iran sinemasının her filminin travmatik olması ve hep gercek dertler barındırması ama herkesin iskandinavların yapay burjuvazi dertlerine relate etmesi üzerine tez yazmak istiyorum
Michelin ve Yerel Değerlendirme Sistemlerine Eleştirel Bir Bakış
Michelin ve diğer gastronomi değerlendirme sistemlerini yıllardır yakından takip eden biri olarak, Türkiye’ye gelişlerini memnuniyetle karşılamıştım. Çünkü bu toprakların gastronomisi birkaç yüzyıllık değil, binlerce yıllık bir hafızanın mayasıdır. Nihayet hak ettiği değeri göreceğini düşündüm.
Fakat tablo kısa sürede değişti:
Başlangıçtaki umut, tutarsızlık, yüzeysellik ve özensizlikle gölgelenmeye başladı.
Aynı mekânların tekrar tekrar ödüllendirilmesi, performansı düşen restoranların görmezden gelinmesi, yıllardır hak ettiği yükselmeyi bekleyenlerin yok sayılması…
Bu, gastronomiyi anlamak değil; alışkanlıkla yıldız dağıtmaktır.
Yıldız vermek kolaydır; zor olan, o yıldızın ardındaki coğrafyayı, malzemeyi, hafızayı okumaktır.
Ve daha da vahimi:
İki Michelin yıldızını iki yıl üst üste almış bir restoranın, herkesçe bilinen ve ciddi sonuçlar doğurmuş vukuatlarına rağmen görmezden gelinmesi bu eleştiriyi haksız çıkarmak bir yana, fazlasıyla doğrulamaktadır.
Bu tür örnekler, değerlendirme sistemlerinin kör noktasını değil; artık açık bir görme bozukluğunu işaret ediyor.
Asıl sorun ise daha derin:
Türkiye gastronomisini birkaç büyükşehre hapseden dar ve tembelleşmiş bir bakış açısı.
Oysa bu ülkenin gerçek mutfak damarları, Anadolu’nun derinliklerinde atar.
Bugün dünya gastronomi literatürüne girmesi gereken onlarca şehir, mevcut değerlendirme sistemlerinde yok hükmündedir.
Gaziantep – yuvalama, baklava, kebap geleneğiyle başlı başına bir medeniyet.
Antakya – Süryani, Ermeni ve Arap hafızasının iç içe geçtiği kadim bir tat atlası.
Diyarbakır – Mezopotamya’nın baharat, et ve tandır kültürünü taşıyan köklü bir mutfak.
Mardin – taş fırın geleneği ve çokkültürlü sofrasıyla bir uygarlık alanı.
Batman – Anadolu’nun kozmopolit gastronomisini olağanüstü çeşitlilikle yaşatan bir merkez.
Şanlıurfa – isot ritüeli, çiğköfte hafızası ve sıra gecesi sofralarıyla benzersiz bir kültür.
Van – dünyada emsali olmayan kahvaltı kültürü ve süt ürünlerindeki çeşitlilik.
Trabzon – Rize – Ordu – balık, mısır ve fırın kültürünün belirlediği özgün bir kıyı mutfağı.
Kayseri – mantıdan pastırmaya, sucuğa ve yağ kültürüne uzanan rafine bir Orta Anadolu mutfağı.
Konya – tekke mutfağının sessiz disiplini, et teknikleri ve yüzlerce yıllık tarifleriyle ayrıcalıklı bir coğrafya.
Adana – Mersin – ocak kültürü, baharat sentezi ve Akdeniz’in ritmik sofrası.
Giresun – yüzlerce çeşide yayılan ve yokluk mutfağından doğarak benzersiz bir seviyeye ulaşmış vejetaryen mirası.
Çorum – leblebiden ibaret sanılan, oysa Hititlerden bugüne uzanan güçlü bir tahıl, et ve bakliyat mutfağını, höşmerimden İskilip dolmasına kadar derin tekniklerle yaşatan bir hazine.
Bu şehirlerin her biri tek başına bir gastronomi uygarlığıdır.
Ve bu uygarlığın büyük bölümü, bugünkü değerlendirme sistemlerinin kör noktasında bırakılmaktadır.
Bu durum sadece gastronomik bir eksiklik değil;
Türkiye’de kültür politikası eksikliğinin en net göstergelerinden biridir.
Bir şey “yapıldı denmek için” yapılırsa, kalıcı olmaz;
inandırıcılığı da birkaç sezondan fazla sürmez.
Gastronomi; tabaktaki sunum değil,
coğrafyanın hafızası, iklimin biçimlendirdiği malzeme, tarihin bıraktığı birikimdir.
Bir ülkenin mutfağını anlamak, o ülkenin şehirlerini, şehirlerin hafızasını ve kimyasını anlamakla mümkündür.
Türkiye gastronomisinin bugün ihtiyacı olan şey açıktır:
Merkezci reflekslerden arınmış, kapsayıcı, adil, sahayı gerçekten dolaşan,
coğrafyanın tamamını görebilen bir değerlendirme yaklaşımı.
Çünkü bu ülkede yıldızlar semada değil, sofralarda parlıyor.
Eksik olan,
onları gerçekten görebilecek bir bakış.
@MichelinGuideUK
Bu ülkede “fakir çocuk” annesi çöp toplamaya gidince yanarak öldü, “ayrıcalıklı çocuk” yangın tedbirsiz otelde öldü, “Türk çocuk” önünüze katıp çatışmaya götürdüğünüz için öldü, “Kürt çocuk” zırhlı araç çarptığı için öldü, “işçi çocuk” okulu bırakıp fabrikada kolunu kaptırıp öldü, “Suriyeli mülteci çocuk” kaçak çalıştığı yerde asansöre sıkışıp öldü, “üniversiteli çocuk” sokakta dövdürdüğünüz için öldü, “tarikata verdiğiniz çocuk” üstüne kapı kitlendiği için yanarak, dayanamayıp intihar ederek öldü, “mezun çocuk” iş bulamadığından öldü, “aşiret çocuğu” koca köy organize olup öldürdüğü için öldü, “mendil satan çocuk” tecavüz edilip öldü, “yeni doğmuş çocuk” hastane çetelerinin elinde, “kaykay yapan çocuk”, “harçlığını çıkarmak için çalışan çocuk” sokak güvenliği olmadığı için, “sitede oturan çocuk” kolonu kesilmiş bina yüzünden “sporcu çocuk” inşaatı denetlenmemiş otel yüzünden öldü. Siz hangi çocuğu koruyup kollayabiliyorsunuz da ne yüzle çocuk istiyorsunuz?