“süzülüp gidiyorum işte;
~
kimsenin yoluna çıkmadan,
yük olmadan!
hesap sormadan,
incitmeden, acıtmadan!
bir sayfayı kapatır gibi,
bir emaneti bırakır gibi.!
tüm yaşanmışlıkları geride bırakıp…
sıyrılıp gidiyorum işte…!
.”
Belediye başkanlarımız CHP’den ayrılmıyor.
Bugün “ayrıldık” konuşması yaptıysan, gereğini yap; istifa et ve paylaş.
Belediye başkanlarına baskı yapmak için zaman kaybetmeyin.
.
@herkesicinCHP
“CHP’ye zarar verenlere itiraz ettiğim için şahsıma ahlaksızca hakaret edenler, tehdit edenler gitti.
Ben muradıma erdim. CHP arınıyor.
Artık onların ne olacağı umurumda değil.
Ne Cumhuriyetimizden vazgeçeriz ne de Cumhuriyet Halk Partisi’nden.
.”
@herkesicinCHP
Bir kadının kavgasından korkma,
asıl susuşunu dinle.
Çünkü o susarken
şehirler yer değiştirir,
tarihin notları düşer arka sayfalara.
Kadın gitmez aslında,
çekilir…
gürültüyü erkeklere bırakır,
hesabı zamana yazar.
Bir kadın sustu mu
kelimeler yetim kalır,
masalar eksilir,
aynalar gerçeği daha sert gösterir.
Onu kavga ederken görürsen
bil ki hâlâ umudu vardır.
Ama sessizce dönüp baktıysa bir kez,
o bakıştan sonra
hiçbir şey eskisi gibi durmaz.
Çünkü kadın
yenilince değil,
susunca değiştirir dünyayı.
CHP, Aleviler ve Bitmeyen “Eşik” Meselesi
Aleviler için CHP, yıllarca sadece bir parti olmadı. CHP, laikliğin, Cumhuriyet’in ve hayatta kalma refleksinin siyasal adresi olarak görüldü. Bu bağın temelinde ise Alevilerin Mustafa Kemal Atatürk’e duyduğu derin sevgi, saygı ve bağlılık vardı. Atatürk, Aleviler için yalnızca bir kurucu lider değil; inancın, kimliğin ve yaşam biçiminin devlet güvencesi altına alınabileceğinin tarihsel simgesiydi.
Bu yüzden Aleviler CHP’ye sadece oy vermedi. Mücadele etti, bedel ödedi, susturulmak istendiği her yerde CHP’yi savundu. Cumhuriyet’in laik karakterini korumayı, kendi varlıklarının teminatı olarak gördü.
Ama acı gerçek şu: CHP, Alevileri çoğu zaman eşit bir kurucu unsur olarak değil, taşıyıcı kitle olarak gördü.
Bu gerçeğin en net örneği Kemal Kılıçdaroğlu sürecidir.
Alevi kimliğiyle bir genel başkan çıktı; partiyi en zor dönemlerinde ayakta tuttu. Cumhurbaşkanı adayı olduğunda ise karşısına ilk dikilenler iktidar değil, kendi partisi içindeki CHP’liler oldu.
Açıkça söylenmeyen ama herkesin anladığı gerekçe şuydu:
“Kimliği risk.”
“Toplum hazır değil.”
Yani mesele başarı, dürüstlük ya da emek değil; Alevi olmaktı.
Bu sadece Kemal Kılıçdaroğlu’na değil, CHP’ye yıllarca omuz veren milyonlarca Aleviye verilmiş bir mesajdı:
“Yükü taşırsın ama direksiyona geçemezsin.”
Son iki yılda yaşananlar bu duyguyu daha da pekiştirdi. Parti kamuoyunun bilgisi dışında yapılan Zoom toplantıları, kapalı koordinasyonlar ve dar çevreli istişareler, Kemal Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı olmaması gerektiği fikrinin sistemli biçimde işlendiği bir sürecin varlığına işaret etti. Bu toplantıların merkezinde ismi en çok anılan figürlerden biri Ekrem İmamoğlu oldu.
Bu sürecin siyasi sonucu ise Özgür Özel’in genel başkanlığıyla birlikte netleşti. Bu değişim, yalnızca bir koltuk devri değil; CHP içinde Alevi siyasal temsiline duyulan rahatsızlığın kurumsallaşması olarak okundu.
Alevilerin parti içindeki ağırlığının bilinçli biçimde püskürtülmesi, sadece bugünü değil, geleceği de yeniden dizayn etmeye dönük bir hamleydi. CHP’nin yeni yöneliminde Aleviler yine sahada, yine oyda, yine krizde vardı; ama karar masasında yoktu.
