🚨 Nasser Hastanesi’nde ortaya çıkan toplu mezar, Gazze’de işlenen vahşetin sessiz tanığı oldu.
İsrail saldırılarıyla harabeye çevrilen hastane çevresinde, İsrailin öldürdüğü sivillere ait cansız bedenler bulundu.
Bu bir savaş değil…
Bu İnsanlığın gözleri önünde işlenen bir katliam, cinayet, felaket.
Bütün dünya bunu izledi
Kimse bu acının büyüklüğünü tam olarak tahayyül edemez…
Bu küçük kız, yaşadığı korku yüzünden uyuyamıyor; gözlerini birkaç saniyeliğine bile kapatamıyor.
Amerikan ve İsrail yapımı ölümcül silahlar, masum çocukların üzerine nasıl böylesine acımasızca çevrilebiliyor?
Bunca acıyı gören ama hâlâ susan dünya, yalnızca sessiz kalmıyor; bu zulmün sürmesine de alan açıyor.
Gazze’nin çocukları sayı değil, haberde geçen bir ayrıntı değil; yaşamaya, korunmaya ve güven içinde büyümeye hakkı olan insanlardır.
Son dönemde yaşanan “Fon” meselesini “finansal” ve hatta görünür yüzüyle “sistemik çürümeden” ibaret bir kriz olarak değerlendirmek büyük hata olur.
Toplumsal düzlemde büyük bir psikolojik kırılma yaşanıyor. Henüz ne iktidar ne de muhalefet tarafı durumu tam olarak kavramış gibi görünüyor. Politik sarkaç günü kurtarmak ya da kullanmak arasında gidip geliyor.
Oysa;
Özellikle hem küresel düzlemde hem de ülkemizde orta sınıfı sallayan dönüşüm, yapay zekanın ve teknolojik dönüşümün zorladığı yeni bir uygarlık sıçramasının baskısı altında şekilleniyor.
İlk kaybımız geleceğe dair umudumuz. Orta sınıf var olduğundan bu yana önce eğitim, sonra iş ve gelir, sonra aile, sonra çocuklar ve onların geleceğine dönük bir kurgu ile yaşamını şekillendirirdi. Belli koşullara uyarsa hem kendisinin hem de çocuklarının daha iyi şartlarda yaşama imkanı vardı. Artık bu model aynı vaadi getirmiyor. Daha iyi eğitim, daha iyi gelir, daha iyi yaşam ileri doğru aktarılabilir olmaktan çıktı. En azından ahlaki ve yasal bir yoldan mümkün değil. Gelecek bitti.
İkincisi,
Sorun “mutlak yoksulluk” korkusu olmaktan çıktı ve diğeri ile mukayese edilen yoksulluğa dönüştü. İnsan kendisini geçmişteki yaşamıyla, çevresindeki insanlarla ve kendisine vaat edilen gelecekle karşılaştıran bir varlık. Beklenti ile gerçekleşen hayat arasındaki mesafe açıldığında göreli yoksunluk ortaya çıktığından diğerinin yaşamı da önemli. Herkes diğerini görüyor, izliyor. Azınlığın sergilediği lüks çoğunluğa daha da fakir hissettiriyor.
Dolayısıyla orta sınıfın öfkesi çoğu zaman açlıktan değil, bozulan beklentilerden kaynaklanıyor. Eğitim alsa da, çalışsa da, kurallara uysa da iktidara yakın olduğu söylenen (sayıları düşünüldüğü kadar çok değil) dokunulmaz politik oligarşinin sahip olduklarına ulaşamıyor. Birikim yapamıyor, çocuğuna kendisininkinden daha iyi bir hayat garanti edemiyor. Öfkesi 3-5 ayrıcalıklı kişi üzerinden devletin bütününe yöneliyor.
Üçüncüsü,
Ontolojik güvensizlik. Toplumun büyük kesimi kendisini değersiz hissediyor. Aşağıya doğru statü kaybı korkusu ile tetiklenen bir kaygıyla “bu dünyada benim yerim neresi” sorusunun cevabını bulamıyor. İnsanın ihtiyacı sadece fiziksel güvenlikten ibaret değildir. Hayatın devamlılığına dair güvence altına alınmış bir hikayesinin de olması gerekir. Bu konuda devletten destek talebinde bulunur. Devlet onu hiçe saydığı anda fırtınanın ortasında sokağa atılmış bir ruh haline girer.
Kısaca ekonomik, sosyolojik ve yasal bir krizin ortasında aslında dev bir psikolojik sorunumuz olduğunu görmemiz gerekiyor. Kriz doğru yönetilmez, sığ ve sembolik önlemlerle geçiştirilirse “toplumsal sözleşme” krizine doğru genişler. Bu da çözümü çok daha zor sorunlar yaratır.
Gazze'den dönen bir İngiliz cerrah iddia ediyor: "Filistinli çocukların cesetleri, kalpleri, akciğerleri ve karaciğerleri çıkarılmış halde geri gönderildi."
