuşmamayi tercih ediyorlar yada her seferinde, farkına bile varmadan konunun bağlamından çok uzak cümleler kuruyorlar.
1 numaralı öğrenciler hatasını 2 numaralılardan daha hızlı kavrıyor ve kabul ediyor. 2 numaralar hatalarını daha keskin savunuyor.
En garip kısım şu;
1 ve 2 numaralı öğrenciler karşılıklı olarak birbirini küçümsüyor ama 3 numaralı öğrencileri iki gurup ta küçümsemiyor.
2 numaralı öğrenciler, okumamis olsalar da, kitaplari satın almış olmanin verdiği özgüvenle dersteki tartışmalar sırasında 1 numaralı öğrencilerin argümanlarina tamamen temelsiz garip karşılıklar veriyorlar. 1 numaralı öğrenciler ise 2 numaralı öğrenciler konuşurken ya dinlemiyor yada baştan savma cevap veriyorlar.
Her guruptan birer kişiyi alarak dağıttigim donem odevi calismalari guruplari biraz kaynastirmaya başlıyor gibi ama, konusmak için henuz erken.
Bu da böyle bir sorun işte!
Keyifli mi, çok keyifli...
Bertrand Russel bir toplumun nasıl okumaktan ve düşünmekten uzaklaştırilabilecegini matematikçi bir filozof edasıyla açıklar:
"Şayet büyük savaşlar ve büyük baskılar yaşanmaya ve çok sayıda insan mutsuz hayatlar sürmeye devam ederse, sanırım, din de varlığını sürdürecektir çünkü gözlemlediğim kadarıyla, Tanrı’nın sonsuz merhametine inanç, bu konudaki kanıtlarla ters orantılıdir. Hiçbir kanit olmadığında insanlar buna inanıyor ama işler iyi gittiğinde, kimse Tanrıya inanmıyor. Bu nedenle insanlar toplumsal sorunlarını çözdüğü takdirde dinin de ortadan kalkacağın düşünüyorum...
Şayet birilerini, Adem bir elma yedi diye, bu ilginç olaydan habersiz olan herkesin iyiliksever bir tanrı tarafından sonsuz bir ateşte kızartılacağına inandırmak istiyorsanız onları genç yaşta yakalamanız, içki ve uyuşturucularla aptallaştırmanız ve kitaplardan ya da düşünmelerini sağlayacak arkadaşlardan dikkatlice izole etmeniz gerekmektedir. "
İnsanın bilgisi ve gücü aynı şeydir der Francis Bacon. "Bilgi güçtür." sözünü hemen herkes bilir.
Bununla beraber okumaların insanı ne şekilde geliştirdigi ile ilgili yorumu pek bilinmez.
"Tarih okumak kişileri bilge, şiir okumak huzurlu, matematik okumak şaşmaz kılar. Doğa felsefesi insanda basiret oluşturur, etik ise bir ağırlık bahşeder, diyalektik ve retorik ise tartışma yeteneği kazandırarak kişiyi mucadelede diri tutar."
Spinoza, Tanrıyı ve Tevrat'ın ilahi otoritesini sorguladıgi için yahudilikten afaroz edilir.
Spinoza'ya göre Adem'in özgür olduğunu zannetmesi bir irade illüzyonudur. Adem, elmayı arzuladığını hisseder ama bu arzuyu doğuran mekanizmayı bilmez. Sadece arzuladığın bildiği ve bunun arkasındaki doğa yasasını anlamadığı için yaptığı eylemi kendi özgür iradesi ve seçimi zanneder.
Yillar sonra Schopenhauer da aynı konuyu (özgür irade konusunu) şöyle açıklar :
"İnsan istediğini yapmakta özgürdür, ama ne isteyeceğini seçmekte özgür degildir."
Ioanna Kuçuradi, Kant'ın insanı salt araç olarak görmeme ilkesini benimser. Araçsallaştırmaya karşıdır.
Kant, değerli bir eyleme icin "iyi isteme"nin önemli olduğunu savunurken Kuçuradi "iyi isteme'nin tek başına yeterli olmadığını savunur.
Kucuradi'ye gore "iyi isteme" ye dogru degerlendirme ve etik değerler eşlik etmelidir. Bu yüzden bilme önemlidir. Ve bu yüzden, Kuçuradi'nin Etik kitabındaki şu cümle çok kıymetlidir:
“Ne var ki, kişi, bilmesi gerektiği halde bilmediklerinden de sorumludur.”
Kuçuradi, Kant etiginin insanı amaç olarak görme ilkesini benimsemiş ve iyi isteme'nin yanında dogru degerlendirme ve etik değer bilgisinin gerekliligini ortaya koyarak Kant etigini eleştirel biçimde geliştirmistir.
https://t.co/UauFLrMwHg
Erken mi degil mi bilemiyorum ama çok vakitsiz gittin be Hocam !
Daha ne dersler yapıp ne tezler hazırlayacaktık.
Ömrün insan haklarının bir gurup insanın degil, tüm insanlığın hakkı olduğunu savunmakla geçti.