Dersim’le, Maraş’la, Çorum’la, Sivas’la yüzleşmekte çekingen davranan; cemevlerini ibadethane olarak tanımakta bile tereddüt eden siyasi refleks, bu Zoom toplantılarıyla şekillenen süreçte bir kez daha kendini gösterdi. Oysa Atatürk’ün mirası, kimlikleri bastırmayı değil; eşit yurttaşlığı cesaretle savunmayı gerektirirdi.
Bugün mesele CHP’nin Alevilerden kaç oy aldığı değil;
Alevileri ne kadar eşit, ne kadar kurucu ve ne kadar vazgeçilmez gördüğü meselesidir.
Ve bu soru hâlâ cevapsızdır.
@herkesicinCHP
SİYASİ DEĞERLENDİRME ANKETİ
2023 seçimlerinde Sayın Kemal Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı seçilmiş olsaydı, sizce bugün:
Türkiye ekonomisi ve kamu ahlakı hangi yönde seyrederdi?
Lütfen partizanlıkla değil, vicdanınızla cevaplayın.
Akıl Hastahanesi'nde röportaj yapıyoruz; bir hastaya sordum:
- Sizce zaman nedir?
Ve dünyanın en dehşetli cevabını verdi:
- “Zaman; ÖLÜMÜ HAKETMEK için Allah'ın tanıdığı süreye denir...”
Söz bitmişti. Donup kaldık...
(Süleyman Ağa Baydili)
İktidarın Değil Vicdanın Tarafında: Kemal Kılıçdaroğlu
Kemal Kılıçdaroğlu’na, devleti ele geçirmeye çalışan yapılarla iş birliği yapanların ya da kendi çıkarları uğruna ülkeyi ateşe atmaktan çekinmeyenlerin ihanetini affetmek; yalnızca bir kişiye değil, bu millete, bu ülkeye ve bu ülkenin çocuklarının geleceğine sırt çevirmek anlamına gelir. Çünkü ortada basit bir siyasi hata değil, halkın umutlarının ve devletin kurumlarının ağır bedellerle sarsıldığı tarihsel bir kırılma vardır.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyaset anlayışı, güce tapınmaya değil, insana hizmet etmeye dayanmıştır. Onun mücadelesi hiçbir zaman makam, servet ya da şahsi ikbal için olmamıştır. Yıllar boyunca ısrarla dile getirdiği tek şey; bu ülkede çocukların yatağa aç girmemesi, emeklilerin onuruyla yaşayabilmesi, gençlerin umutlarını valizlere sığdırıp başka ülkelere taşımak zorunda kalmamasıdır. Devleti bir avuç ayrıcalıklının değil, halkın ortak vicdanı olarak görmüştür.
Kılıçdaroğlu’nun siyasetinde intikam değil adalet, rövanş değil hukuk vardır. “Kul hakkı” vurgusu bir söylem değil, bir ilke; bir ahlak çizgisidir. Yolsuzluğa, kayırmacılığa ve talana karşı verdiği mücadele, kişilere değil bu çürümüş düzene yöneliktir. Bu nedenle hedef alınmış, yalnız bırakılmış, kimi zaman bilinçli biçimde yanıltılmıştır. Ancak hiçbir koşulda halktan yana durmaktan vazgeçmemiştir.
Onun hayal ettiği Türkiye; korkuyla yönetilen değil, hukukla ayakta duran bir ülkedir. Liyakatın sadakatin önüne geçtiği, devletin gücünün zayıfı ezmek için değil, zayıfı korumak için kullanıldığı bir cumhuriyettir. Bu, bir siyasi programdan çok daha fazlasıdır; toplumsal bir vicdan çağrısıdır.
Ve bizler, tam da bu nedenle, onun durduğu yerdeyiz. Haksızlığın karşısında, kul hakkının yanında; yoksulluğun değil onurun, suskunluğun değil sözün tarafındayız. Günü kurtaranların değil, geleceği düşünenlerin safındayız. Bu bir bağlılık değil, bir duruştur. Ve bu duruş, bu ülkenin çocuklarına borcumuzdur.
#kılıçdaroğlubuülkeninvicdanıdır
“Gönül sırdır” dermiş eskiler. Her şeyi, herkese paylaşamazsın; çünkü insanoğlu çoğu zaman ayıp ve kusur arar. Senin üzüntün, onların neşesi olur. Gönül, ancak güzeli görene, güzel konuşana ve güzel saklayana açılır. İşte onlara ehl-i muhabbet denir.
🇹🇷 Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) 🏛️
Benim için “Kılıçdaroğlu’nun adamı” diyorlar.
