“Kendilerini tertemiz sayanların farkında değil misin? Hayır, aksine Allah dilediğini temize çıkarır ve kimseye kıl kadar haksızlık yapılmaz.” Nisâ Suresi 49
‘Kimseye kendini göstermek zorunda değilsin. Kimseyle yarışmak zorunda değilsin. Elindeki fidanı dik, gönlündeki tohumu toprağa göm. Senin eylemin bu : Erdemli keder. Dünyada çok acı var ve sen geçip gidemiyorsun. Bir el seni çiçekleri diriltmeye zorluyor. Onların direncini senin direncine bağlayan bir yol var. Yok, sen usulca yürü, koşma. Fısılda ama bağırma. Kederin garibi ol sen. Senin payına düşen de bu: Erdemli keder.’
Yavaşla
Önemli olan neye sahip olduğunuz değil, elinizdekilerden keyif almayı bilmenizdir. Çok şeye sahip olsanız da onu anlamlandıracak bir ruha sahip değilseniz hiçbir kıymeti yoktur.
asla konfor alanından çıkan birisi değilim, yok efendim yeni düzen, yeni iş, yeni şeyler. o kadar zor adapte oluyorum ki. çok fazla sadıklığın bizi getirdiği nokta. insan yattığı yatağa dahi böylesine bağlanıp, yatağı değişince uykusu değişmemeli ya. nefret ediyorum bu huyumdan.
Hassas, duyarlı, iyi niyetli ve kırılgan insanların "çabuk inanabilirliğini, itimadını" zayıflık gibi gören ve bu duygunun üzerine çıkıp kendini muktedir hisseden insanlara üzülüyorum. Herkesin herkesi sahtekar sandığı, herkesin hamle ve taktik ile yaşadığı yeni ve bozguncu dünyada bir çiçek buluyorsun. Sulayıp besleyeceğin yerde "bu salak da iki güneş görünce nasıl da açıyor" diye dalga konusu yapıyorsun. Böyle insanlara dileğim kendileri gibi çorak topraklarla muhatap olsunlar hep. Güneş ülkelerine uğramasın. Ve bir gül, nasıl da mucizevi bir şey bir daha asla göremesinler.
Çiçeğin açısından bakınca şöyle diyebilirim. İsmet Özel diyor ya "ben sana aldanabilirim, sen beni aldattın sanma." Şöyle bir dünyada halen aldanabilmek inanabilme kapasitesi ile alakalı. Hayata, dünyaya ve insana inanabilmekle. Hayatı av ve avcı denkleminde görenler daima bir belgeselde yaşasın, diğerleri de güneşin ikliminde.
şule gürbüz diyor ya
her şeye yaklaşmak,her şeyi bilmek ve herkesle hemhal olmak zorunda değiliz.bazı şeylerin uzakta ve kendi renginde kalması,hem onlara hem de bize hürmettir. çünkü sınır,ruhun zırhıdır.herkesi içeri alan,en çok da kendi içindeki evi talan eder.
Değişmez bazı gerçekler var.
Kabul edersek ızdırabımız azalır.
O da bazı şeylerin hayat boyu devam edeceğini bilmek.
Acı hep olacak,
Belirsizlik hep yaşanacak,
Ve biz hayat boyu bir şeyler için çabalamak zorunda olacağız.
Bunların olmadığı bir dünya, bu dünya değil.
Neden ‘ölmeden önce yapılacaklar’ listeleri bu kadar rağbet görüyor? Neden seyahatler, yemekler, maceralar hasılı her türden ‘deneyim’ modern insanı bu kadar cezbediyor? Sosyolog Hartmut Rosa’nın açıklaması şöyle :
Modern dünya sonsuz sayıda “yapmaya değer” seçenek sunduğu için, yapmak istediklerimizle gerçekte yapabileceklerimiz arasında kapanması imkânsız bir uçurum oluşuyor. Hartmut Rosa’ya göre modern öncesi insanlar bu baskıyı hissetmiyordu; ölümden sonraki yaşama inandıkları için dünyevi hayat asıl bölüme geçmeden önceki kısa bir giriş sayılıyordu. Ayrıca tarihi değişmeyen ya da döngüsel bir şey olarak gördüklerinden, kendilerini insanlık dramında kendi rolünü oynayan sayısız insandan biri gibi hissediyor, “çağın fırsatlarını kaçırma” duygusunu hiç yaşamıyorlardı. Seküler modernlik bunu tersine çevirdi: öbür dünya inancı yerini ilerleme fikrine bırakınca, her şey bu tek hayattan en iyi şekilde yararlanmaya bağlandı ve insanlar kaçırdıkları geleceğin acısını bastırmak için hayatlarını deneyimle doldurmaya çalışır oldular.
Her şeyi yapamayacağımızı, her yerde olamayacağımızı, herkesi memnun edemeyeceğimizi kabul ettiğimizde, asıl soru değişir: “Nasıl her şeye yetişirim?” değil, “Neyi bilerek ihmal edeceğim?” olur soru. Zaman kaygısının panzehiri daha hızlı koşmak değil, neyin koşmaya değer olduğuna karar vermektir.
Ne kadar başarılı olduğumuza, işimizi ne kadar iyi yaptığımıza, ne kadar para kazandığımıza, özgüven ve kendine yeterlilik imajını ne kadar kusursuzca yansıttığımıza, hayal kırıklıklarını ne kadar kolay atlattığımıza, acı verici deneyimlerden ne kadar çabuk toparlandığımıza ve sosyal medyada kaç beğeni aldığımıza dair kaygılar, olması gereken asıl kaygıları boğuyor.
Oysa bakmamız ve kaygılanmamız gereken şunlardı : Hayatımız ne kadar anlamlı ? Hayatı ne kadar derinden deneyimliyoruz? İnsan deneyiminin kaçınılmaz karmaşıklıklarına, çelişkilerine ve paradokslarına ne kadar tahammülümüz var? Bize gerçekten ne ilham veriyor? O ilhamın peşinden gitmeye cesaretimiz var mı? Kendimizi yasladığımız değişmez değerlerimiz var mı?
Sahip olmak değil olmak…
Bebeğin bu şekilde görüntülenmesine bile şaşıranlar olmuş ki operasyonun nasıl yapıldığını düşünün... Hacettepe'de rahim içine kapalı yöntemle, kamerayla girilerek 26 haftalık bebeğin omuriliği tedavi edilmiş. Operasyon için bebeğe de anestezi uygulanmış. 30 kişilik bir ekibin saatler süren emeğinin sonucu. Muazzam iş✨️ Bebeğin adı Umut olacakmış🌿
"Seni tanıyanların sayısı azaldıkça özgürlüğün artar. Kendisini kimsenin tanımadığı ve kimsenin ondan bir şey beklemediği insanlar, bu dünyadaki en özgür insanlardır. İnsanlar bazen birer bağ, birer zincirdir."