Gönül isterdi ki, savunduğun şeylerin gerçekleştiğini görerek bu dünyadan ayrılasın.
Ruhun şad olsun.
Bugün ile eski zamanların bağlantısını çalışma üzerinde kurarak, insanlığın-insan olmanın en önemli problemlerinden birine daha dikkat çekiyor Nietzsche :
"Tüm insanlar, tüm zamanlarda olduğu gibi, simdi de köleler ve özgürler diye ayrılırlar; çünkü gününün en az üçte ikisine kendisi için sahip olmayan kişi, devlet adamı, tüccar, memur, bilgin, ne olursa olsun bir köledir."
Yaz bitip okulların da açılmasıyla, havalar kötü de olsa ada mevsimi başlar.
Burgazadayı Büyükadadan ayıran esas nokta ölçek galiba. Büyükada'da köşkler çoğunlukla gösterişli, Burgazdakiler ise daha küçük, sade ve gündelik hayata daha yakın. Bu nedenle, Rum, Ermeni, Yahudi ve Türk sakinlerin oluşturduğu mütevazi bir sayfiye mahallesi hissi veriyor. Burgazada'da mimari, doğaya hükmetmiyor topografyaya uyumlu yerleşiyor.
Dört ada içerisinde mimari karakteri en fazla, "küçük ölçekli konut" dokusu ile belirlenmiş ada Burgazada.
İskele çevresinde başlayıp yamaca doğru çıkan küçük köşkler, bahçeli evler, dar sokaklar ve modernist villalar daha ölçülü bir bütün oluşturuyor. Bu modernist villalarin da en bilineni Utarit İzgi'nin "Kamhi Grunberg ikiz villası" projesi, adaya ayrı bir özgünlük katıyor.
Burgazada'ya geldigimde dünyadan kaçtığımı düşünmüyorum. Dünyanın geri kalanına, gerçekten ne kadar ihtiyacım oldugunu sorguluyorum.
Cicero bir filozoftur ve mutluluğu filozofça tanimlar :
"Eğer bir bahçeniz ve kütüphaneniz varsa, ihtiyacınız olan her şeye sahipsiniz." der.
Tolstoy ise kelimeleriyle tablo çizebilen edebiyatçı bir düşünür olarak mutlulugun tablosunu çizer ve şehirden kaçıp yeni bir hayat kurma isteğini kamçılar.
“Çok yaşadım; sanırım mutluluk için neyin gerekli olduğunu buldum: Bizim bu ücra köyümüzde sessiz, gözlerden uzak bir hayat; kendilerine iyilik edilmesine alışkın olmayan insanlara iyilik edebilme imkânı; ardından yararlı olduğu düşünülen bir çalışma; sonra dinlenmek, doğa, kitap, müzik ve yakınındaki insanlara duyulan sevgi… İşte benim mutluluğum; bundan daha yücesini düşlemedim.”
Heybeliada ruhban okulu... İçerisindeki Aya Triada manastırı Bizansın sürgün yerlerinden.
Theodoros Studites. Bizans keşişi ve manastır reformcusu.
Dönemin ünlü din adamı Theodoros Studites, dönemin Bizans imparatorunun ilk eşini boşayıp ikinci evliliğini yapmasını kilise kurallarina aykırı bulur. Dolayısıyla evliligi kutsamayıp zina kabul ettiği için, bugünkü ruhban okulu arazisindeki Aya Triada manastırına sürgün edilir.
Ona göre imparator olmak, kişiyi ahlak ve kilise hukukunun üzerine çıkaramaz. Dini otorite de siyasi çıkar ugruna buna göz yumamaz.
Yani sürgün sebebi kilise-siyaset çatışması.
Bir keşiş, koskoca Bizans imparatorunun yaptığı yanlışın karşısında durarak sürgün ediliyor.
Her ne kadar bugünkü okul binası, sürgün edildiği binanın kendisi olmasa da, okulu ve bahçesini dolaşırken Theodoros Studites'i ve cesaretini takdir etmeden geçmek mümkün değil.
Sartre "Cehennem başkalarıdır" derken, Schopenhauer "Başkaları, kusurlarımızın aynalarıdir" şeklinde yaklaşmıştır konuya.
"Kendi kusurlarımızı ve kötü yönlerimizi değil, yalnızca başkalarınınkini fark ederiz. Ne var ki çoğu insan bu durumda, aynada kendisini gördüğünü bilmeyip orada başka bir köpek bulunduğunu sanarak aynaya havlayan köpek gibi davranır.
Başkalarını eleştiren kişi, kendi kendisini iyileştirmek için çalışır. Başkalarının dışarıdan görünen davranışlarını, içinden dikkatli ve keskin bir eleştiriye tabi tutma eğilimi ve alışkanlığı olanlar, böylelikle kendi gelişimleri ve yetkinleşmeleri için çalışırlar. Çünkü kendilerinin de başkalarında sık sık ve sert biçimde eleştirdikleri şeylerden kaçınmalarını sağlayacak kadar ya adalet duygusuna ya da hiç değilse gurur ve kibire sahip olacaklardır."
Schopenhauer
"Parerga und Paralipomena"