Ben kimsenin adamı değilim.
Sayın Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu takdir ederse yol arkadaşı olurum;
takdir etmezse de her zaman saygı duyan bir hayranı olurum.
Benim mücadelem;
Türkiye’nin kurucu partisi Cumhuriyet Halk Partisi’nin, yolsuzluklarla ve şaibelerle anılan anlayışlar tarafından adım adım işgal edilmesine karşıdır.
Bu mücadele aynı zamanda, Kemal Kılıçdaroğlu’nun yıllardır dile getirdiği
“Hiçbir çocuk yatağa aç girmeyecek” sözünün bu ülkede gerçek olması içindir.
Sosyal adaletin, vicdanın ve devlet aklının yeniden ayağa kalkması içindir.
CHP içinde yıllardır adalet ve liyakat mücadelesi veren Gürsel Tekin’in çabaları da bu yolda yol göstericidir.
Onun gibi mücadele edenler sayesinde, partimizin fabrika ayarlarına dönmesi, Türkiye’nin gerçek anlamda sigortası olması mümkün olacaktır.
Yaptığım paylaşımlar, bu milletin refaha, huzura; sanayide, tarımda, bilimde ve ilimde yeniden yükselmesi içindir.
CHP’nin bu işgalci anlayışlardan kurtulması gerektiğine inanıyorum.
Bu sürecin ilk etapta sağlam bir limana yanaşması için Kemal Kılıçdaroğlu’na olan inancım tamdır.
Paylaşımlarım ve duygularım bu yüzdendir.
Beni paralı, hırsız sevici trollerle karıştıranlar büyük bir yanılgı içindedir.
Benim safım bellidir: Cumhuriyet Halk Partisi, Cumhuriyet ve bu milletin geleceği.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyaseti bıraktığı yönündeki iddialar tamamen yalan, iftira ve bilinçli bir algı operasyonudur.
Sayın Kılıçdaroğlu’nun bu yönde herhangi bir açıklaması, kararı ya da beyanı yoktur.
Bu yalan haberlerin, mutlak butlan davası sürecinin istinaftan döneceğini düşünen çevreler tarafından, kamuoyunda algı oluşturmak amacıyla özellikle servis edildiği açıktır. Amaç; devam eden hukuki süreci gölgelemek ve toplumu yanıltmaktır. Ancak gerçekler bu tür manipülasyonlara teslim edilemez.
Mutlak butlan davası hukuki bir süreçtir ve hukukun üstünlüğü çerçevesinde, Türkiye’de hukuka olan güveni yeniden güçlendirecek şekilde tamamlanacağına inancımız tamdır.
Kamuoyu şunu bilmelidir:
Algı operasyonları geçicidir, hukuk kalıcıdır.
Yalanla yön vermeye çalışanlar kaybeder, gerçek ve adalet mutlaka kazanır.
Kemal Kılıçdaroğlu, Türk siyasetinde sert söylemlerden çok sağduyuya, kutuplaşmadan çok toplumsal uzlaşıya yaslanan bir çizgiyi temsil eder. Onu farklı kılan en önemli özellik, siyaseti bir güç gösterisi değil, toplumun yaralarını onarma aracı olarak görmesidir. Adalet, liyakat ve sosyal devlet vurgusu; yalnızca bir parti programı değil, ortak bir gelecek çağrısıdır.
Türkiye’nin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey, kimlikler üzerinden ayrıştıran değil, farklılıkları eşit yurttaşlıkta buluşturan bir toplumsal siyasettir. Kılıçdaroğlu’nun dili, bu ihtiyaca karşılık verir: sakin, kapsayıcı ve vicdan temelli. Yoksullukla mücadeleden kadın haklarına, gençlerin umutsuzluğundan adalet arayışına kadar pek çok alanda, devleti yurttaşın yanında konumlandıran bir anlayışı savunur.
Toplumsal siyaset; güçlü olanın değil, haklı olanın sesini yükseltmeyi gerektirir. Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasi duruşu da tam olarak bu noktada anlam kazanır: Korkmadan konuşan, kimseyi dışlamadan çözüm arayan ve demokrasiyi yalnızca sandıkla sınırlamayan bir yaklaşım. Türkiye’nin ortak geleceği için, böylesi bir siyasete her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.
Özgür abimiz sn. Kemal Kılıçdaroğlu'nu ofisinde ziyaret etti.
Emek, demokrasi ve adalet mücadelemizde Gürsel başkanımızla kol kola Kemal başkanımızla yan yana mücadele etmekten asla vazgeçmedi.
Gücümüz daim Yolumuz açık olsun...
@kilicdarogluk@gurseltekin34@ozgurclk12