Allah'ın cezaları, çocukların kalplerini söktüler...
@enimenelegzet işyerime geldiğinde sürekli masama oturan bir Md. yardımcısı arkadaş vardı. bir gün cuma çıkışı okula ziyaretine gittik. Kalktığı bir zamanı boşluk bilip masasına oturdum. Geldiğinde suratı asıldı "orası makam" dedi. koltuktan kalkarken bizimki neydi? dedim. :)
@fatihdiyorlarr büyük bir kaybınız yok. bana da ön göğüste çizik var deyip ciddi bir indirim istediler. Aracı ilçeden ile getirmeyi kabul etmiştim. Almazsak ne yapacaksın ki dediler. "bunu" dedim ve basıp gittim. üst üste telefon açtılar sonunda sembolik 1000tl indirdim fiyatı gittik notere...
Dünyanın beklediği maçta İrlanda İsrail'i dağıttı! Protestolar maça damga vurdu
UEFA Uluslar B Ligi 3. Grup 2. maçında İrlanda, İsrail'i 3-0 mağlup etti. Karşılaşmaya İrlandalı futbolcuların yaptığı protestolar damga vurdu.
İrlandalı futbolcu Jack Moylan, İsrail'e karşı gol attıktan sonra Filistin için taktığı siyah kol bandını çıkararak öptü.
İrlanda Cumhuriyeti oyuncuları, İsrail milli marşının okunduğu esnada yere bakarak rakibini protesto etti.
İrlanda kaptanı Dara O'Shea ise maç öncesi İsrailli futbolcunun elini sıkmadı.
İrlandalı futbolcuların bu protestosu, kısa süre içinde futbol kamuoyunun gündemine oturdu.
If you cannot free the Palestinian prisoners from Israeli prisons, then at least speak about them
Speak about them so the world can hear their cries, about years being taken from their lives behind bars, and about families waiting for their return, not knowing when they will be able to hold them in their arms again
They do not die just once
They die a thousand times every day; with every morning that rises while they remain behind bars, and with every moment they long for their mothers, their children, and their homes
Do not let the prison swallow their names, and do not let forgetfulness become another prison for them
If we cannot open the prison doors for them, then let us open the doors of the world with our words
Speak about the Palestinian prisoners. Do not let the world forget them
YUNAN MİLLİ MARŞI'NIN
SÖZLERİNİ OKUDUNUZ MU?
TRİPOLİÇE'DE 40 BİN TÜRK'E YAPILAN
SOYKIRIMIN SÖZLERİ BUNLAR.
BİR VAHŞET ÇAĞRISI...
Hiç bir ülkenin milli marşı soykırım üzerine kurulmaz.
Yunanistan milli Marşı’nın sözlerini okuyunca insanın tüpleri ürperiyor.
Öyle bir vahşet çağrısı.
Öyle bir ırkçı nefret çağrısı.
Bir ulusun değerleri olmalı.
İsrail’le neden ortak olduklarını bu cümleleri okuyunca görüyorsunuz.
Gazze’deki vahşetin aynısı.
Ve bu cümlelerin tamamı, Türklere yönelik Trpoliçe katliamını anlatıyor.
Utanç verici.
OKUYUN...
Derin okyanus, işte böyle uğuldasın isterdim
Ve dalgasında boğulsun, her Türk tohumu
Neden muharebe yavaşladı bir an?
Neden azaldı dökülen kan?
Hem palaskalar hem kılıçlar
Etrafa saçılmış beyinlere,
Baştanbaşa yarılmış kafataslarına,
Kımıl kımıl oynayan iç organlarına bulanmış.
Köpekler azalıyorlardı
Ve Allah diye bağırıyorlardı, Allah!
Fakat Hıristiyanların dudakları daha doğruydu;
Ateş diye bağırıyorlardı Ateş!
Aslanlar gibi vuruşuyorlardı
Hep Ateş diye bağırıyorlardı
Ve pislikler ölüyorlardı.
Allah! Diye böğürerek..
Pis kanları nehir olmuş
Ovada akmakta
Masum otlar su yerine
Kan içmekte.
En cesurları sarsıldı.
Kör adımlarıyla,
Korint’ten kovuldular
Saklandılar ve kaçtılar.
Ölüm meleğini gönderir.
Kıtlık ve hastalıkla dolar,
İskelete benzer şekilleri
Yürürler öyle yan yana.
Çimlerin üzerinde uzanıyor
Ve her yerde ölüyorlardı.
Sefil ve umutsuzca
Bu terk edilmiş sefil artıklar.
....
OKUDUNUZ MU?
İşte o Tripoliçe soykırımı.
21-25 Eylül 1821 tarihleri arasında, Rumlar, Yunanlılar, yüzyıllarca unutulmayacak bir katliama imza attı.
Tripoliçe’ye girdiler.
40 bine yakın Türk'ün tamamını 3 gün boyunca kesip biçtiler.
Biz bunlarla mı "dost" olacağız!
https://t.co/k53HA5zPhX